Geçmişte sinemada bir film izlemek insanı ‘gerçek dünya’dan soyutlayan önemli bir ritüeldi. Işıklar söndüğünde, perdenin o devasa beyazlığında beliren hikâyeye kilitlenir; Belgin Doruk’un bir bakışında, Ayhan Işık’ın bir gülüşünde dünyayı unuturduk. Yeşilçam’ın o şaşalı günlerinde ya da Hollywood’un kült yapımlarında kimsenin elinde dikkatini dağıtacak bir ekran yoktu. O beyaz perde bizi içine hapseder, dış dünyayı kapının dışında bırakırdı.
Peki, şimdi ne durumdayız? Slavoj Zizek’in o meşhur uyarısını hatırlayalım: İnsanlık artık gerçeklikten değil, gerçekliğin görüntüsünden besleniyor. Bugün herkes kendi hikâyesinin yönetmeni, herkes cebindeki telefonla kendi ‘filmini’ çekip paylaşıyor. O kadar çok hikâyeye, o kadar çok kısa videoya maruz kalıyoruz ki, artık hiçbir hikâye bizi koltuğumuza çivilemeye yetmiyor. Geçenlerde bir dost meclisinde arkadaşım, “Dijital platformlarda film izlerken sıkılıp atlatarak izliyorum” dediğinde irkilmiş, sanatın o sabır isteyen ritminin yerini artık ‘hızlıca tüketip geçme’ telaşına bıraktığını hissetmiştim.
Üzerine hayli düşünmemiz gereken toplumsal dikkat dağınıklığına dair bu hafta, iki dev isimden aynı günlerde, peş peşe sarsıcı uyarılar geldi. Önce Hollywood’un usta oyuncusu Matt Damon, Joe Rogan Experience programında sinemayı o eski ruhla tarif etti: “Sinemaya gitmek kiliseye gitmek gibidir; belirlenmiş bir saatte orada olursunuz ve o sizi beklemez.” Ancak Damon’ın Netflix yapımları üzerine yaptığı itiraf, sanatın nasıl bir ‘basitleştirme’ kuşatması altında olduğunu da tescilledi. Damon, platformun film yapımcılarına, “İnsanlar telefonlarıyla meşgul oldukları için, diyaloglarda olay örgüsünü üç veya dört kez tekrarlamanız iyi olur” tavsiyesinde bulunduğunu söyledi.
Bu demek oluyor ki sinemanın o büyüleyici dili artık ‘dikkat dağınıklığına’ göre şekilleniyor. Eleştirmenlerimizin öteden beri yerli yapımlar için kullandığı ‘radyo tiyatrosu estetiği’ ya da ‘diyalog enflasyonu’ eleştirileri, meğer dijital çağın ‘stratejik bir gevezeliği’ imiş. Sinema, görsel gücünü telefonuna bakan izleyiciyi yakalamak için feda ediyor; sessizliğin ve alt metnin yerini, durmadan açıklama yapan geveze bir anlatı alıyor. Bu durum bana ister istemez Black Mirror’ın o meşhur ‘On Beş Milyon Hak’ (Fifteen Million Merits) bölümünü de hatırlattı. İnsanların ekranlarla kaplı hücrelere hapsolduğu o distopya demek ki artık bir kurgu değil; Damon’ın aktardığı bu yeni senaryo tekniği, bizi o ekran hücrelerine gönüllü olarak hapseden teknolojinin sanatı bir çeşit uysallaştırma biçimi...
BU HIZ BİZİ DOYURMUYOR AKSİNE AÇLIĞIMIZI KRONİKLEŞTİRİYOR
Üstelik rakamlar da bizi ele veriyor. Kaliforniya Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, bir ekrana odaklanma süremiz 20 yıl önce 2,5 dakikayken bugün sadece 47 saniyeye düşmüş durumda. Toronto Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırmanın sonuçları ise daha dramatik: Sıkıldığımız için videoyu ileri sarıyoruz ama ileri sardıkça beynimiz daha çok sıkılıyor. Yani aslında ‘hız’ bizi doyurmuyor, aksine açlığımızı kronikleştiriyor. Türkiye’de durum daha da vahim; Avrupa’nın ekran başında ‘multitasking’ yani ‘eş zamanlı iş yapma’ rekorları kıran toplumlarından biriyiz. Bizim için televizyon artık ana odak değil, telefonla uğraşırken arkada çalan bir fon gürültüsü.
Damon’ın bu uyarısının hemen ardından, Picturehouse Direktörü Clare Binns de madalyonun diğer yüzünü, yani sinema salonlarındaki ‘dayanıklılık testi’ni masaya yatırdı. Bafta Ödülü’ne layık görülen Binns, yönetmenlerin üç saati aşan dev sürelerini eleştirdi, devamında aslında yönetmenlere hepimizin içinden geçen “Bu filmleri kimin için yapıyorsunuz?” sorusunu sorduğunu söyledi. Binns’e göre, yönetmenler izleyicilerin sinema salonlarına geri dönmesini istiyorlarsa, daha kısa filmler çekmeli.
Bu tartışma ister istemez bizim ‘auteur’ yönetmenlerimizi de akla getiriyor. Nuri Bilge Ceylan’ın o meşhur uzun sekansları ya da Semih Kaplanoğlu’nun zamanı donduran o ağır ritmi... Evet, bu filmler birer sanat eseri. Ancak odaklanma süresi 47 saniyeye düşmüş, artık elindeki ‘ileri sar’ butonuyla yaşayan bir kuşağın bu ‘sabır testlerini’ geçmesi artık imkânsıza yakın. Belki de bu yüzden, son yıllarda Türkiye’de ve dünyada kısa film festivallerine olan rağbet tesadüf değil. Uzun metrajın o hantal ve sabır zorlayan yapısından kaçan yeni nesil izleyici, hikâyeyi ‘hap gibi’ yutabildiği kısa filmlere sığınıyor. Festivallerin sayısındaki artış sevindirici olsa da, bu durum aslında sinemanın büyük gövdesinin aldığı hasarın bir semptomu olabilir. Hikâye anlatıcılığı, artık geniş zamanların derinliğinden çıkıp, dar zamanların ‘çarp ve geç’ hızına teslim mi oluyor?
Dünya sineması bu devasa krizle yüzleşirken, zaten uluslararası arenada esamesi pek okunmayan Türk sinemasının bu tablodan alacağı çok ders var. Sadece festivallerdeki kısa film sayısını artırarak ya da ‘auteur’ inadıyla üç saatlik sessizliklere gömülerek bu kriz aşılamaz. Eğer sinemamız, o 47 saniyelik bariyeri aşacak yeni bir büyü ve izleyiciyi o ‘kara ayna’dan koparacak bir ritim keşfedemezse; görünen o ki, salonlar tamamen boş kalacak.
