Fatih Belediyesi Nusret Çolpan Sanat Galerisi, çağımızın sıra dışı bilgelerinden tarih filozofu, şair, bestekâr ve hattat Prof. Dr. Şahin Uçar’ın ‘Kûfî’nin İhtişamı: Geometriden Hikmete’ başlıklı sergisine ev sahipliği yapıyor. 15 Haziran’a kadar ziyarete açık kalacak bu sıra dışı sergiyi adımlarken, karşımıza donmuş kalıpları yıkan bir deha çıkıyor. Henüz 1970’lerde üretilen ama o yıllarda vitrine çıksa geleneksel sanat camiasında sarsıcı tartışmalar yaratacak kadar radikal olan bu eserler, kûfî yazının sınırlarını zorluyor. Hocanın renk seçimlerindeki o cesur ve canlı tonlar, çizgilerin zamansız karakteriyle birleştiğinde; insanı bir yanda kûfînin antik çağlardaki köklerine götürürken diğer yanda geleceğin dijital dünyasına, matematiksel kodlarına ışık tutuyor. Galeride eserlerinin yanı sıra sergilenen Türkçe ve İngilizce kitapları ise hocanın çok yönlü, ‘hezarfen’ entelektüel kimliğini bütün haşmetiyle gözler önüne seriyor. Bu muazzam sergide bir araya geldiğimiz Prof. Dr. Şahin Uçar ile KARAR okurları için konuştuk, eski üstatların rahle-i tedrisatından kûfî yazının matematiksel şifrelerine, hatta yapay zekânın insanlığı tehdit eden şuur meselesine uzanırken; sanatın, felsefenin ve tarihin kesişim noktalarında derin bir yolculuğa çıktık.
Hocam, siz bugünün deyimiyle multidisipliner, geçmişin ifadesiyle ‘hezarfen’ bir entelektüelsiniz. Sizi dinlerken geçmişte insanların sadece bir diploma için değil, ruh dünyalarını geliştirmek adına yaptıkları o ‘tahsil-i marifet’ yolculuğunu anımsıyoruz. Bugün din, felsefe ve sanatın koptuğu o noktayı nasıl görüyorsunuz?
İngilizlerin meşhur tarih filozofu R. G. Collingwood’un ‘Speculum Mentis’ (Zihnin Aynası) diye bir kitabı vardır. O kitapta der ki: “Orta çağda din, felsefe ve sanat iç içeydi, hepsi kilise tarafından kurulmuştu ve hepsinin bir şahsiyeti vardı. Aydınlanmadan sonra felsefe kendi yoluna gitti ve rasyonel muhakemeden ibaret kaldı. Sanat ise insanlar yalnızca zevk alsın diye bir eğlence vasıtasına dönüştü; artık cemiyete hizmet etmiyor.” Yazar, nihayetinde dinin felsefe ve sanattan ayrılmasıyla; dinin yobazlığa, sanatın soytarılığa, felsefenin de gevezeliğe dönüştüğünü söyler. Maalesef çok haklı, bugün de durum tam olarak böyledir. Bu nedenle Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde tarih felsefesi üzerine yaptığım konuşmalarımda en çok sanat tenkidi yapıyorum. Çünkü hayat günümüzde yoluna sanatsız devam ediyor. Sanat bugün ya artizanlık, yani zanaattan ibaret ya da züppelik düzeyinde. Kitleler çağında yaşıyoruz ve kitleler popüler kültürü tercih ediyor. Musikide bugün hangi sanatçıyı bir Mozart’la, bir Dede Efendi ile mukayese edebiliriz?

Sergideki eserlerinizde klasik hat sanatındaki o donmuş kalıpların ötesinde, çok güçlü bir tarih felsefesi ve İslam tarihi vizyonu hemen hissediliyor. Sizi geleneksel çizgiden ayıran bu özgün birikim nasıl şekillendi?
Ben kendi şahsiyetimi ister istemez eserlerime yansıtıyorum. Çünkü ben normal bir eğitim tornasından geçmedim; bir tarih felsefecisiyim. Gençlik yıllarımda Münir Nurettin Selçuk da dahil olmak üzere bütün eski üstatların rahle-i tedrisatından geçtim. Dört büyük hat hocam oldu; Hamit Aytaç’tan sülüs, Kemal Batanay’dan talik ve tanbur meşk ettim. Beni Münir Bey’e de Kemal Bey götürmüştü. Mehmet Recep Berk’ten ise nesih meşk ediyordum. Arapça ve Farsça bilen, büyük klasikleri okumuş devasa isimlerden de ders aldım. Eğitimimde, aslında meslekten olmak ve doğrudan tarih felsefesi yapabilmek için tarih bölümünü seçmiştim. Çünkü düz tarihçiden tarih filozofu olmaz; tarihçilik tek başına yetmez, aynı zamanda sanatkâr ve âlim de olacaksınız… Tarihin sanatı da yapılabilir tabii; tıpkı Tolstoy’un ‘Harp ve Sulh’ (Savaş ve Barış) romanında muazzam bir şekilde yaptığı gibi… Nitekim üniversite yıllarında yazdığım o besmeleler ve kaligrafiler sayesinde mezuniyet sonrası doğrudan paleografya uzmanı olarak tayin edildim.
