İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu, 68’i tutuklu 414 sanıklı davanın 49’uncu duruşma gününde Medya AŞ Halkla İlişkiler Müdürü Elif Güven savunma yaptı. Tutuklu sanık olarak hâkim karşısına çıkan Güven, hakkındaki iddiaların hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve iftira niteliği taşıdığını söyledi.
Güven, “20 yıldır iş hayatımda profesyonel olarak çalışıyorum. Hiçbir suç işlemedim. Kariyerimi tırnaklarımla kazıyarak oluşturdum. Bugün karşınıza özgürlüğümden mahrum bırakılarak tutuklu sanık olarak çıkıyorum” dedi.
Çıplak arama yapıldığı iddia edilmişti: Başsavcılıktan 'Fatoş Pınar Türker' açıklaması
“KAÇMAK AKLIMIN UCUNDAN GEÇMEDİ”
Havaalanında gözaltına alındığını hatırlatan Güven, kaçma şüphesiyle tutuklanmasına tepki gösterdi.
Güven, “Kaçmak aklımın ucundan geçmedi. Havaalanında Türkiye'ye döndüğümde gözaltına alındım. Suçsuzdum, kendi ayaklarımla Türk adaletine teslim oldum. Tutuksuz yargılanmamı beklerken tutuklandım. ‘Kaçma’ şüphesi yazıyordu. Yurt dışındayken uçağa binip yüce Türk adaletine teslim olan bir kişi olarak ben nasıl ‘kaçma’ şüphesiyle tutuklandım?” ifadelerini kullandı.
Türker’in ifadeleri sonrası İstanbul Emniyeti’nden açıklama: İddiaları kabul etmedi
“BEN SÖZDE ÖRGÜT ÜYESİ OLDUĞUMU DAHİ BİLMİYORUM”
Güven, tutukluluk sürecinde önce Marmara Kadın Kapalı Cezaevi’nde kaldığını, ardından Bolu T Tipi Cezaevi’ne sevk edildiğini anlattı.
İlk iki buçuk ay hücrede tek başına kaldığını belirten Güven, daha sonra hükümlülerle aynı koğuşa alındığını ve kısa süre sonra ailesinden yaklaşık 300 kilometre uzaklıktaki Bolu T Tipi Cezaevi’ne gönderildiğini söyledi.
Sevk gerekçesinin kendisine “Siz aranızda örgüt olarak haberleşiyorsunuz” şeklinde açıklandığını belirten Güven, bu iddiayı reddetti.
Güven, “Benim özelimde tek bir sözde örgüt konuşması olmamıştır. Çünkü ben sözde örgüt üyesi olduğumu dahi bilmiyorum” dedi.
“DOKTORA GİDİYORUM SANDIM, SAVCILIĞA GÖTÜRÜLDÜM”
Savcılıkta alınan ikinci ifadesine ilişkin ayrıntıları da anlatan Güven, cezaevindeyken kendisine önce doktora götürüleceğinin söylendiğini, daha sonra savcılığa götürüldüğünü öğrendiğini belirtti.
Güven, tutukluluğunun yedinci gününde hücresine gelen infaz koruma memurunun “Elif hazırlan, seni doktora götüreceğiz” dediğini, cezaevi dışına çıkarılacağını anlayınca nedenini sorduğunu söyledi.
Koridorda ring aracına götürülürken kendisine savcının çağırdığının söylendiğini aktaran Güven, “Şaşırmıştım. Çünkü o anda ne cevap vereceğimi de bilmiyordum. Bunun avukatlık hakları açısından da çok doğru olmadığını düşündüm. Çünkü zaten tutukluydum ve o dönemde zihnim de oldukça bulanıktı” dedi.
“KİMSEYE İFTİRA ATAMAM DEDİM”
Güven, daha önce verdiği ifadeler dışında ayrıca ifade verme talebi olmadığını söyledi.
Avukatına “Ben bir şey bilmiyorum. Bildiklerimi zaten anlattım” dediğini belirten Güven, savcının kendisinden başka bir şey beklediğini düşündüğünü anlattı.
Güven, “Ama ben kimseye iftira atamam dedim. Bunu avukatıma yüzüne karşı söyledim” ifadelerini kullandı.
“BİLMİYORUM DEDİM, BU KEZ ‘HİSSETTİN Mİ’ DİYE SORULDU”
Savcılıktaki görüşmenin sorgudan çok sohbet şeklinde geçtiğini, ancak sürekli azarlandığını öne süren Güven, kendisine bir şey biliyormuş da söylemiyormuş gibi davranıldığını söyledi.
Güven, savcının kendisine bazı şirketlere ihale verilmesi yönünde telkinde bulunulup bulunulmadığını sorduğunu belirterek, “Gayet net bir soru. Ben de ‘Hayır’ dedim. Böyle bir şey yok” dedi.
Güven, buna rağmen soruların “Size şirket söylüyor muydu?”, “Hissediyor muydunuz?”, “İma ediliyor muydu?” şeklinde sürdüğünü söyledi.
Savunmasında, “Ben anlatıyorum, ‘Bilmiyorum’ diyorum. ‘Böyle bir şey bilmiyorum, hissetmedim’ diyorum. Çünkü bana sürekli hissiyat soruluyordu” ifadelerini kullandı.
“KİMSE BANA ‘ŞU İHALEYİ ŞU ŞİRKETE VER’ DEMEDİ”
İddianamede, reklam alan şirketleri kendisi belirliyormuş gibi bir tablo çizildiğini söyleyen Güven, bunu reddetti.
Güven, “Kimse bana ‘Şu ihaleyi şu şirkete ver’ demedi” diyerek Medya AŞ’de iş süreçlerinin değerlendirme ve raporlama üzerinden yürüdüğünü anlattı.
Kendisine önerilen şirketlerin olabileceğini, bu şirketlerin değerlendirilip raporlandığını belirten Güven, “Bu kadar. Bunda bir suç yok. Sonuçta hiçbir yönetici kafasına göre hareket etmez. Biz de bu görevlerde olduğumuz için bilgi ve tecrübemizi kullanıyoruz” dedi.
“İDDİANAMEDE KONUŞMALAR BAĞLAMINDAN KOPARILDI”
Güven, savcılıkta yaptığı açıklamaların iddianamede bağlamından koparılarak kullanıldığını öne sürdü.
Sekiz ay sonra iddianameye baktığında, konuşmaların teker teker farklı yerlere yerleştirildiğini söyleyen Güven, “Sanki ben bunları doğrulamışım ya da delil sunmuşum gibi kullanılmış. Hiçbirini kabul etmiyorum” dedi.
“İSTEDİĞİM GİBİ KONUŞMUYOR, İÇERİDE KALSIN”
Elif Güven, savcılıkta baskı altında hissettiğini ve bir süre sonra ağlamaya başladığını belirtti.
Savcının kendisine yönelik tavrını anlatan Güven, “Bak yine istediğim gibi konuşmadın. Bak yine konuşmuyorsun” şeklinde sözler duyduğunu öne sürdü.
Güven, savcının yüzüne karşı “İstediğim gibi konuşmuyor, içeride kalsın” dediğini iddia etti.
Bu sözler karşısında şaşkınlık yaşadığını belirten Güven, “Nasıl yani Sayın Savcım? Bunun bir hukuku yok mu?” diye düşündüğünü ancak o anda bunu söyleyemediğini ifade etti.
“ETKİN PİŞMANLIKTAN YARARLANMAK İSTEMİYORUM, SUÇ İŞLEMEDİM”
Güven, savcılık ifadesine “Etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyorum” şeklinde bir cümlenin girdiğini, buna itiraz ettiğini söyledi.
O anda “Bir dakika” diyerek itiraz ettiğini anlatan Güven, savcıya şunları söylediğini belirtti:
“Sayın savcım, ben etkin pişmanlıktan yararlanmak istemiyorum. Pişman değilim. Çünkü suç işlemedim.”
Güven, bu kısmın çıkarıldığını düşündüğünü ancak daha sonra ifadesinin farklı şekilde kullanıldığını savundu.
AVUKATINI AZLETTİĞİNİ ANLATTI
Güven, ifade sürecinde sözlerinin tutanağa geçirilmemesi ve itirazlarının yeterince yapılmaması nedeniyle o dönemki avukatını azlettiğini de söyledi.
Savunmasında, “Neden sözlerimin tutanağa geçirilmesini sağlamadın? Neden itiraz etmedin?” diye sorduğunu belirten Güven, tatmin edici bir yanıt alamadığını ifade etti.
“HAKKIMDAKİ İDDİALARIN TAMAMINI REDDEDİYORUM”
Savunmasının genelinde hakkındaki suçlamaları reddeden Güven, hiçbir suç işlemediğini ve kimseye iftira atmayacağını vurguladı.
Güven, savcılıkta verdiği ifadenin iradesini sakatlayacak bir süreç sonunda oluştuğunu öne sürerken, iddianamede kendisine yöneltilen suçlamaların gerçeği yansıtmadığını savundu.
Duruşmada Güven’in savunmasının ardından davanın diğer tutuklu sanıklarının savunmalarıyla yargılamaya devam edilmesi bekleniyor.
GÜVEN’İN SAVUNMASININ TAMAMI ŞU ŞEKİLDE
Sayın Başkanım, değerli heyet üyeleri; öncelikle kendimden ve bu son 1 yılda neler yaşadığımdan bahsetmek isterim. Ben 20 yıldır iş hayatımda profesyonel olarak çalışan bir insanım. Hayatım boyunca hiçbir suç işlemedim. Bu sebeple hakkımda hiçbir sabıka kaydı yoktur. Yıllarımı mesleğime verdim. Namuslu ve güvenilir bir şekilde çalışarak kariyerimi tırnaklarımla kazıyarak oluşturdum. Ancak bugün karşınızda 1,5 yıldır özgürlüğünden mahrum bırakılmış tutuklu bir sanık olarak çıkıyorum. İddianamenin benim hakkımda düzenlenen bölümlerinde örgüt üyeliği, ihaleye fesat karıştırma, dolandırıcılık, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ve rüşvet gibi son derece ağır ithamlar bulunmaktadır. En baştan belirtmek isterim ki benim hakkımdaki iddiaların hepsi hukuki dayanaktan yoksundur, bir iftiradan ibarettir. Benim açıklayamayacağım tek bir eylemim, hesabını veremeyeceğim tek bir kuruşum, çürütemeyeceğim tek bir ithamım yoktur. Sadece bu tarz iftiralarla, en önemlisi de mesnetsiz iddialarla suçlanmak şahsımı derinden üzmüştür. Esasen beni asıl yaralayan; yıllarca uğraşıp çaba harcadığım, emek ettiğim itibarımın ve kariyerimin bu kadar asılsız iddialarla yerle bir edilmesidir. Özür dilerim; “asılsız” diyorum, sebebini savunmanın devamında sizler anlayacaksınız. Ben de herkes gibi bugün adaletin tecelli etmesini beklerim Sayın Başkanım.
Şimdi gelelim 19 Mart sabahına. 19 Mart günü şafak operasyonunda, başta İBB Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu ve birim yöneticilerim olmak üzere, birçok kişi evlerinden gözaltına alınmıştır. Bense yıllık izindeydim. Annemle beraber İtalya'ya, Sapienza Üniversitesi'nde okuyan yeğenimi görmeye gitmiştim. Saat farkından dolayı sabah 5'te çalan telefonumla uyandım ve hakkımda gözaltı kararı olduğu tarafıma bildirildi. İtalya'daydım, tabii hemen sosyal medyaya baktım, oradan da öğrendim durumu. Aslında 19 Mart Çarşamba akşamı için Türkiye'ye dönüş biletim vardı. Ancak annem haberi duyunca fenalaştı. Bugüne kadar ailesinden kimsenin gözaltına alındığını duymayan, bilmeyen annem bu haber üzerine perişan olmuştu. Annemle ilgilenmek zorunda kaldık, bu sebeple de uçağı kaçırdım. Annemi sakinleştirdim. Tabii aslında hayatı boyunca karakola bile girmemiş olan ben de takdir edersiniz ki hiç iyi değildim. Hemen sonra toparlandık ve Türkiye'ye gelen ilk uçağa binerek annemle beraber Türkiye'ye döndüm. Gözaltı kararı çıktığında yurt dışında olmam tesadüftü. Açıkçası işlediğim hiçbir suç yoktu; endişelenmemi gerektiren bir durum olduğunu da sanmıyordum ki hala düşünmüyorum. Çünkü suçsuzdum. Ne olabilirdi ki? İfademi verip evime gelirim diye düşünüyordum. Çünkü kaçmamış, kendi ayaklarımla Türk adaletine teslim olmuştum. Bu sebeple içim çok rahattı.
