Uzun, zorlu ve muhteşem çekimleriyle tanınan; ‘Torino Atı’, ‘Şeytan Tangosu’, ‘Karanlık Armoniler’ ve ‘Londra’daki Adam’ gibi kült filmleriyle bilinen Macar film yapımcısı Béla Tarr, 70 yaşında hayatını kaybetti. Macar Film Sanatçıları Birliği yaptığı açıklamada, Tarr’ın 6 Ocak Salı günü “uzun ve ciddi bir hastalığın ardından” vefat ettiğini belirtti. Birlik, yaslı ailenin bu zor günlerde basından ve kamuoyundan anlayış beklediğini bildirdi.

Tilda Swinton’ın Béla Tarr dünyasına dahil olduğu ‘Londra’daki Adam’, ustanın siyah-beyaz estetiğinin zirve noktalarından biri. Film, insanın ahlaki çöküşünü ve vicdan azabını her bir karesinde hissettiriyor.
BİR ÇIĞIRIN ANATOMİSİ: TARR SİNEMASI
Béla Tarr, yaşamı boyunca sinemayı sadece bir anlatı aracı değil, fiziksel bir deneyim olarak gördü. Filmlerinin 90’lı ve 2000’li yıllarda uluslararası alanda kazandığı ünün ardındaki temel nedenlerden biri, filmlerinin aşırı uzun olmasıyken (yedi buçuk saatlik Şeytan Tangosu dahil), diğer bir nedeni ise Orta Avrupa’nın siyah-beyaz kasvetini yansıtmasıydı. İlk dönemlerindeki toplumcu gerçekçi çizgiden, ‘Karanlık Armoniler’ ve ‘Şeytan Tangosu’ ile evrildiği metafizik derinlik, onu çağdaşlarından ayırdı. Uzun plan sekansları, bitmek bilmeyen rüzgar sesleri ve çamurlu yollar; onun sinemasında ‘bekleyişin’ ve ‘çaresizliğin’ estetiği oldu. O, hikâye anlatmak yerine, varoluşun ağırlığını izleyicinin üzerine bıraktı.