‘KÛFİ YAZMAK KOMPOZİSYON KABİLİYETİ İSTER’
Sergideki kronolojiye baktığımızda 1970’lerden beri kûfî üzerine çalıştığınızı görüyoruz. Sizin bu radikal kompozisyonları ürettiğiniz yıllarda hat sanatı yeniliklerden ziyade katı tekrarların hâkim olduğu bir dönemdi. Geleneksel zanaat anlayışına karşı bu sanatsal çıkışı nasıl kurguladınız?
O dönem de öyleydi, hâlâ da öyledir; çünkü hat sanatı uzun süre bir çeşit artizanlık olarak görüldü. Bakın, ben sülüs de meşk ettim ama icazet alacak kadar o kalıplarda devam etmedim. Mesela sülüs yazarken, Şeyh Hamdullah bir ‘nun’ harfi yazmış ve milimetrik ölçüler belirlemiştir; onun dışına asla çıkamazsınız, çıkarsanız yazı bozuk olur. İcazet alan biri sadece bunu el melekesiyle düzgün yazmaya alışmıştır. Bu bir çeşit yüksek zanaatkârlıktır; diğer geleneksel Türk sanatları da böyledir. Ben bu işi zanaatkârlık seviyesinde bırakmak istemedim, profesyonel ve entelektüel bir sanat seviyesine çıkarmayı hedefledim. Ne kadar başardım, o artık izleyicinin takdiridir. Netice olarak, güçlü bir kompozisyon inşa etmedikçe kûfî öyle kuralları donmuş diğer hatlar gibi değildir; kûfî yazmak çok yüksek bir kompozisyon kabiliyeti ve resim dehası gerektirir.
Hocam, peki sergi nasıl gidiyor, beklediğiniz ilgiyi gördü mu?
Bu sergide gördüğüm ilgi beni çok mutlu etti. Bugüne kadar tarih felsefesi alanında yazdıklarım, şiirlerim, bestelerim biraz görmezden geliniyordu ama bu serginin açılışına Beşir Ayvazoğlu, İsmail Acar, İskender Pala gibi kıymetli isimler gelerek büyük bir kadirşinaslık gösterdiler, çok güzel konuşmalar yaptılar. Fatih Belediyesi’ne ve bu derinliği sahiplenen tüm sanatseverlere sizin aracılığınız ile de bir kez daha teşekkür ediyorum.
‘NİYETİM MAKALE YAZMAKTI, ORTAYA KİTAP VE SERGİ ÇIKTI’
Hocam, siz bu felsefi çalışmaların hem Türkçe hem İngilizce olarak prestij kitabını da yayımladınız. ‘Kûfî Yazı ve Tarih Felsefesi’ adlı kitabınızın ve bu serginin ortaya çıkış hikayesi nasıl gelişti?
Aslında aklımda hiç kitap yazmak yoktu. Benim kûfî tasarımlarımı taklit eden bazı galeriler türemişti; eserlerimi kendi malları gibi vitrinlerine işliyorlardı, hatta birine zorla sildirdik. O esnada bir dostum, “Hocam, bir makale yaz ve kûfî yazılarının hepsini içine koy ki eserlerin tescillensin, bir daha kimse benim diyemesin” dedi. Çünkü kûfî yazıyı kopyalamak düz çizgilerden oluştuğu için kolaydır, sülüs gibi sadece el mahareti gerektirmez. Kûfîde zor olan tek şey kompozisyondur. Neyse, eserler tescil olsun diye 5-10 sayfalık bir makale niyetiyle masaya oturdum; bir tarih filozofu olarak kûfînin tarihini, İslam medeniyetindeki yerini ve kendi felsefemi yazarken o çalışma 327 sayfalık dev bir kitaba dönüştü. Madem kitap basıldı, bir de sergi açalım dedik ve Nusret Çolpan Sanat Galerisi’ndeki bu süreç doğmuş oldu.
‘İNSANLIK FARKINDA OLMADIĞI BİR DİJİTAL ESARETİN İÇİNDE’
Sergide dikkatimi çeken bir diğer unsur ise, 1973 yılında yazdığınız bir kûfî eserin yapay zekâ tarafından ahşap dokusuyla yeniden yorumlanmış bir görselinin bulunması. Bir tarih felsefecisi olarak yapay zekâ teknolojisiyle aranız nasıl?