Emniyet Müdürlüğü'nde kendimden emin şekilde soruları yanıtlayarak ifademi verdim. Tutuksuz yargılanmayı beklerken, sonuç tutuklanma evrakına baktığımda "kaçma şüphesi" yazıyordu. Soruyorum Sayın Başkanım: Yurt dışındayken gözaltı kararını öğrenir öğrenmez uçağa binip yüce Türk adaletine teslim olan, adresi, yeri yurdu belli olan, hayatı boyunca hiç suç işlememiş bir kişi olarak ben nasıl kaçma şüphesiyle tutuklandım? Buna isyan edilmez mi? Bu Türk yargısı açısından kötü bir durum değil mi? Daha da ötesi, aynı tutuklanma evrakında "delil karartma şüphesinden" de bahsediliyordu. Ben bilgisayarımı ve tüm iş evraklarımı şirketteki odamda bırakmıştım. Aramada bu bilgisayara ve dijital materyallerime de el konulmuştu. Yani zaten iddia edilen suçla ilgili halihazırda her şeye el konulmuştu. Hangi delili karartabilirdim ki tutuklama evrakına "delilleri karartma şüphesi" yazılıyordu? Bu açıkça gerçeğe aykırı sebeplerle tutuklandığımı gösteriyor.
Gerçekten de biz belediye iştirak çalışanlarıyız, istesek de delil karartamayız. Her şey kayıtlı, dosyalı, sözleşmeler noter tasdiklidir. Yani istenilen her belgeye istenildiği zaman ulaşılabilecek durumdaydı ve zaten dosyadan görüldüğü gibi ulaşılmıştı. Bizler de her şeyi açıklayabilecek seviyede yeterince eğitimli, yeri yurdu belli olan, kamuya hizmet eden vatandaşlarız. Çağrıldığımızda geliriz. Benim özelimde ayrıca; bir de hem yurt dışından kendi irademle geliyorum hem de her şeyim şirkette ve yine de tutuklanıyorum. Şunu özellikle belirtmek isterim: Derdim neden yargılandığım değil Sayın Başkanım, derdim usulle ilgili. Çünkü biliyorum ki usul doğru uygulanmadan esasta adil bir yargılama yapılamaz. Yoksa zaten bizler Sayıştay denetimine tabiyiz. Ayrıca mülkiye müfettişleri tarafından da her yer denetleniyor. Her seferinde de onlara gereken açıklamaları yapıyoruz. Şimdi size sormak istiyorum: Tamamen iyi niyet göstergesi olarak yurt dışından gelmem ve bilgisayarımın şirketteki odamdayken ele geçirilmesi karşısında hangi kaçma tehlikesi ve delilleri karartma şüphesi var? Bu ne kadar adil bir durum? Bir insanın ömründen, özgürlüğünden 1,5 yıl çalmak bu kadar kolay mı?
Ayrıca üstüne üstlük bir de geldiğim anda neredeyse tüm haber sitelerinde "Firari Elif Güven havalimanında yakalandı" haberleri yapılarak gerek masumiyet karineme gerek itibarıma gerekse de lekelenmeme hakkıma zarar verildi. Hakkımda olumsuz kanaat oluştu. Ayrıca bu duruma iddianame yazılana kadar da devam edildi Sayın Başkan. Cezalandırılır gibi, dinlediğim haberlerde sürekli soruşturmanın gizliliği ihlal edildi. Lekelenmeme hakkım her gün çiğnendi. Avukatıma "soruşturma gizli" denilerek verilmeyen belgeler; sonradan gerçek olmadığı, hatta dosyada da yer almadığı ortaya çıkan suçlamalar şeklinde her gün kamuoyunda yer buldu. Nasıl oluyor? Çok zor zamanlar geçirdik. Savcılık makamı, bu yayınlarla ilgili suç olmasına rağmen tek bir soruşturma açmadı. Bizlerin haklarını korumalıydı. Oysa Cumhuriyet Savcımıza, biz, avukatımızdan daha çok güvenmeliydik diye düşünüyorum. Öyle ya, devletin savcısı hepimizin yanında olmalı. Suçlama da yapardı ama suçsuzları korurdu da. Biz bu soruşturma boyunca göremedik bunu Sayın Başkan. Haklarımız yerle bir edildi. Bize en yakın insanların bile suçlu olduğumuza inanması istendi. Bunlara karşı tek bir cevap veremedik. Soruşturma aşamasında savunmasız kaldık. Özetle soruşturmanın selametine daha baştan zarar verildi. Oysa benim vergisini ödeyen, üreten bir Türk vatandaşı olarak yargıdan beklediğim, hakların korunmasıydı.
Elbette suç ve ceza hukuku alanında uzman değildim. Ama en azından Ceza Usul Kanunu'nda son çare olarak düzenlenen, en ağır koruma tedbiri olan tutuklama tedbirinin benim özelimde en son tedbir olarak düşünülmesi gerekirdi. Oysa böyle yapılmadı. Gerçeğe aykırı durum tutuklama evrakında yazıldı ve günün sonunda tutuklandım. Sonrasında Silivri Marmara Kadın Kapalı Cezaevi süreci başladı. İlk 2,5 ay hücrede tek kaldıktan sonra hükümlülerle aynı koğuşa alınıp 5-6 gün sonra da aileme neredeyse 300 km uzaklıkta olan, Marmara Cezaevi'nin fiziki ve yönetimsel şartlarının çok altında olan Bolu T Tipi Cezaevi'ne sevk oldum. Üstelik yine haksız bir suçlamada dediler ki: "Siz aranızda örgüt olarak haberleşiyorsunuz." Bunlar basında yer aldı Sayın Başkanım. Oysa benim özelimde tek bir sözde örgüt konuşması olmamıştır. Çünkü ben sözde örgüt üyesi olduğunu da bilmiyorum Sayın Başkanım. Yani anlayacağınız, tam Silivri'de cezaevi koşullarına yavaş yavaş alışmışken çileler tekrar başladı. "Hadi ilk zamanlar iddianameyi bekleyelim, sonrasında savunmamızı yapar, kendimizi anlatırız" derken gün geldi iddianame çıktı. Fakat sadece ben değil avukatım da iddianamede hakkımda somut delil olmadığını tasdikler şekilde, bu sefer de neyi nasıl anlatacağız düşüncesi ve savunma stratejisi yapmaya çalıştık. İşte bu savunma için sizlerin, yüce Türk adaletinin karşısındayım.
Öncelikle kişisel durumum hakkında kısa bilgi vermek istiyorum. Bu kısım önemli, çünkü sonuçta neden bu suçları işlemeyeceğim ortaya çıkacak. Ben, 1980 yılında İstanbul'da doğdum. Eczacı anne babanın tek kızıyım. Bir de erkek kardeşim var. İlkokuldan ortaokula Atatürk Lisesi'ni bitirdikten sonra yükseköğrenimimi Hacettepe Üniversitesi'nde tamamladım. Acı geliyor kusura bakmayın. 2004 yılında mezun olduktan sonra 1-1,5 yıl kadar Habertürk televizyonunda haber asistanı olarak çalıştım. Sonra iş hayatına ara vererek Amerika'ya UC Berkeley’e extension programına gittim. Management ve reklam üzerine eğitim aldım. 2 seneye yakın Amerika'da San Francisco'da kaldıktan sonra Türkiye'ye döndüm ve Turkcell, Digiturk gibi birçok ulusal markanın medya satın alma şirketinde medya planlama ve satın alma sorumlusu olarak görev aldım. Yani Türkiye'nin en büyük GSM şirketi Turkcell'in 18-20 yıl önce yıllık bütçesi 150-200 milyon dolar olan reklam satın almalarını, planlamasını, mecra dağılımını bunun yanında Digiturk, Superonline gibi şirketlerin de aynı şekilde bütçe dağılımını yapan şirkette medya sorumlusu olarak görev aldım. Türkiye'nin iki büyük kanalı Show TV ve Star TV'de kurumsal iletişim ve pazarlamanın başında yöneticilik yaptım. Bu iki büyük kanalın pazarlama bütçelerini yönettim. Aklınıza gelebilecek en iyi dizilerin, programların; başta Muhteşem Yüzyıl olmak üzere Survivor, Yeteneksizsiniz gibi yüksek reytingli işlerin pazarlama ve piyasasını yönettim. Düğün Dernek, Çalgı Çengi gibi gişe rekorları kıran birçok filmin gerek yurt içi gerek yurt dışı pazarlama stratejilerini belirlemiş, uygulamış ve sonunda başarı elde etmiş, daha birçok projeye imza atmış bir profesyonelim.
Bunları bu kadar detaylı anlatmamın nedeni; ben işine son derece hakim, yıllardır medya ve reklam sektöründe çok iyi projeler yapmış bir profesyonelim. Yani iddianamede hakkımda yazanların aksine İBB Medya A.Ş.'de bir sözde örgüt üyesi olarak değil, tamamen geçmiş tecrübelerimle çalışmaya başladım Sayın Başkanım. Yine iddianamenin aksine; kamu yararına iş yapmam, işe hakim olduğum için bir yanlışlık olmaması adına ve bulunduğum yeri kâr, minnet maksadıyla değil, İBB Medya A.Ş.'de çalışıyorum. Dolandırıcılık iddiasının ve sebepsiz zenginleşmenin aksine, İBB'de işe başlayınca geliri özel sektöre göre düşmüş bir profesyonelim. Yani aslında sadece manevi tatmini önemseyerek bu teklifi kabul ettim. Başka bir tecrübe olsun diye düşünüyordum, tabii ceza tecrübesini düşünmemiştim kabul ederken! Yani buraya kadar anlattıklarımla söylemek istediğim şey, ben İBB'den önce de reklam sektöründeydim. Hani ben bunu aşağılamak için de söylemiyorum, kesinlikle yanlış anlaşılmasın ama bakkal ya da manav falan değildim ben. Medya A.Ş.'de reklam alanları bölümüne geldiğimde tüm açık alanlara hakim, sektörü ve sektörde iş yapanları çok iyi bilen biri idim. Geçmişte kim nasıl reklamcı olmuş, hangi ihaleyi nasıl almış gayet iyi bilirim ben. Hani şimdi iddianamede güya biz birilerine kurgu yapıp bir ihale vermişiz ya Sayın Başkanım; ben bizden önceki durumu da gerçek olayları da çok iyi bilirim. Ki aslında iddianamenin, iddianamede yazılanların aksine, kimseye biz kurgu ile ihale vermiyoruz. Sözlü yargılamada bu durum ortaya çıkacağı gibi yazılı olarak alınacak gerçek kişi, gerçek bilirkişi raporlarında da ortada bir kamu zararı olmadığı anlaşılacaktır. Asıl dosya içindeki sözde bilirkişi raporları kurgudur. Gerçeğe aykırı somut verilere göre değil, subjektif kanaatlere göre hazırlanmıştır.