Şeytan Tangosu
“ASLINDA KOMEDİ YAPIYORDUK”
Dünya onu ‘karamsarlığın ustası’ olarak tanımlasa da Tarr, geçtiğimiz yıllarda verdiği bir mülakatta bu algıyı sarsan bir açıklama yapmıştı: “Aslında biz komedi yapıyorduk, filmlerimde çokça gülebilirsiniz.” Filmlerinin izleyiciyi güçsüz bırakmak yerine güçlendirmesini hedeflediğini söyleyen usta yönetmen, sinemasının merkezine ‘insan değerlerini’ koyduğunu her fırsatta hatırlattı.
PERDEDEKİ YOL ARKADAŞLARI
Béla Tarr sineması bir ekip işiydi. Yazarlar László Krasznahorkai (tüm başyapıtlarının senaryo ortağı), besteci Mihály Vig ve kurgucu/eş yönetmen olan hayat arkadaşı Ágnes Hranitzky ile kurduğu ortaklık, sinema tarihinin en güçlü sanatsal birlikteliklerinden biriydi. “Onun filmleri o kadar güçlü ki, bir kez izledikten sonra dünyaya aynı gözle bakamıyorsunuz” diyen Amerikalı yönetmen Gus Van Sant, Tarr’ın stilinden o kadar etkilendi ki ‘Gerry’ ve ‘Elephant’ filmlerinde onun uzun yürüyüş sahnelerine açıkça saygı duruşunda bulundu. Tilda Swinton ise ustanın ‘Londra’daki Adam’ filminde başrol oynayarak onun dünyasına dahil oldu. Martin Scorsese ise ustayı “Béla Tarr, modern sinemanın en vizyoner yönetmenlerinden biridir” sözleriyle özetlemişti.
BÜYÜK ÖDÜLLERİ VE SİYASİ DURUŞU
Berlin Film Festivali’nden Gümüş Ayı ve Locarno’dan Yaşam Boyu Başarı Ödülü gibi sayısız nişana sahip olan Tarr, sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda sert bir muhalifti. Macaristan’daki siyasi baskılar nedeniyle film yapmanın imkansızlaştığını söyleyerek Saraybosna’ya yerleşmiş ve burada kurduğu film.factory okuluyla yeni nesil sinemacılara (aralarında Türkiye’den de isimlerin olduğu) “eğitim değil, özgürleşme” vaat etmişti.
HER EYLEMİ SESSİZLİĞE KARŞI BİR ÇIĞLIKTI
Béla Tarr’ın Saraybosna’ya yerleşmesi sadece bir kaçış değil, aynı zamanda bir vefa borcuydu. Tarr, Bosna soykırımı sürecinde her zaman Boşnak halkının yanında durdu. Avrupa’nın bu trajedi karşısındaki ‘sağır edici sessizliğini’ sertçe eleştirdi. Ona göre Saraybosna, “insanlığın onurunun test edildiği ve sınıfta kalındığı” bir yerdi. 2013’te kurduğu okulu da bu yüzden Budapeşte’de değil, bu yaralı ama vakur şehirde açmayı seçti.
DÜNYAYA SADECE KAMERA VİZÖRÜNDEN BAKMADI
Tarr’ın “Eğitim değil, özgürleşme” sloganıyla kurduğu film.factory, dünya sinemasına çok özel isimler kazandırdı. Okulda sadece yönetmenler değil, sinemanın farklı alanlarından pek çok Türk öğrenci de Tarr’dan “zamanı ve mekânı hissetmeyi” öğrendi. Tarr, dünyadaki adaletsizliğe karşı bir pusulaydı. Macaristan’daki baskıcı yönetimle kavgası, onu Saraybosna’nın kalbine taşıdı. Orada öğrencilerine “Benim gibi film yapmayın, kendiniz gibi yapın” diyerek sinemanın katı eğitim kalıplarını yıktı. Aldığı ödüller onun için sadece birer metal parçasıydı; onun asıl ödülü, yetiştirdiği öğrencilerin kendi seslerini bulmasıydı…
BİR DEVİN SON HİKÂYESİ: TORİNO ATI

Béla Tarr, 2011 yılında dünya prömiyerini yaptığı ‘Torino Atı’ ile sinemayı bıraktığını açıkladığında yer yerinden oynamıştı. Film, Friedrich Nietzsche’nin 1889’da Torino’da kırbaçlanan bir ata sarılıp ağlaması ve ardından akıl sağlığını yitirmesiyle başlar. Tarr, o gün Nietzsche’ye ne olduğunu değil, o ‘ata’ ne olduğunu sorar. Tarr, bu filmde dünyanın yaratılış hikâyesini tersten anlatır. Kutsal Kitap’taki 6 günlük yaratılışın aksine, burada 6 günlük bir ‘yok oluş’ vardır. Işık söner, su biter, ateş söner ve en sonunda mutlak karanlık gelir. Yaklaşık 150 dakikalık film sadece 30 çekimden oluşur. Mihály Vig’in o meşhur, döngüsel bestesi ise izleyiciyi bir trans haline sokar. 21. yüzyılın en önemli yapıtlarından biri kabul edilen film, sinemanın ‘anlatı’ kısmını tamamen öldürüp onu ‘saf bir zamana ve mekâna’ dönüştürdü. Tarr, bu filmle sinemanın ulaşabileceği en uç noktaya vardığını hissetti ve kamerayı bir daha eline almadı. Bu, sanat tarihinde eşine az rastlanır bir dürüstlüktü…
USTANIN ARDINDAN
BURÇAK EVREN: VAR OLMANIN BİR BAŞKA TANIMIYDI

Burçak Evren
Batı sinemasının en sarsıcı figürlerinden biri olarak kabul gören Béla Tarr, alışılmışın dışındaki yapıtlarıyla bu tanımlamanın hakkını veren sanatçılardan biri ya da Susan Sontag’ın tanımıyla modern sinemanın kurtarıcılarından biridir. Yaşadığı ülkenin kırsalını içeren filmler, umutla çürümüşlük arasında seyreden yaşamlar, László Krasznahorkai ile birlikteliğinin kaçınılmaz kıldığı karamsar ve distopik dünyalar, aşırı olmanın sınırlarında dolaşan uzun planlar... Birbirlerinden oldukça farklı okumalara açık, izleyenlerden gereğinden fazla sabır ve düşünce jimnastiği talep eden değişik bir seyir kültürünün doruklarında kaybolmak isteyenler için bir değil, birkaç farklı evren sundu bize.
FAYSAL SOYSAL: ECEL ATI KİMİN PEŞİNDE?