O görsel, aslında 1973’te basılan ‘Hadislerle Müslümanlık’ isimli bir kitabın kapağı için sipariş üzere yazdığım bir yazıydı. ‘Kûfî Yazı ve Tarih Felsefesi’ kitabımın tasarımını yapan Ahmet Taner Bey, “Hocam bunu yapay zekâya verip ahşap dokusuyla yeniden üretebilir miyiz?” dedi, ortaya çıkan sonucu ben de çok beğendim ve sergiye aldık. Bir tarih felsefecisi olarak yapay zekâyı her gün çok yakından takip ederim. Çünkü benim alanım insanın sadece geçmişiyle değil geleceğiyle de ilgilidir; insanlığın oryantasyon ve projeksiyon ihtiyacını karşılamak için tarih felsefesi yapılır. Gelecek tasavvuru ile meşgul biri olarak, yapay zekâ uzmanlarının konuşmalarını her gün izlerim. Yapay zekâ şu an henüz emekleme çağında ama çok kısa sürede yüz katı daha gelişecek. Meşhur bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke, onlarca yıl önce yayımlanan ‘Geleceğin Çehresi’ kitabında, “Kimse fark etmeden transistörlerin her yeri fethettiği bir çağda yaşıyoruz” demişti. İnsanlık şu an farkında olmadığı bir dijital esaretin içindedir ve bu esaret katlanarak artıyor.
‘İNSANLIĞIN GELECEĞİNİ YAPAY ZEKÂNIN ŞUUR KAZANMA DURUMU BELİRLEYECEK’
Bu tabloyu bir tarih felsefecisi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz, sizi ürkütüyor mu?
Eğer yapay zekâ bu hızla gelişmeye devam ederse önümüzde çok karamsar bir tablo var. Yakında cerrahlardan daha iyi cerrah, hukukçulardan daha iyi hukukçu olacaklar; insanın yaptığı her işi insandan daha iyi yapacak bir ‘Yapay Genel Zekâ’ dönemine (AGI) doğru gidiyoruz. İklim krizi veya habitat zehirlenmesi gibi büyük küresel tehditlerin yanında, yapay zekâ insanlık için çok daha yakın ve sarsıcı bir tehlikedir. Amazon Kindle Reader tarafından İngilizce yayımlanan ‘Anlam Arayışı’ (The Quest for Meaning) kitabımda da ‘şuur’ meselesi üzerinde durmuştum. Şuur, Arapça ‘şeara’ kökünden gelir; yaşayarak, tecrübe ederek, hissederek bilmektir. Şimdi önümüzde yapay zekânın şuur kazanması gibi devasa ve öngörülemez bir problem duruyor.
‘GENÇ SANATÇILAR ÖNCE KÜLTÜREL MÜKTESEBAT KAZANMALI’
Peki, böylesi dejenere olan ve dijitalleşen bir dünyada geleneksel sanatlarımızı korumak adına genç sanatçılara ve yeni nesle ne tavsiye edersiniz?
Kesinlikle iyi bir hoca bulmalı ve o kadim usta-çırak ilişkisini yeniden kurmalılar. Sanat denilen şey sırf kuru teknikle ve zanaatkârlıkla mesafe kazanamaz. Geniş bir ufuk, muazzam bir kültürel müktesebat ister; genç sanatçılar geniş bir kültürü iktisap etmelidir. Tabii şunu da unutmamak gerekir: Sanatkârlık pek öğretilebilir bir şey değildir; sanat kabiliyeti doğuştandır, yani vehbidir. Öğretimle sadece işçiliği ve tekniği öğretebilirsiniz; ancak gerçek sanatın başladığı yer olan o büyük kompozisyon zekâsı öğretilemez. Milyonlarca ressam var ama hiçbiri bir Leonardo da Vinci olamaz; doğuştan gelen o ilahi yetenek şarttır. Çalışarak alim olabilirsiniz ama sadece çalışarak sanatkâr olamazsınız, en fazla iyi bir zanaatkâr olursunuz. Görgü, bilgi ve muhayyile genişledikçe bu zenginlik sanata yansır.
‘HARFLERİ HER SEFERİNDE YENİDEN İCAT EDİYORUM’

Sergiyi görenlerin büyük bir hayranlıkla karşıladığı o meşhur ‘Fatiha’ istifiniz az evvel zikrettiğiniz “Kûfî yazmak çok yüksek bir kompozisyon kabiliyeti ve resim dehası gerektirir” tezinizi doğruluyor. Biz kûfî yazıyı köşeli, geometrik ve sert bir form olarak bilirken, siz şaşırtıcı bir şekilde yuvarlak hatlar kullanmışsınız. Köşelerin insanı sınırlayan yapısını kırıp yazıyı sonsuzlukla buluşturma cesaretini nasıl gösterdiniz?