Ayrıca İBB'nin 2019 yılı öncesi faaliyetlerine savcılığın dokunmaması da manidardır. Bir suç işlenmişse geriye doğru tamamına bakılmalıdır. 2019 öncesine hiç bakılmaması, maalesef siyasi saiklerle soruşturmanın yapıldığı izlenimi yaratmaktadır. İnanın önceki dönemler araştırılsa ve hatta 2019 sonrası ile kıyaslansa, 2019 sonrasının ne kadar pürhaklı olduğu ortaya çıkacaktır, açıkça görülür. Biz şimdiye kadar 2019 öncesinin yargılandığını görmediğimiz gibi sürekli Sayıştay ve İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin denetimindeyken önceki dönemde bu yasal denetimlerin de düzgün şekilde yapılmadığını biliyoruz. Bu arada biz denetlenmekten rahatsız olmadık Sayın Başkanım. Ancak bu kadar denetimden geçmiş olan bizlerin, bu dönemlerimizin Sayıştay ve müfettiş denetiminden geçtikten sonra sadece gizli tanık beyanlarıyla suçlanmasını doğrusu kendime yediremiyor ve kabul edemiyorum. Bu halde bizi denetleyenler suç mu işlediler? Biz kurgular yaparken müfettişler görmezden mi geldiler? Denetçiler sürekli yanımızdayken neyi onlardan kaçırmış olabiliriz? Bu soruları sormak hakkımız diye düşünüyorum Sayın Başkanım.
Acaba geçmişte bizler satın alma yaparken, medya planlama şirketlerinde 3-5 reklamcıdan başka reklamcı tanıyor muyuz? Acaba geçmiş dönemde, hatta isterseniz böyle hep birlikte geçmişe yolculuk yapalım, bir billboard ihalesini Ströer denen Alman firması kiminle ortak Türkiye'ye girdi? Cevabını ben vereceğim. Halbuki biz hiçbir siyaset gözetmeksizin seçtiğimiz firmalarımızla çalıştık ya da önden kimseye bilgi vermedik. En azından benim böyle bir bilgim yok. İddianamenin aksine kimseye "Sen CHP'li değilsin" demedik. Ben duymadım böyle bir şey. Tamamen mevzuata uygun, tamamen şeffaf çalıştım. En azından ben sınırlı görev alanımla ilgili olarak hiç böyle kurgulara şahit olmadım. Yeri gelmişken söylemeliyim, bu ihalelerde imzam olan yerlerde uzman olarak bulunuyorum. Sözleşmelerde de hiçbir usulsüzlük görmediğim için imza attım. Ne ihaleyi ben yaptım ne ihaleye adam çağırdım. Ancak gelen firmaların yeterli olup olmadıklarını anlayabilecek tecrübeye sahibim. Ben verilecek işin kabiliyetiyle yapılacak olanı az çok anlayabilirdim. Zaten bu sebeple uzman olarak bulunuyorum. Devleti, özellikle de İBB'yi, daha da özelde Medya A.Ş.'yi kâr ettirmek için çalıştım. Başka hiçbir amacım yoktu.
İddianamede belirtildiği gibi Ekrem İmamoğlu'nun suç örgütü iddiasını ne bilirim ne de kabul ederim. Kendisi İBB Başkanı idi. Biz de tarafımıza verilen görevleri en iyi şekilde yapıyoruz. Asla Ekrem İmamoğlu'nun suç örgütü iddiasına para sağlansın diye ihalelere fesat karıştırmadık, kamu zararı yapmadık. Ben para dolu çantalar görmedim, duymadım. Benden kimse iddia edilen bir örgüte para sağlamam için veya menfaat için ihalede fesat karıştırmamı istemedi. Kendime de kişisel bir menfaat sağlamadım; dosya kapsamındaki mal varlığı kayıtlarından, bank kayıtlarından açıkça görünmektedir. Siyasi olarak özel bir kimliğim de yok, CHP üyesi bile değilim. Siyaseten de içinde bulunmadığım sözde bir örgüt için neden bir eylem yapayım? Neden hiç menfaatim olmadan başkaları için kendimi feda yapayım? Neden iddianamede belirtildiği şekliyle Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanı olacakmış diye ona fon sağlamak isteyeyim? Bunlar hem çok ağır hem de çok dayanaksız isnatlar. Artık 1,5 yıl geçti. Bu sebeple cezaevinde olmayı da artık çok trajik değerlendiriyorum. Yoksa suçsuz günahsız bu kadar zamanımı neden cezaevinde geçirdiğimi sorgulasam inanın delirebilirim ama delirmek istemiyorum. Bir kadın olarak da çok mağdurum. Özetle Sayın Başkanım, yukarıda sorduğum sorular hayatın olağan akışına aykırı değil mi? Benim örgüt olduğum iddiası safsatadır. İddia makamının sunduğu tek bir delil de yoktur. O halde ben neden cezaevindeyim?
Oysa yine geçmişte biliyoruz ki AKP'li değilse kimse reklam yeri alamazdı. O zamanlar rahmetli Erol Olçok vardı ve tüm reklam alanları ona bağlıydı. Eğer onun, -bu arada çok iyi reklamcıydı, Allah rahmet etsin- eğer onun onayından geçemezseniz hiçbir şekilde reklam alanınız olamazdı. Bu benim alanımda çalışan herkesin bildiği bir şey. Ama ben 20 yıldır içindeyim, hiç kimsenin bu sebeple yargılandığını görmedim, yargılandığını bile duymadım. Biz şeffaf ihaleler yaptığımız halde bir kurgu yapılıyor gibi gösteriliyor. Üstelik ihalede yetkim bile yok. Bakın burası gerçekten çok önemli Sayın Başkanım, benim yetkim de yoktu.
Şimdi yeri gelmişken savcılık tarafından alınan ikinci ifadem hakkında da açıklama yapmak istiyorum. Sayın Başkanım, ben hücremde oturuyordum, tutukluluğumun 20. gününde cezaevindeki hücreme bir infaz koruma memuru geldi sayım sonrası. Bana "Elif hazırlan, seni doktora götüreceğiz" dedi. Ben de revire çıkıyorum zannettim, hani cezaevinin içindeydim. Sonra üstüme bir şeyler alırken "Dışarı gideceksin" dediler. Ben dedim ki, "Yani neden ben dışarıya gidiyorum?" Doktora gidecek bir durumum da yok. Tabii çıktım, bir kontrolüm varmış kendimce, ben de çıktım. Koridorda tam artık araca bineceğiz, kelepçelendik falan, "Belirlen bir savcı seni çağırmış, savcıya gideceksin" diye söylediler. Şaşırmıştım çünkü o anda ne cevap vereceğimi de bilmiyorum. Yani gidilir mi gidilmez mi, gitmesem çok büyük saygısızlık olur diye düşünüyordum. Yani zaten tutukluyum ve yani çok üzüldüğümü söylüyorum. O anda kafam çok karışmış haldeydi. Çünkü Emniyette verdiğim, sorguda verdiğim ifadelerden sonra ayrıca bir ifade verme talebim yoktu. Önce nedenini anlayamadım. "Avukatımın haberi var mı?" dedim, "Bilmiyoruz" dediler. Cezaevi aracına bindirildim ve Çağlayan Adliyesine götürüldüm.
Bir kez o kutuya binmiş oldum. Zaten yeni tutuklanmıştım. Neyin ne olduğunu bilmiyorum. Hayatımda emniyette bile ifade vermeyen biri olarak şaşkındım hâlâ. O zamanki avukatım olan Nazlı Nadide Karaaslan'a sabah haber vermişler. Avukatımla orada karşılaştık. Avukatım bana savcının "Daha 2,5 yıl biz bu iddianameyi yazmayız. Söyle bildiklerini anlatsın" dediğini bana iletti. O zaman ben etkin pişmanlık nedir onu bile bilmiyorum Sayın Başkan. Yani ilk gidenlerden biriyim, çağrıldım. O derece ben hukuktan uzağım. Avukatıma açık bir şekilde "Ben bir şey bilmiyorum. Bildiklerimi kollukta anlattım" dedim. Ve gerçekten böyle duyduğum filmlerden bildiğim kadarıyla savcı bana "Muhbir oluyorsun herhâlde" dedi. Ama ben "Kimseye iftira atamam" dedim. Bunu avukatıma söyledim. O da bana yine de dedi ki: "Savcı bir şeyler soracakmış. İstersen bir girelim." Şimdi tabii Sayın Savcım, hiçbir şekilde savcılara, yani hâkimlere hiçbir şekilde saygısızlık olmasın diye "Tamam" dedim. Avukatımla beraber Sayın Savcı'nın odasına girdim. Sonra Sayın Savcı bana "Sana yardımcı oluruz" dedi. Düşünüyorum, şaşkınım. Gerçekten çok şaşkınım Sayın Başkanım. Böyle bir durumun ne olduğunu hiç anlayamadım. Nasıl bana yardımcı olacaklar? Yani o anda da şey yok yani, hani etkin pişmanlıktan yararlanıp çıkan kimse olmadığı için hani çıkılacak, onunla ilgili hiçbir bilgim yok. Sonra onu söyleyince "Madem yardımcı olacaktınız neden içeri attınız beni?" diye söylemeyi düşündüm ama bunu söyleyemedim yani, söylemedim. Ancak az önce söylediklerimi, burada anlattıklarımın hepsini kendisine de anlattım. Yani özetle itirafçı olmayacağımı, bildiğimi zaten anlattığımı söyledim.
Ve sorgu şu, yani sorgu da değil, bu böyle sohbet şeklinde oldu. Ve zaten kendisinin hani sürekli bir azarıyla yani hani karşı karşıya kaldım. Hani sanki ben bir şey, ben bir şey yapmışım birileriyle. Biliyorum ama bilmiyorum ve sürekli azarlanıyorum. Anlatıyorum ama diyor ki: "Hâlâ istediğin gibi konuşuyorsun." Yani inanın nasıl konuşacağımı da bilmiyorum. Anlatıyorum, gene sorular soruyor, "Bilmiyorum" diyorum ya da "Yani böyle bir şey duymadım, hissetmedim" diyorum. Bir de hissiyat çok zor oluyor orada. Yani gerçekten herkes bilsin, ben buna çok şahit oldum çünkü. Yani sanki ben şey açacağım, fal falan açacağım herhâlde. Bilemedim Sayın Başkan yani, nasıl söyleyeceğim onu? Hissediyorum, hissetmiyorum yani. Mesela bana savcı "Size şu şirketlere ihale ver diye söyleniyor muydu?" diye sorar. Gayet net bir soru. Ben de "Hayır" dedim, böyle bir şey yok yani. Ben de bu işi yaptığıma göre böyle olsa suç işlemiş olmuyorum, o kadarını anlayabiliyorum, anladım. Ancak 8 ay sonra bakıyorum ki iddianamede böyle bağlamından koparılmış her şey tek tek, her şeyin altına yazılmış. Sanki ben bir şey demişim, delirmişim, günler de konulmuş. Hiçbirini şimdi de kabul etmiyorum, bu adımı da söyleyeyim.
Mesela orada şimdi siz Pınar Hanım'a da sorduğunuz için bunu bir açıklamak istiyorum yani nasıl olduğunu durumun. Çünkü Savcı Bey ile böyle konuşuluyor, şimdi soruyor. Diyor ki: "Emrah Bağdatlı getirmiş Pınar'ı." Diyorum ki: "Bilmiyorum." "Duydun mu?" "Duymadım." Sonra soru geliyor şimdi Sayın Başkanım: "Hissettin mi?" Yani hissiyatla nasıl bir şey oluyor onu da anlayamıyorum. Gerçekten gerçekten kafam almıyor, kusura bakmayın. Bu sizinle ilgili değil Sayın Savcım, lütfen yanlış anlamayın. Hiç sizlerle ilgili bir durum değil ama o anda yaşadığımı anlatmak zorundayım. Ben ifademde sadece yukarıda size söylediğim gibi; "Evet, şirketleri değerlendiririz. Bunların ödeyebilme potansiyeli var mı diye değerlendiririz, yeterlilikleri var mı diye değerlendiririz" dedim. Bu da gayet doğal bir şey, bir suç değil. Zaten şirket çağrılır, dua etmek için değil mi? Onun yeterli mi değil mi, hakları tam mı, bunu yapabilecek mi? Sanki böyle reklam alanının şeyi gibi anlatılmış iddialarla. Üzgünüm ama hani sanki ben bu işi hiç yapmıyorum, böyle paralar havalarda uçuşuyor falan. İşte o oradan 280 milyon zarar yazmış, öbürü oradan... Böyle bir şey yok yani, böyle bir durum yok yani. Öyle bir muammalı belalı durum yok. Onu da anlatacağım yeri gelince yani. Ama kimse, yine altını çizerek söylemek istiyorum, şu ihaleyi şuna ver gibi bir şeyler söylemedi diyorum. Ama kendisi nedense hiç... "Murat Ongun sana şirket söylüyor muydu? Hissettin mi?" Nasıl hissedeceğim? Zaten söylüyorsa, özür dilerim, zaten söyler. Ben de dedim ki: "Evet, yani değerlendiririz." Çünkü dedim, kendisine de giden şirketler olabilir. Kendisi iletişim danışmanımız, Arçelik Yönetim Kurulu Başkanı. Gidecek onunla da görüşecek birileri, o da direkt bana yönlendirirdi: "Elif bakabilir misin? Değerlendirin, bana raporlayın." Bu kadar, değerlendirirdi. Bu da bir suç değil yani, ne yapsın? Böyle dizi böyle kafasına göre herhâlde bir şey yapacak değil mi? Biz de o yüzden buralarda varız diye düşünüyorum. Yani hani iş bildiğiniz için bir şekilde bilgilerinizi söyleyeceksiniz. Reklamı anlattım yine, geçmişte neler olduğunu da anlattım, ona da geleceğim zamanlarda. Ancak hiçbir şekilde bunlar zaptta geçmedi yani.