Soysal ve Bela Tarr, Saraybosna Film Festivali’nde birlikte. (2014)
Béla Tarr, Tarkovski’yi aşan kesintisiz uzun planları ile filmlerinde zamanı hissedebilmemiz için olabildiğince onu yavaşlattı. Zamanı durdurmak aslında ölümle aynı şeydi; bu yüzden sinema tarihinde çok az yönetmenin filminde ölüme bu kadar yakın hissederiz kendimizi. Bir söyleşisinde “Yeryüzünde toplam bir ölüm miktarı vardır ve bir at öldüğünde hayatımızdaki toplam ölüm miktarından belirli bir miktar daha azalır” diyordu. Bugün Gazze’de, Sudan’da masum çocukların ölümünü film gibi izleyerek günlerini akşam ediyor dünya. Tarr, başkası daha onurlu daha şerefli yaşasın diye ölümün miktarını hayatında ve filmlerinde azaltmaya gayret etti. Şimdi artık Béla Tarr aramızda yok. Büyük bir boşluk açtı sinema tarihinde, elbette ki filmleri o boşluğun ölüm ve yıkımla dolmasına müsaade etmeyecek ve başkalarının acısını önemseyenlere hep bir umut ışığı olacak.
SERDAR ARSLAN: YÖNETMEN FİLME DAHİL

Serdar Arslan
Cemal Süreya’nın “Şairin hayatı şiire dahil” sözünün yanına “yönetmen filme dahil”i koysak ve buna bir örnek arasak Béla Tarr karşımıza çıkacak ilk isimlerden. Filmlerindeki ruhu üzerinde bu kadar uyumlu taşıyan çok az yönetmen var. Torino Atı’nda dekadansın kavurucu ıssızlığına dönüşen, kırbaçlanan bir atın boynuna sarılıp çıldıran Nietzsche’nin hüznünü, Béla Tarr’ın konuşurken büktüğü mahcup boynunda izleyebilirsiniz. Rahmet olsun.
FİLMLERİN VE HAKİKATİN PEŞİNDE BİR ÖMÜR
1955 yılında Budapeşte’de, sahne ressamı bir baba ve tiyatro suflörü bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Béla Tarr’ın sanatla bağı aile evinde başladı. Çocuk yaşta kamera karşısına geçerek Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü uyarlamasında rol alan Tarr, gençlik yıllarında 8 mm’lik kısa belgesellerle vizörün arkasına geçti. 1979’da Macaristan’daki konut sıkıntısını konu alan Aile Yuvası ile yönetmenliğe adım attığında amacı sadece gerçeği göstermekti. Daha sonra bu dönemi, “Yeni, gerçek ve doğru bir şeylerle geliyorduk; sadece gerçeği göstermek istedik, yani ‘anti-filmler’ yapıyorduk” sözleriyle tanımlayacaktı. Tarr’ın sinema dilindeki asıl kırılma, 1988’de László Krasznahorkai ile yazdığı Damnation (Lanet) ile yaşandı. Eleştirmenlerin “kasvetin fetişi” ve “büyüleyici bir arabesk” olarak tanımladığı bu stil, yedi yıl sonra sinema tarihinin en güçlü vizyoner eserlerinden biri kabul edilen yedi buçuk saatlik ‘Şeytan Tangosu’ (Sátántangó) ile zirveye ulaştı. Tarr, yarattığı bu sert ve hipnotik dünyayla, izleyiciyi sadece bir hikâyeye değil, bir varoluş biçimine davet etti.
