MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Ankara ATO Congresium’da partisinin belediye başkanları ile düzenlenen iftar programına katıldı. Bahçeli, burada yaptığı konuşmada şunları kaydetti:
"Haritalar yerinde duruyor gibi görünse de haritaların arkasındaki kudret terazisi derin mahfiller tarafından yeniden kurulmaktadır. Devletler aynı sınırlarla tanımlanıyor ve anılıyor olsa da güvenlik kuşakları yer yer daralmakta, yer yer genişlemekte ve yer yer de kırılmaktadır. Kısacası dünya, eski kavramlarla açıklanamayacak; eski ezberlerle yönetilemeyecek radikal bir kırılma eşiğine gelmiştir. Bu kırılma, yalnız birkaç bölgesel gerilimin toplamı değildir; Orta Doğu’dan Avrasya’ya oradan Pasifik’e uzanan geniş bir hatta güç dengelerinin yeniden tartıldığı, devletlerin iç dayanıklılığının sınandığı ve yeni bir jeopolitik düzenin ağır ağır şekillendiği tarihî bir eşi̇ktir. Türkiye’nin önünde duran mesele de tam olarak budur. Bu sarsıntılı çağın kenarında bekleyen bir seyirci mi olunacaktır, yoksa devlet aklıyla yönünü tayin eden, iç cephesini tahkim eden ve bölgesel denklemin kurucu aktörlerinden biri hâline gelen bir ülke mi olunacaktır. Tarihin ileride kayıt altına alacağı günleri yaşarken; bizler, bu sorunun cevabını aramak ve Türkiye’nin hangi istikamette yürümesi gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymak durumundayız.
''DEVLET AKLI HADİSELERİ OLUP BİTTİKTEN SONRA YORUMLAYAN BİR SEYİRCİ DEĞİLDİR''
Mustafa Kemal Paşa’nın dile getirdiği şu ikaz, bugün yaşadığımız çalkantılı dönemde ayrıca kıymet kazanmaktadır: ‘Karar vermek için acele etmeyiniz; fakat karar verdikten sonra tereddüt etmeyiniz.’ Devlet idaresinde mesele yalnız doğruyu bilmek değildir; doğruyu doğru zamanda söyleyebilmek, doğru tedbiri gecikmeden alabilmek, tehlikeyi kapıya varmadan sezebilmek ve fırsatı heba olmadan değerlendirebilmektir. Devlet aklı hadiseleri olup bittikten sonra yorumlayan bir seyirci değildir; olup bitecek olanı önceden tartan, ihtimalleri hesaplayan ve istikameti buna göre tayin eden iradedir. Zamansız cesaret çoğu zaman hesapsızlığa dönüşür; gecikmiş tedbir ise kudret değil zaaf üretir. Buna karşılık erken kavranmış bir risk, devletlere hareket alanı açar, milletlere nefes aldırır ve krizleri yönetme kabiliyeti kazandırır.
''TÜRKİYE'NİN BUGĞN İHTİYAÇ DUYDUĞU ÇİZGİ MİLLİ MENFAATİ MERKEZE ALAN SOĞUKKANLI BİR DEVLET ÇİZGİSİ''
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu çizgi de tam olarak budur: Öfkeye kapılmayan, hamasetle savrulmayan, rehavete teslim olmayan; aklı, tecrübeyi ve milli menfaati merkeze alan soğukkanlı bir devlet çizgisi. Orta Doğu’nun geniş fay hattı yeniden harekete geçirilmiştir. Gazze’de başlayan ateş, Lübnan’a sıçramış, Suriye’ye gölgelenmiş, Irak’a temas etmiş, nihayet İran’ın merkezine kadar uzanan bir sarsıntı üretmiştir. Burada yürüyen mücadele yalnız askeri hedeflerin mücadelesi sayılmaz. Aynı zamanda devletlerin çevresel derinliği, caydırıcılık halkaları, bölgesel nüfuz ağları ve küresel hiyerarşide tutunma kabiliyetleri de sınanmaktadır. Şu husus açık şekilde görülmelidir: Ortadoğu’da uzun yıllar vekâlet hatları üzerinden yürütülen mücadele artık çevreden merkeze doğru yönelen daha doğrudan bir safhaya geçmiştir. Bu durum bölgedeki her aktör için yeni riskler üretmektedir; Türkiye için de aynı gerçek geçerlidir.
''TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA BULUNDUĞU TABLO DOĞRUDAN DOĞRUYA MİLLİ GÜVENLİK DOSYASIDIR''
Türkiye’nin önündeki mesele, uzaktan izlenen bir sınır krizi meselesi değildir. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tablo doğrudan doğruya milli güvenlik, sınır emniyeti ve bölgesel istikrar dosyasıdır. Suriye tecrübesi bize ağır bedeller ödeterek öğretmiştir ki devlet otoritesinin zayıfladığı alanlar kısa sürede farklı silahlı grupların, vekâlet unsurlarının, düzensiz göç hareketlerinin, kaçak ekonomi ağlarının ve dış müdahalelerin sahasına dönüşmektedir. Bugün İran merkezli gelişmeler de aynı dikkatle okunmalıdır. Bir bölgede devlet boşluğu oluştuğu an oraya akıl, vicdan, izan ve merhamet yerleşmez; önce silah yerleşir, sonra istihbarat yerleşir, ardından vekâlet savaşı yerleşir. Sonrasında o coğrafyanın halkları başkalarının hesaplarının altında ezilir.
''İSRAİL, FİLİSTİN SAHASINI FİİLEN TASFİYE EDİLMİŞ BİR ALAN GİBİ GÖRMEKTE''
Bugün ortaya çıkan tablo şunu göstermektedir: İsrail, Filistin sahasını fiilen tasfiye edilmiş bir alan gibi görmekte ve güvenlik stratejisini kuzeye doğru genişletme arayışını açık biçimde hızlandırmaktadır. Gerekçe Hizbullah olur, gerekçe İran olur, gerekçe güvenlik olur; fakat ortaya çıkan stratejik yönelim değişmemektedir. Bahane ne olursa olsun, bölgesel güç dengelerini İsrail merkezli yeni bir güvenlik kuşağı üzerinden yeniden kurma arayışı giderek daha görünür hâle gelmektedir. Bu noktada şu soruyu açıkça sormak gerekir: Eğer Filistin sahası fiilen daraltılmış ve parçalanmış bir alan hâline getirilmişse, sıradaki baskı hattı neresidir? Bu sorunun cevabını görmek zor değildir. Lübnan sahası giderek daha fazla hedef hâline gelmektedir. Bu durum yalnız Lübnan için değil, Doğu Akdeniz’in tamamı için ciddi bir jeopolitik kırılma anlamına gelmektedir.
''TÜRKİYE YANGININ BÜYÜMESİNE HİZMET EDEN BİR AKTÖR HALİNE GELEMEZ''
Türkiye’nin nasıl bir siyasal ve stratejik hat izlemesi gerektiği hayati önem taşımaktadır. Çünkü mesele yalnızca bölgesel bir kriz değildir; aynı zamanda Türkiye’nin jeopolitik konumunun, güvenlik mimarisinin ve stratejik aklının sınandığı tarihî bir eşiktir. Bizim çizgimiz açıktır. Türkiye krizin akıntısına kapılan bir ülke konumuna sürüklenemez. Türkiye yangının büyümesine hizmet eden bir aktör hâline gelemez; bilakis yangını sınırlayan, gerilimi dengeleyen, kutuplaşmayı yatıştıran ve bölgesel aklı yeniden inşa eden merkez ülke konumunu güçlendirmek zorundadır. Türkiye’nin stratejik istikameti savrulma değildir; düzen kuran bir denge siyasetidir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin jeopolitik ağırlığını koruyan ve bölgesel istikrarın mimarları arasında yer almasını sağlayan devlet aklının tabii neticesidir.