Zaten kendisi benden memnun olmadı gerçekten yani, yüzünden bunu anladım. Böyle sürekli azarlamaya başladı: "Bak yine istediğin gibi konuşmadın, bak yine konuşmuyorsun" diye, tamam mı? Hani yanında da avukatın var, o da bir şok oldu herhâlde, anlayalım yani. O da bir şekilde söylemiyor. Ben böyle orada duruyorum tipler, bir şekilde hani savcı ne dese onu yapacağım çünkü o anda yani. Hani saygısızlık olursa... Oturuyor oturuyorum, kalkıyor kalkıyorum yani, sıkıntı yok. Arkadaşlar, cumhuriyet sağ olsun. Hani bu kadar da benim bu o zaman duyduğum şeyler çıkmadığı için etkinlik yaptılar. Bu kadar da benim böyle ona yani irademi sakatlayarak böyle bir şey yapacağımı hiç gerçekten düşünmedim. Yani savcıdan bunu beklemediğim için söylüyorum bak, özellikle. Yani tamamen bir baskı halinde... Tabii biraz ağlamaya falan başladım yani, dedim ki: "Ben gerçekten bilmiyorum yani artık." Ne söylememi bekliyor? Sonra artık şöyle şeylere geçtik yani gerçekten bu çok üzücü: "X, Y ile işte ilişkisi var mıydı?" Allah Allah. "Bu, bunun arkadaşı mıydı?" Şimdi bana soruyor: "Ekrem Bey'in arkadaşı mıdır?" Yani bilmiyorum. Ben Ekrem Bey'le sanki 7/24 birlikte geziyorum, hani hep yemeklere falan gidiyoruz, sosyal hayatta birlikteyiz. Bana bu soru soruldu, ben nasıl bilebilirim yani arkadaşını değil mi? Sonra ama yine böyle geliyor bakın: "Ama öyle deniyor." Ben de diyorum ki: "Öyleyse öyle olabilir, yani bu bir suç mu?" Hani insanın arkadaş olması ne zamandan beri suç oldu, onu da bilmiyorum yani. Benim de bir sürü arkadaşım var reklam sektöründe, burada da varlar. Doğal olarak tanımak zorundayım değil mi? 20 yıldır bu işi yapıyorum yani, bu insanlar da 20 yıldır aynı işi yapıyorlar burada.
Neyse, yüzüme karşı açıkça "İstediğim gibi konuşmuyor" —bakın burası çok önemli— "İstediğim gibi konuşmuyor, kalsın içeride" dedi. Ama ben gerçekten böyle bir durum... Sayın Başkanım nasıl, nasıl yani? Bunun bir hukuku yok mu? Ne diyeyim, ağır ceza ya da işte neyse hukuksal bir durum yok mu yani? "İstediğim gibi konuşmuyor, içeride kalsın." Tamam, tamam, olur. Benim için sıkıntı yok yani. Zaten 20 yıldır biraz alışmıştık yani bir şeylere yani. Silivri Cezaevi'nde yatıyoruz yani odamızda, bir defa şey televizyonumuz var Allah'a şükür. O zaman anladım ki Sayın Başkan, bu hakkımızda, aleyhimize konuşanlar, hep iftiracı maalesef. Bana, sanki ben bir şey biliyormuşum gibi iddia ettiler. Halbuki ben zaten doğruları ve bildiklerimi anlatmıştım. Ancak cümlelerimi kısalttılar; istedikleri gibi yazmaları beni çok rahatsız etti, gerçekten çok rahatsız etti. Tecrübesizliğim sebebiyle bu duruma itiraz edemedim, aslında ettim. Usulü bilmiyordum ama çünkü Sayın Başkanım, orada zaten monolog yapıyorum yani soruyor, ben anlatıyorum böyle bir şeyler falan. Sonra dedi ki, bitti, kendisi yazdırmaya başladı kendi cümleleriyle. Benim cümlem yok. Sonra dedi ki: "Etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyorum." Bilmediğim bende, şimdi pişmanlık falan olunca dedi ki, "Bir dakika" dedim yani, "bir saniye. Sayın Savcım, ben" dedim, "böyle bir şeyden yararlanmıyorum, yani ben etkin pişman değilim" dedim yani, "bir suç işlemedim bundan." Şimdi avukatım orada duruyor, o da bir şey anlamadı yani, bir şok halinde. Sonra onu çıkarttı zannettim. "Tamam, bir dakika." O da bana öyle yaptı, "Bir dakika, sen dur" falan dedi. "Tamam, durayım." "Dur" dese duralım yani, ne yapacağız?
Sonra dışarıda avukatımla konuştum. Dedim ki "Neden sözlerimi usulüne geçirtmedin hani ya da neden itiraz etmedin?" sorusunu sordum, bir cevap vermedi. İfade alma sırasındaki yetersizliğinden dolayı kendisini hemen azlettim. Ailemle konuşup şu anda huzurlarınızda olan avukatlarımı tuttum. Beni çok yaralamıştı bu durum gerçekten Sayın Başkan, yani inanamazsınız. Yani ben bir daha altını çizmek istiyorum, etkin pişmanlıktan yararlanmadım. Yani şöyle bir durum yok bende, "Ben etkin pişmanlıktan yararlandım ama aslında şimdi geri çekiyorum." falan gibi bir durum yok bende. Ben gerçekten öyle bir şeyim yok yani. Dilekçemde de zaten hani kendi adıma yok bir şey. Yani ben olsam olsam etkisiz ve pişman olurum çünkü bir suç işlemedim yani. Bugün bana deseniz ki gerçekten siz, Sayın Başkanım deseniz ki "Elif bu kadar isnat var, cezan da olacak. Sen bu sözleşmelere yine imza atar mısın?" deseniz emin olun ben yine atarım bilerek. Çünkü usulsüz hiçbir şey yok, bu ispatlanacaktır yani, bunun sonu beraat olacak. İftiracı olup yararlanmak istemedim. Bir de başında bana söylemedi yani. Hani "Sen et... Etkin pişmanlık şudur şudur şudur, yararlanmak ister misin?" falan. Avukatım da hiçbir şey söylemedi. Allah'tan korkar, kuldan utanırım gerçekten. Yani yapamam öyle bir şey. Olmamış bir şeyi anlatmak... Yani gider yatarım ve derim en azından onurumla yatarım çıkarım. Bir gün çıkacağım elbet hani sürekli kalacak gibi bir durumum yoktur diye düşünüyorum. Ama herhalde iftiracı olsam çıkacaktım o gün ben. O gözlerinde gördüm kendisini yani. O cümle kalındı yüzümde, "İstediğim gibi konuşmuyor, içeride kalsın."
Bu duruma çok üzüldüm. Oysa size hayat hikâyemi kısaca ilettim az önce. Bir onurum var benim, kimseye iftira atamam yani. Bana kimse "Şu şirkete şu ihaleyi ver." demedi ki ben bunu söyleyeyim. Daha ötesinde bunu bana birisi söylese, bu şekilde talimat verse ben zaten bunu yapamam yani yapmam. Emin olun ben istifa falan ederim. Ben ne olduysa onu anlattım. Burada söylenir mi bilmiyorum ama yani artık yapacak bir şey yok. Ben aileden varlıklı paraya pula ihtiyacı olmamış biriyim. Daha anlamlı bir kariyer için meclis üyeliğini kabul ettim. Gerçekten kamuya da yararlı olmak istedim. Bunu da bu sizlerin huzurunda tekrar netliğe kavuşturmak istedim Sayın Başkanım. Üzücü ve yaralayıcı olan, hatta o an adalete saygımı yitirten şey, iftiracı olmamız için cezaevinde tutulmamızdır. Zaten iddianamenin hep soyut ve gizli tanıklara dayalı olmasından da anlıyoruz bunu. Zaten sonra bir de sürüldüm, anlattım yani o şeyleri falan. Çünkü orası biraz daha kötü bir yer hakikaten, yani belki orada iftiracı olurum diye düşündüler ama yine de yaptım yani, sıkıntı yok orada, idare ettik bir şekilde.
Gelelim şimdi hakkımdaki örgüt üyeliği suçlamasına. Az önce belirttiğim gibi ben bordrolu çalışan bir yöneticiyim. Bize örgüt şemanızda tamamen organizasyon şemamız aslında. Yani hiyerarşik olarak yönetici, çalışan, ast, üst şemasıdır. Bir kişinin hayatını idame ettirebilmesi, geçimini sağlayabilmesi için çalışması ne zamandan beri örgüt üyeliği oluyor? Ben anlamadım. Benim bir örgüt üyesi olduğumdan da haberim yok, örgütten de bir haberim yani. Hani ben deli miyim yani, bu kadar 45 yaşıma gelmişim, bir süre sonra "Münferit bir örgüt vardı gireyim de bir örgüte katılayım." Hayır, ben iş görüşmesine gittim, işe alındım yani. Haberim olmayan bir örgüte nasıl üye olurum? Bu arada örgüt şeması diye iddia edilen şema, her kurumsal şirkette vardır bu şema Sayın Başkanım. O zaman ben bundan önce herhalde Star TV'nin örgütüne üyeydim ya da Show TV üyesiydim herhalde, örgüt üyesiydim. Oralarda da üstlerimizden bir şekilde hani talimat alırdık yani o, peki yöneticim ne derse o şekilde, doğruysa eğer yapmak durumundayım. Bu her iş yeri için geçerlidir. Bizlerin iş için talimat alması gayet doğal bir süreçtir. Aksi takdirde bunu her iş yerinde uygulamak gerekir ya da kamu kurumunda uygulamak gerekir kurumsal yerlerde ki hayatın olağan akışına aykırıdır.
Ki benim Murat Ongun'a bağlı olduğum söyleniyor, yöneticim oymuş, ilginç herhalde. Bana Murat Ongun "Şunu şöyle yap" dese dahi eğer mevzuata aykırıysa, bakın önemli, kendisine söyler, konuyu açıklar, olmayacağını iletirim ve kaldı ki hepimiz mevzuat bilincinde kişileriz. Örgüt olduğumuz bir de HTS kayıtlarına dayandırılmış. Şimdi benim aynı şirkette çalıştığım yöneticim ve iş arkadaşlarımla aynı bölgede olmam kadar doğal bir şey var mı acaba? Yani ben eğer iş arkadaşlarımla hafta içi aynı bölgede değilsem, kamu zararı yapıyorum herhalde diye düşünürüm yani o zaman. "Siyasi bir kimliğim yok." dedim, yok gerçekten. Ekrem İmamoğlu'na gönülden desteğim var evet ama kendisi kazansın diye, Cumhurbaşkanı olsun diye hukuka aykırı bir şey de yapmam ben, yapamam. Kendisi de istemez zaten. Ama ben hiçbir yöneticimden hukuka aykırı bir talimat almadım, yine bunun altını çizmek isterim. Yöneticilerimiz de her zaman kamuda çalıştığımız için her konuda dikkatli olmamızı isterlerdi, hani "Pınar Hanım da dinlemedi mi?"
