Her sene yüzbinlerce insan Ege kıyılarına yüzmeye, eğlenmeye, dinlenmeye inerken niçin bu kadar kayıtsız kalır oraların tarihine? Salt gezmenin kutsanmasına karşılık, gidilen şehirlerin, ülkelerin tarihinin, kültürünün de öğrenilmesinden yanayımdır oldum olası. Görülenler ve fotoğrafı çekilenler başka türlü ‘anlamlandırılabilir’ mi sahi?
Geçtiğimiz yaz böyle yazmış ve arkeolojik kalıntıları mitolojik kalıntılarla birlikte okumak/özümsemek gerektiğini eklemiştim. Antalya’da bir vatandaş, Apollon Tapınağı’nın çitlerini aşarak antik kalıntı alanına giren poz meraklısı ziyaretçileri uyardı ya, ‘Instagram’ çıktı çıkalı antik şehirlerimizde görünen bu canlı türünün üstünde duralım istiyorum. Albert Camus, “geleceğin tarihçileri modern insanı tarif ederken ‘onlar yer, içer, çalışır, sevişir ve gazete okurlardı’ diyecekler” demişti bundan yetmiş sene önce... Bugünümüzü görseydi yenilerdi cümlesini: “Onlar yer, içer, çalışır, sevişir, otomobillere ve uçaklara biner, fotoğraf çektirirlerdi.”
Eski, çok eski bir iş arkadaşımın Paris’te çektirdiği fotoğraflara rastladımdı, Instagram hesabımı dondurmadan önce. Nereden kulağına çalındıysa çalınmış, koşa koşa gitmiş, Café de Flore’un önünde en entelektüel gülümsemesiyle poz vermiş. Herkesin Paris’i başkadır, kabul ama oraya gidip, bir zamanlar yaptığım gibi, kaldırıma taşan masaların birinde oturup bir şeyler içip, artık olmayan, çoktan ölmüş bir Paris’i düşlemiş midir bilmiyorum: Batılılaşmacı Türk aydınları hayranı oldukları Sartre gibi şu masada nasıl oturup bir şeyler karalıyorlardı? Varoluşçular neler konuşuyorlardı? Simone de Beauvoir hangi masada çalışıyordu daha çok?
Paris’in şiiri kaçtı. Yalnız Paris’in mi? Roma’nın, Madrid’in, Viyana’nın... Sırtlarında anoraklar, ellerinde plastik su şişeleri, ceplerinde telefon: Binlerce ve yüzbinlerce turist... Hayır, Narkissos! An’ları yaşamıyor, yakalıyor artık. En yapay haliyle dondurup çerçeveleyip paylaşıyor. Kendi güzelliğini seyrediyor bıkmaksızın.
Anlam da önemini yitirdi: “Ah, kimselerin vakti yok/Durup ince şeyleri anlamaya...” Kibir mi var yazdıklarımda? Hayır. Aksine, seküler aklın egemen kılındığı, anlamın geriye itildiği, içgüdülerin, hazzın, hızın ve kibrin metalaştırıldığı bir düzeni suçluyorum yalnız. ‘Gösteri toplumu’nu reddetmeye davet ediyorum. Mananın, aşkın kaynaktan gelen mananın peşinden gidip onu bulmaya... Siyah tülbent takan dervişimin dediği gibi, “kâinatın büyük çevrimiyle senkronize olmaya” davet ediyorum. Kendi küçük bahçemizi çapalamaya...
“Özne olma korkusu” kalmadı hiç kimsede, özne olma korkusu... Bu adı Zeki Demirkubuz koymuş, şöyle demişti, katıldığı bir televizyon programı esnasında: “Özne olmak beni çok geren bir şey... İnsanların bakışları, şunlar bile, iyi hissettirmeyen bir şey... Mesela şimdi bunu yaptık ve iki gündür heyecan içinde böyle düşünüyorum ya... Çünkü uzun yıllar sonra gerçekten ilk kez konuşacağız ama şimdi gideceğim, gece başlayacak yine, ‘ya iyi mi yaptım, niye gittin, öyle mi oldu, böyle mi oldu filan diye...” Behçet Necatigil de şöyle demişti verdiği bir röportajda: “Hayatım tedirginliklerle dolu. Şimdi seninle konuşuyoruz ya, sen gittikten sonra için için kendimi yerim ben. Doğan Hızlan’la ne diye oturdun da kendini ele verdin diye…” Ne mümkün! “Herkes kendine o kadar inanıyor ki” diyor Demirkubuz: “...ve herkes gırtlağına kadar kendiyle o kadar dolu ki...”
Gırtlağına kadar kendiyle dolanlar her şeyi de mübah sayıyorlar kendilerine. Hiçbir kural ve gelenek sınırlamıyor onları. Özgürlük, başıboşluk demek. Kurallar ancak aptallar için. Görgü mü? Post-modern cevaplarla önemini yitirmiş eski dünya alışkanlığı: “Kime göre? Neye göre? Hem ne olacak canım, kime ne, bana ne!” Bir kılavuz yayınlamak geçiyor içimden: Ören yerlerinde, müzelerde nasıl gezilir? Kalıntıların üstüne yazı yazılmaz... Antik şehirlere abiyeyle gidilmez, topuklu ayakkabılarla binlerce yıllık mermer taşların üstünde ceylan gibi sekilmez... Görgü bir yana, fevkalade tehlikelidir de hafazanallah.
Homeros’u yazacaktım bu hafta; ‘İlyada’ ve ‘Odysseia’dan söz edecektim. Neyse ki henüz filmi seyretme fırsatı bulamadım: IMAX salonlarda gece seanslarında bile yer yok. Haftaya diyelim inşallah... Ve Behçet Hoca gibi: “Kendimizden kendimizi kaçıralım!”