''MUHALEFET, TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA BULUNDUĞU JEOPOLİTİK SINAMANIN MAHİYETİNİ KAVRAYAMAMAKTADIR''
Muhalefetin bir kısmı, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu büyük jeopolitik sınamanın mahiyetini kavrayabilecek bir ufka sahip görünmemektedir. Okyanuslar kabarırken ufukta, onlar kendilerince özgür bir halet-i ruhiye içinde sığ sularda çamurla oynamayı marifet saymaktadır. Ufku okuyamadıkları için küçümserler; kavrayamadıkları için basitleştirirler, idrak edemedikleri için meseleyi gündelik polemiklerin dar çerçevesine sıkıştırırlar. Bu sığlığın etrafında bir de kulak entelektüelleri, meyhane malumatfuruşları ve isimlerini anmaya dahi değmeyecek bazı zevatın gürültülü yorumları dolaşmaktadır. Gürültü çoktur, idrak azdır; söz çoktur, kavrayış kıttır. Oysa burada konuşulan mevzu herhangi bir parti rekabeti, herhangi bir seçim hesabı yahut ekranlarda tüketilen bir polemik başlığı değildir. Burada konuşulan mevzu, Türkiye Cumhuriyeti’nin önümüzdeki yüz yılını şekillendirecek güvenlik ve jeopolitik eşiğin kendisidir. İran sahasında doğabilecek ağır bir kırılmanın etkisi yalnızca Tahran’ı ilgilendiren bir hadise olarak kalmaz; dalga dalga Türkiye’nin doğu sınırlarına, güvenlik mimarisine, göç hareketlerine, ekonomik dengelerine ve iç istikrarına kadar uzanabilecek bir sarsıntı üretir.
''İÇ VE DIŞ GELİŞMELER KARŞISINDA DAĞINIK TEPKİLER ÜRETEN BİR SİYASAL ATMOSFERDEN SÜRATLE UZAKLAŞILMALIDIR''
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, merkezî devlet refleksinin bütün ağırlığıyla sahaya yansımasıdır. İç ve dış gelişmeler karşısında dağınık tepkiler üreten bir siyasal atmosferden süratle uzaklaşılmalıdır. Türkiye’nin selameti için güvenlikte tavizsiz, ekonomide ihtiyatlı, diplomaside etkin ve siyasette sorumluluk bilinci taşıyan bir devlet çizgisi ivedilikle tahkim edilmelidir. İçinde bulunduğumuz jeopolitik eşik refleksle değil, stratejiyle hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede atılması gereken adımlar da son derece açıktır. Her şeyden önce sınır güvenliği en üst düzeyde tahkim edilmelidir. İran hattında doğabilecek her ihtimal için çok katmanlı bir hazırlık yapılmalıdır. Muhtemel göç baskısı, kaçakçılık ağlarının genişlemesi, vekil silahlı yapıların hareket alanı kazanması, terör sızmaları ve ekonomik yansımalar eş zamanlı bir güvenlik perspektifi içinde ele alınmalıdır. Devlet aklı ihtimalleri küçümsemez; en kötü senaryoyu dahi hesaba katarak hazırlığını yapar. Türkiye sahayı bilen, geçiş dönemi risklerini tanıyan ve bölgesel istikrarın maliyetini fiilen üstlenmiş bir devlet olarak hareket etmek zorundadır. Bu nedenle Türkiye’nin rolü pasif bir gözlemci rolü olmamalıdır; Türkiye’nin düzen kurucu ve denge sağlayıcı bir merkez ülke rolüdür.
''TÜRKİYE, KRİZLERİN ORTASINDA İSTİKAMET TAYİN EDEN BİR DEVLETTİR''
Bütün bu başlıklar bir araya geldiğinde ortaya çıkan çerçeve son derece açıktır: Türkiye krizin akıntısına kapılan bir ülke olmaktan masundur. Türkiye, krizlerin ortasında istikamet tayin eden bir devlettir. Türkiye’nin gücü yalnız askeri kapasitesinden neşet etmez, tarihî tecrübesinden, devlet geleneğinden ve kriz zamanlarında sergilediği stratejik akıldan gelmektedir. Bu akıl diri tutulduğu sürece Türkiye, fırtınaların ortasında savrulan bir ülke olmak ötesinde, yön tayin eden bir merkez olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ancak mesele yalnızca bölgesel krizlerin yönetimiyle sınırlı değildir. Dünya aynı anda çok daha büyük bir dönüşümün içinden geçmektedir. Küresel güç mimarisi yeniden şekillendirilmektedir."