Yani Sayın Başkan, biz birlikte çalıştığımızı inkâr etmiyoruz aslında. Evet, biz birlikte çalışıyoruz ama bir örgüt değiliz yani. Bu nedenle sanki böyle çok garip bir şeymiş gibi HTS bazlarımız, konuşmalarımız bazlarımız falan önümüze serilmesi ve çok affedilmeyi ama gerçekten bana biraz komik geliyor yani. Benim için arkadaşlarımla, Pınar Hanım'la, Murat Bey'le konuşmam ya da bazımın olması gayet doğal bir şey, yani Ekrem İmamoğlu ile de olması doğal bir şey, yani etkinlik oluyor vesaire. Evet, biz kamu yararına çalışan, her bir kuruşu hizmet için değerlendiren bir ekibiz aslında. Ekrem İmamoğlu da bence bir örgüt lideri değil, sadece bir Belediye Başkanı şu an, tıpkı rahmetli Kadir Topbaş gibi aslında. Murat Ongun da örgüt yöneticisi değil, sadece bir yöneticimiz. Ben de bu durumda örgüt üyesi değil, sadece bir çalışanıyım. Bir de iddianamede Murat Ongun ve Emrah Bağdatlı'dan talimat aldığım iddiası var yani ona dayandırılmış ve benim örgüt üyesi olduğuma karar verilmiş, yani öyle bir algı var. Hani Murat Ongun tamam yöneticidir, hani tabii ki bir şey söylerse değerlendirir, birlikte değerlendirir, birlikte değerlendirir bakarız ama Emrah Bağdatlı kim ki ya? Ben Emrah Bağdatlı'yı gerçekten hani tanıyorum, evet tanımıyorum değil ama hani niye ondan bir talimat alayım? Kendisinin medya AŞ'de bir durumu yok ki bana gelsin, "Elif, sen bunu yap." diyecek, bir durumu yok yani.
Şimdi eylemlere geçeceğim sayın başkanım. İddianamede şahsıma 66, 67, 69, siz de saydınız 73, 85, 87, 104 ve 108 sayılı eylemlerle suç isnat edildi, edilmiş. Şimdi eylemlerin savunmalarına geçmeden önce Medya A.Ş. Reklam Alanları Müdürlüğü ne yapar, işinin yetkisi nedir onu açıklayayım. Evet, ben ihalelerde bulunuyorum. Uzman üye olarak bulunuyorum. Bunda kusur, suç değil. Ama benim esas işim, bu ihale bittikten sonra kim kazandıysa onunla o zaman başlıyor. Ben bu reklam alanlarının teknik kısmının takibini yapıyorum aslında. İhalelerin teknik şartnamesinden sorumluyum. Bu da reklam ünitesinin nerelerde olması gerektiği, hangi malzemeden oluşacağı, boyutu gibi teknik kısmın takibi demek. Firmalarla görüşürüm, evet. Eksik olan ya da yerine getirmedikleri bir edim varsa uyarırım. Ya da firmanın sahada bir ihtiyacı olursa bizim ekipten yazılı dilekçeyle ister, biz de ona yazılı bir şekilde dönüş yaparız. Bunların hepsi de zaten dosyada bellidir.
İhale ödemelerini takip eder, faturaları kestiririz. Yıllık artış zamanlarını bildiririz, yıllık artışlarını mutlaka yerine getiririz. Bakım onarımlarını takip ederiz. Eğer bir sıkıntı varsa yazılı uyarı yaparız. Bakım onarımlarını yapmıyor, teknik şartnamedeki edimlerini yerine getirmiyorsa cezai işlem uygularız. Yayınlarını takip eder, uygunsuz, RTÜK'e aykırı bir yayın varsa uyarı veririz. Çünkü aslında sayın başkanım, bu reklam alanları hani böyle konuşuyoruz hep ama bunlar bir şehir mobilyasıdır. Yani vatandaşa değer aslında. Yani bir şekilde onların da rahatsız olmaması gerekir. Bunlar da teknik şartnamelerde belirlenmiştir. Ona göre olmasını sağlarız. Vatandaşı rahatsız etmemelidir. Benim bölümüm de bunların takibini yapar.
Ben tüm bu işleri yaparken bazen şirketler aslında beni sevmeyebilir de. Yani işimi doğru yapmaya çalışırım çünkü. Eğer bir sıkıntı varsa teknik şartnamede veyahut da teknik şartnameye uygun bir şey yoksa, küçük bir şey de olsa mesela değiştirilmesini isterim yani. Ben o konuda değilim. Onlar da sevmeyebilir yani. Kendilerine tabii harcama yaptırmış oluyorum. O da beni çok hani ilgilendirmiyor. Ben işimi yapıyorum yani. Mesela bu konuşan bazı reklamcılar var saygıdeğer arkadaşlarımız, hani husumetleri ne, ne güdüyorlar bilmiyorum ama olabilir yani, ben de bilemem. Belki işimi yaparken bir durumda yanlış, yani onun istemediği bir şey söylemişimdir. Bizim bulunduğumuz yerler gerçekten zor yerler sayın başkanım, yani herkes bir reklam alanı ister falan diye. Ben reklam, ben de gireyim, git gel şeye, havuza gir reklam şirketiyle ama yani yetenekli bir isim olmak lazım.
Mesela ben, gizli tanık Çınar'ın belirttiği gibi, bu gizli tanık durumu da gerçekten inanılmaz yani. Gizli tanıklar kim, gerçekten çok merak ediyorum yani. Gerçi cevap vermeyeceksiniz ama, onları da bir mesela böyle görüyoruz hani, belki sadece seslerini falan duyuyorsunuz. Mesela sonradan biz onlara soru sorabilecek miyiz mesela, merak ediyorum. Sormak istiyorum çünkü neden böyle bir şey söylediler? Kim bu? Ve kim olduğu da önemsemiyorum, yani niçin bunu söyledi? Ben bunun için tutukluyum yani. Medya A.Ş. Yönetim Kurulu üyesi değilim ben. Demiş ki, "Elif Güven, Medya A.Ş. Yönetim Kurulu üyesidir." Hiçbir zaman Medya A.Ş. Yönetim Kurulu üyesi olmadım ben sayın başkanım. Bu savcılığın böyle herhalde bir 15 dakikada falan ulaşacağı bir bilgi bence yani. Bunu bile ben şu an burada söylüyorum. Bu beyandan da anlaşılacağı gibi gizli tanıkların doğru bilgi vermediği ortadadır. Ne sebeple husumeti var veya ne sebeple böyle konuşmuş gerçekten bilmiyorum. Bu tanıklar tamamen duyuma dayalı, hatta dedikoduya dayalı bilgiler vermişler.
Bu arada belki de pek çok örneğini bu duruşmada da gördük. Hani Murat Kapki anlattı, ben anlattım. Bir sürü yani, gelecek. Fatih Keleş ve dört kişinin falan filan, herkes biliyor bir şeyler. İradeleri sakatlanarak ifade vermiş olabilirler, bunu da bilemem. O yüzden geldiklerinde yüzlerine sormak, yani gözlerinin içine bakarak bunu sormak istiyorum, "Neden yani, böyle bir şey söylediniz?" diye. Olumlu cevap verir, vermez, o da kendi yorumu olacak. Hukuki doğruluğu olmayan, Medya A.Ş. Yönetim Kurulu üyesi olduğumu iddia eden beyanlar, öğrenenler de tamamen mesnetsiz söylemler. Lakin çoğu "duymuştu, öyle biliyor, yaptıklarını düşünüyor" gibi aynı bana soru sorulan "Hissediyor musun?"... Böyle bir şey olmuş sorularda. Bunların hiçbiri gerçeği yansıtmamaktadır sayın başkanım, maalesef. Tamamen tahmine, dedikoduya dayalı tanıklıklar, tanıklıklar itibar edilmemelidir.
Şimdi elemancılık, savcılık yönünden savunmama gelecek olursak, tüm ihalelerle ilgili şöyle bir genel bir açıklama yapacağım çünkü aslında bütün ihaleler birbirine bağlı olduğu için aynı şekilde, yani sürekli kendimi tekrar etmiş oluyorum. İhale, biz Medya A.Ş. olarak İBB'nin ihalesine girdikten ve kazandıktan sonra bir muvafakatnameyle alt kiracıya verilmesini İBB'den alırız muvafakatnameyi. Sonrasında bir ihale komisyonu oluşur. Onda da ben uzman olarak bulunurum. Bir muhammen bedel belirleme komisyonu vardır, o da yaklaşık maliyet belirler. Sonrasında ihale aşamasına geçeriz. Burada da aslında bizim ihale aşamasında, önceki dönemlerde tek tek bir kapalı teklif, davet usulü olduğu için tek tek teklifler açılıyor ve kim yüksek veriyorsa onda kalıyordu, bu ışıklar. Bizde şöyle bir değişiklik yapıldı; satın alma müdürümüz de burada, o da söyleyecektir. Biz bir de ikinci teklif istiyoruz, davet usulü bu şey teklifler açıldıktan sonra. İkinci bir teklifle tekrar yenilenip yükselmesini bekliyoruz. Bu da zaten şeffaf ve rekabet oluşturduğumuzu gösteriyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi mülkiyeti altında bulunan M4 Metro Hattı, M7 Metro Hattı, M8 Metro Hattı ve F4 Füniküler Hattı'nda çalışan araçların içine dijital bilgi platformu kurulması ve işletilmesi işi için dediğim gibi Medya A.Ş. ihaleye girmiş ve ihaleyi almıştır. Muvafakat verilmiştir üçüncü kişilere verilsin diye. Benim bu süreçlerde aslında hiç dahlim yoktur. İhale Medya A.Ş.'ye geldikten sonra ben sadece işin teknik şartnamesiyle ilgileniyorum. İşin hangi firmaya verileceğine karar veremem. Zaten böyle bir durum da yok değerlendirildiğinde. Davet usulü yapıldığı için kim yüksek teklif verdiyse onda kaldı. En azından ben böyle biliyorum ve şüphelendiğim bir durum olmadı. Sadece uzman olarak üye olarak bulunuyorum. Bu da reklamcı olduğum için bir gerçekten bir uzmanlık bir görev almam demek. İdari şartnameyi ben hazırlamıyorum sayın başkanım. Yani ekonomik ve mali kriterler tarafından hazırlanmamaktadır. Zaten burada da bir sıkıntı yoktur ama yine de söyleyeyim.
Bu konulara Medya A.Ş. olarak gerçekten çok dikkat ederiz. Zaten Sayıştay denetimlerimizde de hiçbir bulgu bulunmamıştır. Yine ben ihale verildikten sonra saha takibini yapıyorum. Bu nedenle iddia edilen kamu zararı benim alanımla ilgili de değildir. Burada belirli bir şirkete ihalenin verilerek kamuya zarar, bu zarara uğrattığı iddiası vardır aslında. İhale komisyon üyesi olarak böyle bir şey olmadığını, ihalenin yüksek teklif veren firmada kaldığını ve bunun özellikle o şirkete verilmediğini söyleyebilirim. Aksine bir bilgim yoktur. Varsa iddia makamı bunu ispat etmelidir. Bizim aksini ispat etmemiz ispat külfetine de aykırıdır.
Teklif veren 4 firma arasında en yüksek teklifi bu firmaların içinden Reklam İstanbul vermiştir. Kendisinde kalması gayet doğaldır. Dediğim gibi bir daha bunları tekrarlayacağım çünkü hep aynı şeyi söylüyorum Sayın Başkanım; yani "Bu ihaleyi şuna verilecek" gibi bir talimat almadım. Gerekli şartlar neyse ona uygun olarak, kanuna ve mevzuata uyan bir ihale yapılmıştır. Hakkımda iddia edilen, kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık suçunu işlemiş olamam. Burada da bir zarar yoktur zaten aslında. O aradaki farkı söylüyor ama zaten biz İBB de kazanıyor, diğer şey de kazanıyor. Bunların açıklanması, yani nasıl bir kamu zararı edildi? Benim şirket adına, aynı zamanda bunu da söylemek istiyorum, tek başına karar verme ve sözleşme imzalama yetkim de yoktur Sayın Başkan.
