Bir Deniz Göktaş yazısı
Deniz Göktaş tutuklanmadan önce izlenme rakamı 300-500 binlerdeydi. Bu yazıyı yazmadan önce baktığımda 11 milyon rakamını gördüm.
Göktaş’ın gösterisinde tutuklanmadan önce insanlar muhtemelen Ekrem İmamoğlu’na, daha çok da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik dokundurmalar sebebiyle gülüyordu.
Ve muhtemelen gösterideki Kur’an’la ilgili bölüm pek çok insanın ilgisini çekmemişti. Çünkü pek çok insanda o ifadelerin, daha önemlisi oraya öyle bir ifadenin neden girdiğinin altyapısı mevcut değildi.
Yine muhtemelen Göktaş, dini değerlere hakaretten tutuklandıktan sonra gösterinin Kur’an’la ilgili yerlerine yeniden bakılmış, orada var olduğu düşünülen zehir de 300-500 binden 10 milyonlara ulaşmıştır.
Deniz Göktaş’ın elleri arkadan kelepçeli fotoğrafı servis edildiğinde ise olay bir başka boyuta taşınmıştır. Bu fotoğrafı çekmek için polisin Deniz Göktaş’a üç-beş kere figüranlık yaptırdığı bilgisi kamuoyuna yansıdığında da bir başka boyut devreye girmiştir.
Diliyorum ki bu boyutlarda insanlar Deniz Göktaş’a yapılan hukuksuz uygulamaları Kur’an bahsi ile birleştirmiş olmasınlar.
İnsanlar “Müslüman bir ülkede Kur’an’dan böyle bahsedilir mi?” sorusunu sorarlar. Ben de tutuklanmadan bir gün önce gösteriyi izlediğimde Kur’an ile ilgili ifadelerden rahatsız oldum. Düşündüm ki Göktaş’ın kültür birikiminde böyle bir yargı var. Onu böyle bir kitle gösterisinde toplumla paylaşmalı mıydı? Bana göre gereksizdi. Yanlıştı. Niye girdi o konuya, kendisine sormalı.
Ama böyle bir olayın ardından tutuklanma, ters kelepçe gelmeli miydi? Böyle yapmanın Kur’an’ı savunmak gibi bir getirisi olur muydu?
Yoksa, soruyu soralım: Bu tür uygulamalar, Kur’an’ın üzerine hiç hak etmediği, baskıcı yönetimlerle gelen bir yükü mü yüklerdi?
11 milyon insanın daha bu mesajlara ulaşmasını mı öngörmüştü, CİMER’e, oraya buraya öfkesini yansıtan insanlarımız?
Öfke yansısın, o da bir hak. İnsanların belli konularda duyarlılık sergilemesini de tabii görmek lâzım. İslâm, Kur’an, Peygamber, bu ülkenin en derin hassasiyet alanları.
Büyük kitlelerle buluşan insanların bu alanlardaki hassasiyeti gözetmeleri de bana göre asgari duyarlılık gereği. Diyelim bir TV sunucusu ayaküstü Alevilikle ilgili olur olmaz şeyler söylemiş ve bu sebeple TV hayatı sona ermişti.
Gözetilmedi diyelim, bu da ülkedeki kültür çeşitliliğinin tabii sonucu. Sosyal medya vs alanlar, bu çeşitliliği en uç noktalara taşımış durumda.
Böyle bir durumda, diyelim İslâmî alanda ortaya çıkan bir problemli durumda, iktidar gücü kullanmak, konuyu İslâm için olumlu, faydalı, hayırlı sonuçlandırmak anlamına gelmiyor.
Bir de iktidarın “muhafazakâr” nitelikli, yani “İslâm adına hareket ediyor” gibi görünüyor olması, iktidarın doğru-yanlış bütün güç kullanımlarını, İslâm’a da bir bagaj olarak yükleme sonucunu doğuruyor.
Ters kelepçe!
Yurt dışından gelip teslim olmuş bir adama ters kelepçe takmak çok açık ki hukuksuz. Uygun fotoğraf çekebilmek için üç- beş kere rol yaptırmak hukuksuz.
Bütün bu hukuksuzlukları biz, Kur’an’ın hukukunu savunmak için mi yaptık?
Yoksa, insanın aklına gelmiyor değil, suçlamada yer alan Cumhurbaşkanı’na hakaret boyutunu Kur’an’la buluşturmak gibi bir fesat mı devreye girdi? Yoksa iş dine, Kur’an’a yönelik hale gelirse muhalefetten mutlaka bir çarpıklık olur hesabına mı?
Aklı selimle bakılmalı bu işlere.
Evet, Türkiye bir kültür çeşitliliği yaşıyor. Belli ki bu çeşitlilik artacak. Bebeler bile neredeyse cep telefonu ile dünyaya geliyor. Kendilerini İslâm’la tanımlayanların bile çeşitli Müslümanlıkları var. “Yanlış” diye nitelenebilecek, “düşmanca” diye nitelenebilecek birçok olgu ile karşı karşıya kalınacak.
“Müslümanlık” bütün çeşitliliğe rağmen bu ülkenin “Üstün değer”i durumunda. O sebeple İslâm’a yönelik yanlışlar daha çok tepki çekecektir.
Buna rağmen “Din adına” temsiliyeti olan birilerinin sakin kalması, din adına davranırken, konuşurken, iletişimde bulunurken kalbini, aklını, dilini sekînet içinde tasarruf edebilmesi lâzım, diye düşünüyorum.
Diyanet İşlerimiz, Deniz Göktaş’a bir hutbe üzerinden söz söylemek yerine, kime nasıl konuşulacağını bilen bir görevlisi ile temas kurup diyelim Kur’an’la ilgili bir bilgilendirme yapsaydı, diye düşünüyorum.
Diyanet İşleri, benzeri sosyal medya fenomenleri ile de böyle iletişim sağlayabilir, diye düşünüyorum.
Diyanet İşleri, bütün görsel – yazılı medya ile gardını almış vaziyette değil, sekînet içinde temaslarını sürdürebilir, diye düşünüyorum.
“İktidar bizde, haddini aşana haddini bildiririz” demek de bir yol ama yanlışı milyonlara katlamak gibi bir sonucu var. Acaba hangisini tercih etmeli? Ya da küçük siyasi hesap üç-beş-on milyon hesabını kolayca göz ardı ettirebilir gibi mi bakmak?