Aslında ben kûfî yazarken her seferinde bütün harfleri adeta yeniden icat etmek durumunda kalıyorum. Hâlbuki diğerleri standart form nasılsa öyle yazıyorlar. Benim 1977’de Erzurum’da tasarladığım Fatiha istifi, tarihte eşi benzeri olmayan bir felsefi tasarımdır. Buradaki mesele şuydu: Yan yana gelen kareler matematikteki sayılabilir tabii sayıları temsil eder; daire ise devamlılığı, sürekliliği yani ‘continuum’u ve sonsuzluğu simgeler. Dairenin çemberinde sonsuz sayıda nokta vardır ve onun sayısını sonsuzdan aşağı indiremezsiniz; açıyı ne kadar büyütürseniz büyütün, çemberde yeni noktalar zuhur eder. Eserde ise görüyorsunuz; ayrık, birbirinden farklı tek tek tabii sayılar gibi karelerden mürekkep kusursuz bir daire var. Ben bu eseri, matematikteki meşhur ‘Continuum (Süreklilik) Hipotezini’ görselleştirmek için özel olarak tasarladım.
‘BU ESERİMDE CONTINUUM HİPOTEZİ’NİN BÜTÜN TEZLERİ GÖRÜLEBİLİR’
Bir sanat eserinde Continuum Hipotezi’ni görselleştirmek bir hattat için neden bu kadar önemli bir meseleye dönüşüyor?
Çok önemli, çünkü büyük matematikçi Georg Cantor bu küme teorisini ürettiği zaman kendisi mistik bir adamdı, zihni sürekli Tanrı kavramıyla meşguldü. Matematikte Tanrı’ya nasıl varacaksınız? Elbette sonsuzluk kavramıyla. Descartes da böyle yapmıştı, Cantor da aynısını yapıyor. Fakat farklı sonsuzluk çeşitleri var; gerçek sayıların sonsuzluğu ile tabii sayıların sonsuzluğu gibi. Cantor, “Bunlar arasında, birbirine bitişmelerini sağlayan, aradaki mesafeyi yok eden başka bir sonsuzluk var mı?” düşüncesiyle Continuum Hipotezi’ni ortaya attı. Adam bunu ispatlamaya çalışırken akıl sağlığını yitirdi, tımarhanede öldü zaten. Sonra çağdaş matematikçilerden Kurt Gödel ‘continuum’un var olduğunu, Paul Cohen ise farklı bir tezini ispatladı. Ben bu Fatiha istifinde, kûfî aracılığıyla bütün bu karmaşık matematik felsefesini tek bir düzlemde görselleştirdim. Bu eser üzerinden hem ‘continuum’un var olduğunu görebilirsiniz (çünkü kareler kusursuz bir daire teşkil ediyor) hem de kareler arasındaki boşluklara bakıp ‘continuum’un olmadığını savunabilirsiniz. Her ikisi birden aynı anda mevcuttur; çünkü o boşlukları aşağıdan Fatiha’nın kendi harfleri birbirine bağlayarak sürekliliği sağlar. Eser, zor bir metafizik ve matematik felsefesi konusunu geometriye dönüştürerek görünür kılıyor, başarısı buradadır. Bizim medeniyetimiz zaten “Allah her an yeniden yaratmaktadır” der. Bu tip derin metafizik meseleleri sadece kuru matematikle kavrayamazsınız; ancak matematikten hareketle düşündüğünüz vakit böyle bir kûfî kompozisyonu ortaya çıkarabilirsiniz.
BİR BAŞYAPITIN ÖNÜNDE: BİZİ ‘BESMELENİN GÜCÜ’NE ÇAĞIRAN EŞSİZ BİR KÛFİ

Fatih Belediyesi Nusret Çolpan Sanat Galerisi’nde 15 Haziran’a kadar açık kalacak olan sergiyi gezerken, Prof. Dr. Şahin Uçar’ın 1973 yılında tasarladığı o meşhur ‘Besmele’ istifinin önünde uzun bir tefekkür molası vermek gerekiyor. Orijinal çizimi zaman içinde kaybolan ancak yüksek kaliteli kopyasıyla sergide yer alan bu eser, geleneksel hat sanatı kalıplarının çok ötesinde, adeta mimari bir anıt gibi yükseliyor. Bizim kültürümüzde Besmele; her işe başlarken ilahi güce sığınmanın, o mutlak kudreti kalpte hissetmenin en güçlü anahtarıdır. Şahin Uçar’ın kûfî çizgilerle inşa ettiği bu kompozisyon, tam olarak bu ontolojik gücü görselleştiriyor. Sergiye gidecek olan tüm sanatseverlerin, bu eserin önünde geniş bir vakit geçirmelerini ve düz çizgilerin ardındaki o muazzam felsefi geometride ‘büyük başlangıcı’ yeniden hissetmelerini özellikle tavsiye ediyorum.