Bir de her eylem için aynı tanık ifadeleri kullanılıyor. Şimdi hepsini tek tek bilmiyorum, hepsi soyut ve mesnetsiz iddialardır. Duruşmada ifadeler alındığında, demin de söylediğim gibi, yüzleşilsin. Neden iftira attıklarını da ayrıca sormak istiyorum. Bunlar bu suçu işlediğime dair delil olarak kullanılıyor. Dahası, tüm eylemlerin delili nasıl aynı olabiliyor? Yani her eylemin altında aynı kişilerin söylemleri ve şeyleri yapıştırılmış. Ayrıca sürekli denetlenen bir kurum olduğumuza göre bu bulgular devletin organı Sayıştay'ın gözünden nasıl kaçabilir? Sayıştay denetimimizi kendilerinin —bakın gerçekten burada suçluyorum— "Gayet iyi çalışıyorsunuz" söylemiyle bitirmişken nasıl şu an bu şekilde suçlanıyoruz? Hani sormak istiyorum, cevap verirsiniz değil mi? Böyle bir durumda Sayıştay mı işi doğru yapmış oluyor? Az önce de belirttiğim gibi biz ekip olarak her zaman kamu yararını önceledik. Sonuç olarak görev alanımın dışındaki bu mesnetsiz suçlamaları kabul etmiyorum. Burada yine mal varlığı raporuna atıf yapılmış olunca hiçbir olağanüstü hareket yok. Nasıl kamu kurumunu dolandırmış olabiliyorum? Dolandırsam herhalde param artar, değil mi? Biraz zenginleşirim daha fazla. Yok, bunlar hiçbir yerde yok. Yani sizlerin önünde de zaten gerek benim gerek ailemin durumu gerekse kariyerim şu anki durumumu açıklayabilir. İddianamede de 55-56 tapu numarası belirtilmiş ama Allah'tan bunların miras olduğu yazılmış Sayın Başkanım. Yani miras intikali olduğu, yoksa bu benim tek delil olan şey herhâlde burada. O nedenle böyle bir dolandırıcılık durumu benim için kabul edilemez bir şeydir. Bu suç unsurlarıyla oluşmadığı gibi bu suçu işlemem hayatın olağan akışına da aykırıdır. Bu suçtan beraatimi talep ederim.
Eylem 69; şimdi bu ihalede yine aynı şekilde tekrarlamıyorum, aynı şeyler geçerli aslında. Burada da İBB bünyesindeki Şehir Hatları vapurlarının içine ekran konması ve işletmeye verilmesi ihalesidir. Yine aynı şekilde biz katıldıktan sonra yaklaşık maliyet belirlenir. Bunun sonrasında bu firmalar yine değerlendirilir. Kimlerin davet edileceğine karar verildikten sonra yönetim kurulu onayına sunulur. Yönetim kurulu onayından sonra ihale sürecine geçilir. Benim görevim yine ihale alındıktan sonra başlar. Teknik şartnameye uygun bir şekilde teknik ünitelerin yerleştirilmesini bekleriz. Buradaki durum, mesela hiç böyle bir alan olmadığı, yani şey mevzuatlarında böyle bir alan olmadığı için bunların kurulumlarının yapılması, işte doğru yapılıyor mu? Bunları tekrar... Yine benim görev alanım içinde olmayan bir süreçten bana suç isnat edilmektedir. Ben yine söyleyeceğim, teknik şartnameden sorumlu olarak kamu zararına yol açamam. Tüm ifadelerimde bunu söyledim, burada benim bir kusurum yoktur. Şimdi teknik şartnameyi biraz daha açayım; hani dosyada ekip olarak da verdik açıklamaları, bilinsin diye. Burada bütün bakım, onarım, temizlik, hasar ünitelerinin değişimi, şartnameye uygun ünitelerin —hani burada ebat, kullanılacak malzeme, aydınlatma gibi doğru kullanılması, statik hesaplarının yapılması ve onun hazırlanması gibi— sadece teknik bilgilerin ve şartların yer aldığı bir şartnamedir. Bu şartname de İBB'nin teknik şartnamesiyle aynıdır. Bu suç unsurlarıyla oluşmadığı gibi yine bu suçu işleyemem. Bu suçtan beraatimi talep ediyorum.
Eylem 67; bu da 66 ile aynı suçlamadır. 66 ve 67 eylemlerinde aynı savunma geçerlidir, aksi takdirde tekrarlamak zorunda kalacağız Sayın Başkanım. Ancak Eylem 67 ile ilgili gene tarafıma ağır bir itham olduğu için, dolandırıcılık gibi, biraz yine burada da ek bir şeyler söyleyeceğim. Sayın Başkanım, Eylem 67 bakımından isnat edilen husus; ana ihale ile alt kiralama bedeli arasındaki farktan hareketle kamu zararının oluştuğu iddiasıdır. Burada böyle bir zarar yok. Medya A.Ş.'nin ihaleyi —ben yine çünkü burada Medya A.Ş.'nin ihaleyi kazanmasından sonraki aşamada ise burada açıklıyorum— mali ticari değerlendirmelerini yaparak alt kiralama yöntemine karar verilmiştir. Ve yine aynı şekilde ihale, demin anlattığım gibi aynı süreçlerle gerçekleşti. Yine ihaledeki, komisyondaki varlığım teknik temsili gerçekleştirdi. İhalede teklifler göz önünde açılır ve şeffaf yapılır gerçekten. Dosyada şahsıma isnat edilebilecek tek bir fiili davranış gösterilmemiştir. Kamu kurumunu aldığıma dair tek bir beyan, yazışma, talimat, yönlendirme de yok.
Şimdi burada 66, 67, 69 numaralı eylemlerde özellikle Reklam İstanbul şirketine verdiğimiz gibi bir kurgu söylendiği için ben şimdi Reklam İstanbul şirketi ile hani bunun nasıl olduğunu, açıklama yapmak istiyorum. Şimdi Reklam İstanbul şirketinin sahibi Nihat Sütlaş'tır. Ve bir gizli ortaklığı var mı, gerçekten bilmiyorum. Yani bilmiyorum değil, yok; çünkü evraklarda da gizli ortaklık nasıl oluyor yani? Evrakta yoksa yoktur zaten. Kendisi dijital işlerde iyi olduğu için bize geldi aslında. 2021 yılında ben geldikten sonra bir sunum yaptı, aynen dün size burada sunum yaptığı gibi. Biz de değerlendirdik kendisini. Yani baktık, dijital işlerde gayet iyi. Biz Medya A.Ş. olarak Sayın Başkanım, dijital işlere giriyoruz çünkü yenilikçi bir zihniyetimiz var. Sonra böyle bir ihale çıkınca, dijitalde LED'ler koyulacaktı o sözleşmede teknik şartnamede. Nihat Bey'i de davet ettik, o da katılacağı evraklarını tamamladı vesaire. Zaten onları bir daha söylemeyeceğim, gelindi ve ihaleye girdi.
Şimdi Eylem 73'e geliyorum. Bu da aynı şekilde yine Medya A.Ş.'ye giriyor, devamı yine teknik takip. Buradaki ayrıntı, metrobüs raketlerinin sabit ve afiş değiştiricili raket diye ayrılmamasından dolayıdır. Afiş değiştiricili rakette 3 reklam dönebildiği için eksik muhammen bedel hesaplandığı iddia edilmektedir. Bunu zaten İBB tarafı da anlatacaktır ama biz ana ihale neyse kendi ihalemizde de aynı şartnameyi kullanıyoruz Sayın Başkanım. Değiştirme ile ilgili durumumuz da aktif bence aynı şekilde yansıtılıyor. Yine burada benim görev alanıma giren şey saha denetleyiciliğidir. Sıkıntılı bir durum veya şikayet olursa gerekli uyarıyı yazılı ve sözlü olarak yaparım. Burada İBB Beyaz Masa ve CİMER'e gelen reklam alanları ile ilgili şikayetleri de takip eder, son kertesine kadar reklam şirketini denetleriz. Az önce de belirttiğim gibi bu reklam üniteleri aynı zamanda birer şehir mobilyasıdır ve sıkıntı yaratmamalıdır. Yani mesela bazen çok aydınlatma ile ilgili şikayet alıyoruz Sayın Başkanım, aydınlatmada. Bunun hemen giderilmesini isteriz. Ararız işte reklamcıyı, bunun işte bilmem vesairesini, aydınlatmasını iyi bir şekilde ayarlayıp tekrar düzeltmesini isteriz. Bu nedenle yine hiçbir şekilde görev tanımıma girmeyen bu iddiayı kabul etmiyorum, bu yanlışlığın düzeltilmesini talep ediyorum. Ayrıca ek olarak; burada benim birimimden çıkan, firmaya —dün de Pınar'ın da söylediği gibi— benim birimimden çıkan "alanları boşalt" yazısı var ve biz bunu aslında kendilerine yollamışız, yolladık yani. Ve sonrasında baktık ki devam ediyor. Devam ettiği görüldükten sonra bu firmaya işgal sebebiyle zaten bunun faturası kesildi, 5.300.000 TL'lik bir fatura kesildi. Şimdi bu sözde bilirkişiler burada 8.300.000 TL'lik bir ciro koymuşlar. E tabii bu ciro sonunda da 5.300.000 TL'yi biz kesmişsek, bu fatura niye ibraz edilmemiş? Ama bu suç biraz etkisiz. Hani orada da kamu zararı otomatik olarak ortadan kalkmaktadır diye düşünüyorum. Bu suç yine unsurlarıyla oluşmamıştır. Bu suçtan beraatimi talep ederim.
Şimdi Sayın Başkanım, hakkımda suç isnat edilen 3 eyleme geliyorum: Eylem 85, 89 ve 106. Öncelikle belirtmek isterim ki iddianamenin özensizliği, bu 3 eylemin nasıl yazıldığını da gösteriyor. Bireysel olarak hiçbir eylemin olmadığı, hatta iddianamede de belirtilmediği halde İBB'nin her reklam ve medya materyalinde yer aldığım iddiası temelden hatalıdır. Böyle bir suçlama hukuken ve mantıken mümkün değildir. Başkanım, şimdi iddia makamının kafası karışık benimle ilgili. Çünkü bir Elif Güven var; bu Elif Güven hem reklam alanları müdürü hem Medya A.Ş. yönetim kurulu üyesi, bir yerde Halkla İlişkiler Müdürü. Ve sanıyorum o Halkla İlişkiler Müdürü de olduğu için bu halkla ilişkiler ihalesine de beni dahil etmişler diye düşünüyorum. Yani orada öyle bir unvan var ama ben buna burada bir açıklık getireyim: Gerçekten benim halkla ilişkiler hizmet alımı ihaleleri ile alakam yok. Ben gelir getirici ihalelerde varım, yani bu reklam alanları ihaleleri. Hepsi gelir getiricidir ve aslında Medya A.Ş.'nin en çok, yani finansal tablolara bakılırsa gerçekten kâr eden bir bölümüdür. Ben hizmet alımı sözleşmesi... Bu durumda bizim kaynaklarımızdan görev tanımımla ilgili olan durumu...
Yine de Eylem 85 kapsamında bahsedilen ihale sürecinde benim adım hiçbir aşamada geçmemektedir. Ben reklam alanları müdürü olarak yalnızca teknik ve operasyonel görevler yürütüyorum. İhale usulünü belirleme, ihalelere katılma ve sözleşme onaylama yetkim yoktur. Zaten dediğim gibi, öyle hizmet alım sözleşmelerinde hiç bulunmadım. Bu nedenle iddialarda yer alan "adrese teslim" veya "örgütsel plan" iddiaları benimle hiçbir şekilde bağlantılı değildir. Burada dosyada bazı tanık beyanları yer almakta. Ancak mesela örneğin İnan Bozdağ'ın şantaj veya baskı iddiaları tamamen gerçeği yansıtmamaktadır. Ben ofisine gitmişim; evet, gittim. Sosyal ve dostane amaçlı bir ziyarette bulundum. Tanık Deniz Dörtyol'un Reklam İstanbul süreçleriyle ilgili söyledikleri de yanlıştır. Ben sadece teknik verileri hazırlıyorum ve kurumsal onay mekanizmalarına iletiyorum. Nihai kararlarda söz hakkım yoktur. Kaan Ketenci ve Hakan Karaköse'nin iddiaları da tamamen asılsızdır. Bunlar duyumlara, şahsi algılara ve hüsnükuruntuya dayanmaktadır herhâlde. Biz bu tanıkların iddia ettiği gibi hiçbir hukuka aykırı veya taraflı bir işlem yapmadık Sayın Başkanım. Sonuç olarak Eylem 85 kapsamında bana isnat edilen suç unsurları; hile, kamu zararı, menfaat sağlama tamamen dayanaksızdır. Eylem 85 ile ilgili olarak beraatimi talep ediyorum yine.
Eylem 89'da tekrar belirtmek istiyorum: Ben sadece reklam alanlarıyla ilgiliyim. Bu ihale de halkla ilişkiler ihalesidir. Benim hizmet alım ihaleleri ile ilgim yok. Bu ihalenin hiçbir yerinde yokum. Benim alanım gelir getirici ihaleler olan reklam alanlarıdır. Hangi somut fiil, hangi kasıtlı veya iradi davranışın gerekçesiyle sorumlu tutulduysam iddianamede açıklanmamış ve somut delille desteklenmemiştir. Bu durum savunma hakkımı fiilen kullanmamı imkansız hale getmekte ve hukuki açıdan ciddi bir çelişki oluşturmaktadır. O nedenle Eylem 89 kapsamında bana isnat edilen suç unsurları benim açımdan oluşmamıştır ve somut delillerle desteklenmemektedir, görev tanımımda da yer almamaktadır. Sonuç olarak Eylem 89 bakımından hakkımda herhangi bir cezai sorumluluk söz konusu değildir. Bu eylemle ilgili olarak da beraatimi bekliyorum.
Eylem 106 hakkındaki savunmamda yine aynı şeyleri tekrarlayacağım Sayın Başkanım. Halkla ilişkiler ihaleleri tamamen görev tanımımın dışındadır. Reklam alanları müdürü olarak çalışıyorum. Bu nedenle iddianamede bana isnat edilen dolandırıcılık iddiaları görev tanımım ve sorumluluk alanımla tamamen bağdaşmamaktadır. Dosyada yer alan tanık ve şüpheli beyanlarının çoğu duyuma, söylentiye veya kişisel algılara dayanmaktadır. Hiçbir somut gerçek olay ya da belge, benim eylem konusu ihalede hileli veya hukuka aykırı bir işlem yaptığımı göstermektedir. Sonuç olarak Eylem 106 kapsamında bana isnat edilen unsurlar ortaya konulmamış ve şahsi bir cezai sorumluluk söz konusu değildir. Görevimi yalnızca yasal sınırlar ve kurumsal prosedürler çerçevesinde yürüttüğüm için bu eylemle ilgili olarak beraatimi talep ediyorum.
Şimdi Eylem 118 açısından; bu eylemde iddia edilen, İBB Kentsel Tasarım Müdürlüğü'nden reklam izni almak isteyen bazı şirketlerin izin sürecinin fiilen Medya A.Ş. üzerinden yürütüldüğü bir sisteme yönlendirildiği, bu kapsamda muvazaalı sözleşmelerin yapıldığı, yani bir hizmet verilmediği iddiasıdır. En başta şunu açıkça belirteyim ki, iddianamede 100'lerce kez yazan Sayın Başkan, sistem benim tarafımdan bilinmemektedir. Bilmediğim sistemlere neden para aktarayım? Üstelik ne için bu zincirleme suçu işleyeyim? İddia makamı iddiasını ispat edememiş durumdadır. Bu suçla ilgili olarak öncelikle şunu belirtmek isterim ki bizim Medya A.Ş. olarak böyle bir yetkimiz yoktur. Bu özel alanlarla ilgili olan kısım İBB Kentsel Tasarım Müdürlüğü'nde verilir, İBB Kentsel Tasarım Müdürlüğü'nün vereceği bir izindir. Bu bahsedilen duvar, cam cephe gibi yerlerde izinler de reklam yönetmeliğine uygunluğu kontrol edilerek verilir. Burada bazen bize reklamcılar, uzun yıllar reklam alanlarında çalışan biri olarak beni tanıdıkları için izin sürecini sormak için gelirler. Ben de onları Kentsel Tasarım Müdürlüğü'ne yönlendiririm. Muvazaalı olduğu iddia edilen sözleşmelerin öncelikle hiçbir biri benim tarafımdan bilinmemektedir Sayın Başkan, böyle bir sözleşme de yok. Hani Medya A.Ş.'de orada bir Elif var, bedel belirliyor kendi kendine, bir muvazaalı sözleşme yapıyor ama böyle bir sözleşme kimseye ibraz edilmemiş. Benim imzam olan bir sözleşmeyi hiçbir yerde hani ben görmedim. Yani siz hani kaç kişi varsa görseniz hani açıklayacağım ama şu an olmayan bir şeyi yine açıklamaya çalışıyorum.
Burada şey diyor işte; "Diğer yandan, yani böyle drone, kurumsal oluşturma gibi iddia edilen hizmetlerin hizmet olarak verilmemesi" diyor. Aslında böyle bir şey yok. Bizim Medya A.Ş. zaten bu hizmetleri veriyor, bir ajans gibi çalışıyor. Şimdi bir de bu eleme ben nasıl dahil oldum onu da anlayamadım. Çünkü tedbir raporunda benim ismim hiç geçmiyor Sayın Başkan. Medya A.Ş.'nin çalışanları arasında da benim ismim yok.
Ama yine "Ben bu eyleme nereden girdim?" diye düşünüyorum. Orada sözleşme listeleri var, sözleşme listeleri de zaten Kültür A.Ş. sözleşmeleridir. Burada Serdal Bey de açıkladı; hani onlarda böyle bir şeyin olmadığını ama hepsinin Kültür A.Ş. sözleşmesi olduğunu belirttiler. İddianamede Medya A.Ş.'ye ait bir sözleşme bulunmamaktadır. Sadece Genç Popülist firmasının yine o sözleşmesi var, muvazaa iddiaları... Ama ben zaten 2019 yılında Medya A.Ş.'de çalışmıyordum Sayın Başkanım, ben 2021 yılında başladım. Tabii sonra ben yine düşündüm, yani "Ben bu eyleme nasıl katıldım, hani nasıl olabiliyor?" diye. Sonra gene bu saygıdeğer arkadaşlarımızdan gene birkaçı "Elif, yine dediğim gibi, muvazaalı sözleşmeler yapıyor" denildiği için bu eylemden yargılanıyorum. Ancak bunlar dayanaksız ve asılsız iddialardır. Benim yaptığım, benim yaptığım bazı projeler vardır Sayın Başkanım, onları şimdi size göstermek istiyorum eğer hani bu reklam izinleriyle ilgili konuşuluyorsa. "Elif reklam izni verdi, işte bir bedel belirlerdi..." Hayır, böyle bir bedeli ben belirleyemem zaten. Bunları bir yansıtalım.
Şimdi Sayın Başkanım, bu Renault... Aslında bunu Alper Bey de anlattı. Burada şöyle bir durum oluştu: Ben reklamcı olduğum için, İBB'ye gel... Medya A.Ş.'ye geldikten sonra çok reklamcı arkadaşım, ajanslar var. Onlar aradılar: "Ya Elif, bizde işte bu özel projeler..." Şimdi bunlar meydanlarda kullanılan alanlar aslında. "Biz özel projeleri işte çok yapamıyoruz, kampanyamız yetişmiyor, işte nasıl yapabiliriz, sen de bize hani bir yol gösterir misin?" diye. Ben de o zaman bir köprü olayım, bunu da hani İBB ile görüşeyim; ben Medya A.Ş. olarak hem izni çıkartayım hem İBB'ye para kazandırayım hem de biz Medya A.Ş. olarak bir hizmet verelim istedik. Burada da prodüksiyon hizmetleri aslında bu. Ama şöyle bir şey söylemek istiyorum, inanın çok önemli burası: Meclis kararı ile belirlenen bu alanların meclis kararıyla belirlenen birim maliyetleri vardır, metrekare birim maliyetleri. Biz bunu Medya A.Ş. de olsak —hani deniliyor ya "Biz örgütüz aslında, Medya A.Ş. ile işte Medya A.Ş. ile veriyorlar işte" gibi sözler var— ben bunu onlara, yani İBB'ye gidiyorum, burada işte Hakan Bey'e ve Adem Tunca'ya anlatmak istiyorum yani. Biz burada onlarla birlikte, yani onlara gidiyorum ben bu ihalelerin —pardon ihale diyorum— özel projelerin birim maliyetlerini öğrenmek için. "İşte ne kadar metrekare olur, bu kadar metrekare ise şu kadar fiyat olur..." Bunların hiçbir şekilde indirime girme gibi bir durumu yok çünkü bunlar meclis kararıyla. O bütçeyi eğer ben Medya A.Ş. olarak İBB'ye yatırmazsam zaten bir izin çıkmıyor. Biz bu bütçeyi ve ayrıca prodüksiyon maliyetini, Medya A.Ş.'nin prodüksiyon maliyetini de koyduktan sonra böyle müşteriye ya da işte Sev Reklam gibi olan şirkete sunuyoruz. Eğer bütçe onaylanıyorsa hızlıca ben Medya A.Ş. olarak, birincisi parayı ödüyorum İBB'ye. İBB yazıyı çıkartıyor, bu her tarafa, zabıtaya kadar gidiyor. Sonra bunlar 2-3 gün, 1 hafta maksimum ortak alanlarda kalıyor aslında. Ve bu gerçekten 2-2,5 milyonluk falan bir projeydi. Yani biz burada, ben şimdi kamu yararı yapıyorum burada aslında. Diyorum ki "Hani böyle bir kol, böyle bir iş çıkartıyorum" yani. Hem gidiyorum İBB'ye ödüyorum hem Medya A.Ş.'ye alıyorum. Sağ olsun yöneticilerimiz de hani bunu yapmamız için "Okey" diyorlar. Ama böyle bir durumda, yani böyle kamu... Bu kamu zararıysa...
Yani bunlar öyle muvazaalı değil Sayın Başkanım. Bunlar yani Unilever şimdi, mesela Unilever... Bakın burası da çok önemli: Biz Unilever'le, biz onların satın alma prosedürüne girdik Sayın Başkan. Ve onların, yani Unilever global bir şirket olduğu için ona girmek çok hani şeydir, sıkıntılıdır. Biz Unilever'le çalışıyoruz, Cif geliyor mesela bu Dünya Çevre Günü için. Tabii burada bir video vardı, bu görünmüyor ama mesela Kadıköy İskele Meydanı'nda 1 günlük bir proje yaptık. Çok da güzel bir projeydi böyle özel bir perdeyle. O da zaten prodüksiyon olarak bizde var, biz yapmak zorundayız çünkü sadece İBB'de bulunan böyle özel bir ekran var, Türkiye'de başka bir yerde yok yani. O yüzden bizimle yaptılar. Biz de bunun bütçesini gayet kamu yararı olarak hem Medya A.Ş.'ye hem İBB'ye bunun parasını ödeyerek yaptık. Bu çöp kaparlarla ilgili bir proje, Cif çöp kaparları yapmıştı; bununla ilgili özel projeler. Mesela Lipton var orada, o da Unilever... Anlaşılmıyor çok, farklı mesela böyle Lipton görüyorsunuz mesela Ortaköy Meydanı'nda, Beşiktaş'ta meydanda. Bu şekilde meydanlara bunu koyuyoruz, koyduktan... Bunlar zaten prodüksiyonu yapılıyor işte 3 gün, 5 gün, bazen 1 hafta. İşte Domestos yaptık mesela Sayın Başkanım, o da gelebilir herhâlde. Domestos tuvaletleri... Bu OMO, OMO'nun özel projesi. Domestos mesela bunu 6 aylık sanıyorum, şimdi öyle hatırlıyorum, 6 aylık böyle "İçeride Domestos hijyeni var" diyor. Bütün bunlar... Birlikte bir de bu arada bütün bu tuvaletler, hani ortada olan şeydeki tuvaletler, kamudaki tuvaletler temizleniyor bir de bunlarla yani. Hani aslında bunların hepsi kamu yararı, hiçbir şekilde burada bir zarar söz konusu olamaz ya da muvazaa olamaz yani. Unilever hani global bir şirket, nasıl böyle bir şey yapabilir acaba? Yani onu sizin hepinizin takdirine bırakıyorum şu anda gerçekten. Başka... Tamam başka... Teşekkürler, çok sağ olun. Umarım burada kendimi ifade edebilmişimdir sözleşmelerle ilgili.
Şimdi bir de burada yine alanla ilgilerine kafanızda netlik oluşması için hani size de tekrardan bilgi vermek istiyorum. Mesela ben burada artık bir ihaleden bahsetmek zorundayım. Bir bizim Sayın Başkanım, Sayın Savcım; o da Panout ihalesi, otobüs durakları ihalesi, 5.000 adet. Gerçi bunu avukat bey, sanıyorum Hüseyin Köksal'ın avukatıyla Panout'la ilgili çoğu bilgiyi verdi, ben o kadar uzun girmeyeceğim. Siz anlattıktan sonra sizi sıkmamak adına bir daha aynı şeyleri anlatmak istemiyorum tekrar düştüğümüz için. Hani biz şimdi güya adrese teslim, güya örgüt şirketi, Reklamist ve Urban gibi şirketlere ihale veriyormuşuz ya; aslında ben size şimdi tam da adrese teslim bir ihaleden bahsedeceğim, bu da benim iddiam, o da Panout. Şöyle ki aslında o ihale de kanuna tabi olmaksızın, o dönem Medya A.Ş. yönetim kurulu toplantısı davet usulü ihaleyle yapılmış, 4 şirket davet edilmiş. Şirketler Panout —burası önemli— Megakent, Dilermedya... Bizden önceki dönem, evet. 2018 yılında meclis kararı alınarak 20 yıllık ihale yapılmış. Katılan 4 şirketten birinin teklifi geçersiz. Diğer —bunu da dosyaya ibraz edebiliriz— diğer 3 şirkete aslında aynı sahiplikleri olan şirketler diyebiliriz. Megakent'in sahibi, Panout'un genel müdürü bir dönem yaptı. Bir de Medya Bakanlığı da aynı bir... Lütfen sakın yanlış anlamayın, ben bunu siyasi bir şeyle söylemiyorum, benim öyle bir durumum yok. Sadece size örnek olması adına söylüyorum. Öyle bir taktiği anlatmıyorum ama Sayın Savcı soruyor ya hani "Yan teklif yan mı?" falan gibi şeyler var; Panout'un gerçekten burada yan teklif verilmiş görünüyor yani. Çünkü hepsinin sahiplikleri, yakınlıkları belli.
Burada aslında Panout’un sahibine tekrar hatırlatmak istiyorum. İbrahim Bacacı. Kimin çok yakın arkadaşı ve nereden arkadaşı gibi konulara girmeyeceğim Sayın Başkanım. Sizler de çok küçük bir Google araştırmasıyla zaten bulabilirsiniz. Ve aslında bu ihale de mevzuata uygun bir şekilde yapılmış görünüyor. Ama nasıl oluyorsa bakın, teknik şartnamede yer alan 6 adet araç temin etme işinde kamu, Diler Medya'ya yaptırıyor. Bu araçlar benim birimimin altında ve saha takibi yapmak için kullanıyoruz bunları, evet. Bu 5 bin adet durak, yani 5 bin adet otobüs durakları da benim birimimde. Ve aslında en çok zorlandığım üniteler diyebilirim. Çünkü şirket bize sorumlu olduğu hiçbir edimi yerine getirmemektedir. Hani burada şimdi görüyoruz ya işte Reklam İstanbul, Panout vesaire, onlar gerçekten bizi hiç zorlamazlardı, teknik şartnamede ne varsa yaparlardı. Sıkıntı varsa hemen giderilirdi. Ve bu aslında yönetim değiştikten sonra daha da kötüye gidiyor ve o 5 bin otobüs durağının hani gerçekten sıkıntılı bir süreç. Biz çünkü onları her, bunu yine şey için söylüyorum benim alanım için, o 5 bin durak benim ekibim tarafından, çok da büyük bir ekibim yok, neredeyse böyle iki ayda bir falan denetim yaparız ondan hani ne durumdalar ne oluyor. İşte camı mı kırık, çünkü bunlar gerçekten çok önemli, en önemlilerden bir tanesi çünkü tamamen vatandaşa mal olmuş bir yer orası yani. Hani vatandaş orada bekliyor vesaire, o tesis.
Biz bu duraklardan çok şikayet alıyoruz sayın başkanım. Artık CİMER'e mi, şey Beyaz Masa'ya sürekli. Mesela işte camı kırık, vidası sökük, ışığı falan takıldı mı, montu yırtıldı vesaire. Ve pisler yani bazıları. Reklam değeri yüksek olan yerlerde evet, yapılıyor bir şeyler ama mesela gidiyoruz bunlar işte Büyükdere, Levent, Nişantaşı vesaire olan yerler iyi reklam değeri yüksek olan yerlerde evet. Ama mesela Alibeyköy'e, başka yerlere falan gidiyoruz, tamamen sıkıntılı. Ve biz bunu kendi kendimize halletmeye çalışıyoruz sayın başkanım. Yani onları temizleyelim, çünkü bu sayın başkanın da bizim başkana da kötü bir imaj olur. Halbuki kendisinin bununla hiç alakası yok, alt yüklenicinin yaptığı durum. Şimdi diyeceksiniz ki: "Evet, sürekli o zaman böyle bir durum var, hani neden siz de ihtar yollamıyorsunuz? Sözleşmeyi iptal edin." Doğru, çok haklısınız, evet. Biz de bunu yaptık. Ben geldikten sonra ihtarlar yollatıldı, benden önce de biraz yapılmış. Her türlü cezai, hukuki işlemi yapmaya çalıştık. Ancak yine nasıl oluyorsa bir günde YD alınıyor ve o devam ediyor. Ve aynı zamanda şunu da söylemek istiyorum, bunu neden ikinci, yani ikinci planda söylüyorum; çünkü gerçekten çok önemli alanlar vatandaşla değdiği için. Ama bunların ödemeleri de hiç yapılmıyor sayın başkanım. O kadar sıkıntılı ki. Ve bizim de bununla ilgili her ihalede, onu da belirteyim, her ihalede biz İBB'ye yükümlüyüz, alt yüklenici de bize yükümlü onunla ilgili. Bütün edimler onlarda.
Dikkat ederseniz ödeme sıkıntısını en son söyledim çünkü kamuya mal olmuş en önemli üniteler olan otobüs durakları için önceliğimiz vatandaşın huzurudur. Ek olarak ödemenin yapılmaması da ayrı bir sıkıntı. Şimdi yine sormak istiyorum sayın başkanım, bu kamu zararı dilde nedir? Ama bunu da ben bu konuyla ilgili hiç kimseyi göremiyorum. Bunu da heyetinizin takdirine bırakıyorum. Sadece hani gerçekten bu alanlarda neler yapıyoruz, nelerle uğraşıyoruz, hani benim alanımla ilgili de biraz daha bilgi vermek için bu şeyi açıklama ihtiyacı duydum. Bir de son olarak muhammen bedel durumunu da bir anlatayım. Çünkü hani 20 yıldır bu işi yapıyorum ve gerçekten bu sözde bilirkişilerin yaptığı muhammen bedel belirleme durumları gerçekten çok inanılmaz diyeceğim yani. Bu alanlar böyle yılda 365 gün var, çarpı ünite sayısı, çarpı birim maliyet belirlemişler; sonra işte eşittir şu kadar. Sayın başkanım, bunları genel anlattılar ama ben bir daha söyleyeyim. Doluluk oranları var, yüzde yüz dolulukla gitmez. Bakın, bunların sektörel ayrımları bile var. Biz satın alma yaparken ben GSM'sen yüksek fiyatım olur, işte otomotiv, şey banka gibi, bunlar yüksek kâr. FMCG mesela daha düşük fiyat veriyor. Yani bunların bir sürü dinamiği var ve hiçbiri aslında muhammen bedellere yansıtılmamış. Sanki böyle, bir de bunlar bu şekilde de satılmıyor, tek tek satılmıyorlar; network olarak satılıyorlar. Otobüs durakları da öyle satılıyor; 300'lük, 600'lük, 1000'lik gibi networkleri var bunların. Homojen bir şekilde dağılması lazım. Reklam verenler genelde hep iyi yerlerde olmak isterler.
Bu açıkladıktan sonra eylemlerim de bitti sanıyorum. Şimdi tahliye talebime geçmek istiyorum sayın başkanım. Hani tüm bu söylediklerim, ifadem göz önüne alınarak yaşadığımız sıkıntıları hani burada herkes bir şey söylüyor, evet. Gerçekten artık bu sizinle dertleşmeye girdi. Yani 15 ay sonunda hani sizlerle böyle bir göz göze gelme, bir şeyleri anlatma şansını bulduk diyeyim. Ve ben nereden neyi söylesem bilemiyorum. Yani işte, doktoru değil, savcıya gitmemi söyleyeyim; işte, Silivri'den Bolu'ya sürülmemi mi söyleyeyim... İnanın sayın başkanım, şöyle bir şey yaşadık, yaşadım ben yani; bana Bolu'da memurlar "Sen Ekrem İmamoğlu'nun örgütüsün." deyip kendi kendilerine beni yargılamaya, bir de üstüne neredeyse "Terör örgütüsün." dediler yani. Ha, ben vatan haini falan değilim yani, öyle bir şey yok. O sözde örgütü de hiçbir şekilde bilmiyorum, örgüt de ortada yok. Biz bu cezaevlerinde hani sağlığımız, hiçbir şeyimiz güven altında değil aslında.
Ben cezaevinde Sayın Başkan, koğuşa geçtiğimde, iki buçuk ay sonunda hücreden sonra ben şu cümleyle karşı karşıya kaldım: Girdim, işte "Allah kurtarsın." falan diyorlar ama, işte ben de tabii ki öyle dedim, ama mesela bir tanesi daha yeni girmişiz, zaten adli çıkıyor onun falan. Dediler ki: "Burada Allah'ın kurtarmaması gereken insanlar da var. “Burada" dedi, "bardağı kırarlar, boğazını keserler insanın" dediler. Yani gerçekten o an şansıma avukat gelmiş, memur "avukat" diye bağırınca ağlaya ağlaya avukata indim yani. "Beni burada acaba öldürecekler mi falan?" diye. Neyse sonuçta yaşadıklarımız çok ağır şeyler, çok zor şeyler, hiç gerçekten yani hiç kaldırılabilir bir durum değil aslında. Ama ben inanıyorum ya ben suçsuzum. Alnım ak, başım dik. Hiçbir şekilde kabul etmiyorum bu suçları. Beraat edeceğime de inanıyorum. Burada herkesi dinlerken şey dedim artık Sayın Başkanım, son 5-6 yıldır burada gerçekten artık çocuğum olmadığına sevindim, öyle söyleyeyim yani. Hani kendimi falan geçtim, babaya üzüldüm, anneye üzüldüm. Hepimiz ayrı ayrı, insanlar ayrı acıları ayrı bir şekilde burada yaşıyoruz. O yüzden hani bizim sizden, benim talebim tahliye tabii ki. Ve insan olduğumuzu fark ederek hani gerçekten, biliyorum bunun farkında olduğunuzun çok farkındayım ama gerçekten biraz daha detaylı bir şekilde inceleme yapıp tahliye talebimi değerlendirirseniz. Annem gerçekten, ben bu arada annemle tek yaşıyorum, babamı pandemide kaybetmiştim. Annem artık her geldiğinde, 15 aydır kendi simülasyonun içinde hissediyor yani gerçekten. Artık böyle her geldiğinde sıkıntı, her geldiğinde gözü yaşlı ama benim sizden talebim hem tahliye hem de gerçekten ailemize kavuşmak. Teşekkür ederim saygılarımla beni dinlediğiniz için, sağ olun.

