Kral ve ben…
Yazının başlığı Yul Brynner ve Deborah Kerr’in başrollerini paylaştığı 1956 yapımı Hollywood fantezisini andırsa da buradaki kral ne Tayland Kralı Mongkut ne de “ben” onun çocuklarına bakan, Batılı üstünlüğü ile bezenmiş mükemmel mürebbiye Anna. Ben bildiğiniz ben, kral bundan iki önceki Norveç Kralı Olav. Karşılaştığımız yer bir metro vagonu. Yazının vesilesi ise Olav’ın oğlu Harald’ın ölümü ve torununun birkaç gün önce tahta çıkışı.
Yılı tam hatırlayamamakla birlikte 1980’lerin ilk yarısında bir kış günü, muhtemelen bir hafta sonu. Kraliyet Sarayı’nın hemen yakınındaki Karl Johan caddesine açılan istasyondan tahta vagonlu Holmenkollen metrosuna biniyorum ve kayaklarını kendisi taşıyan, geleneksel kıyafetiyle etrafındakilere gülücükler dağıtan, vagondakilerden saygı gören orta yaş üstü bir adamla karşılaşıyorum.
Yarım yamalak Norveççemle bu adamın bir önceki yıl 17 Mayıs töreni sırasında uzaktaki balkondan gördüğümüz, Aftenposten gazetesinin sayfalarından tanıdığımız Kral Olav olduğunu anlıyorum. İsveç Başbakanı Palme’nin Stockholm’de sinema çıkışında öldürüldüğü Şubat 1986 öncesi olmalı ki çevresinde koruma diye bir şey yok. Belki de var ama hiç mi hiç hissedilmiyor; Kral, kendisiyle halkı arasına duvar örme ihtiyacı duymuyor.
Daha önce Saga sinemasında bir bakanla yan yana oturmuş, Storting’den milletvekilleriyle karşılaşıp konuşmuş, hatta arkadaşlık etmiş olsam da 1980 darbesini görmüş, 1970’li yıllarda ODTÜ’de okuyup Ankara’nın şiddet içeren havasını solumuş biri olarak bir Kral’ın halkıyla beraber toplu taşıma aracına binmesinin şokunu atlatmam kolay olmuyor. Yıllarca sürüyor.
Zaten doğasıyla, zenginliğiyle, demokrasisi, insan haklarına koşulsuz saygısı ve en azından o zamanlar var olan küresel dayanışma anlayışıyla benim gibi Oslo Üniversitesi’ne okumaya gelen hemen herkesi büyüleyen Norveç, karşıma bir de kurmaca dahi olsa eşitliği içselleştirmiş radikal bir model çıkartıp beni kendine iyice bağlıyor. Aradan geçen 40 küsur yıla rağmen onu hep güzellikleriyle hatırlıyorum.
Ancak kendimi çok zorladığımda aklıma oturum izni için her yıl gitmek zorunda olduğum yabancılar polisinde karşılaştığım, en çok da iş başvurularında yaşadığım ayrımcılık; kültüre sinmiş ülkeye münhasır şarkiyatçılık ve içselleşmiş ırkçılığın kişisel kriz anlarındaki kaba dışa vurumu olan “kara kafa” iltifatı geliyor. Fakat emin olun bu tali olayları kendi ülkemin koşullarıyla karşılaştırınca önemsemiyorum, önemseyemiyorum.
Oslo denince Kringsjå’da yaşadığımız bir oda bir salon küçük öğrenci evimizi, üniversitenin ana kantini Frederikke’de yediğimiz üstü karides dolu ekmek dilimlerini, SV binasındaki mükemmel kütüphaneyi, bazıları artık aramızda olmayan hocalarımı, Sosyal Antropoloji okurken omzuna koyduğu koskoca bir kasetçalarla ilk dersimize bangır bangır müzikle girip bütün sınıfı derinden etkileyen Eduardo Archetti’yi unutamıyorum.
Ben de Müge de orada çok güzel anlar ve anılar biriktirdik. Sanki dün okumuşuz gibi önümüze gelen ve bize en ufak bir fırsat yaratan herkese Norveç’i anlattık. 1988’de kesin dönüş yaptıktan sonra da pek çok kez iş için, zevk için Oslo’ya gittik. Gittiğimiz başka ülkelerde buldukça Norveç gazetelerini ve dergilerini topladık. Antropoloji ve siyaset bilimi okurken edindiğimiz makale fotokopilerini de hep sakladık.
Belki o kısa “Kral ve ben” epizodu nedeniyle, belki de bambaşka nedenlerle Norveç’le olan duygusal bağımız hiç kopmadı. Evde hâlâ NRK Jazz dinliyoruz, PressReader üzerinden Aftenposten okuyoruz. Netflix ve benzeri mecralardan bolca vahşet içerenler dışındaki Norveç dizilerini, filmlerini izliyoruz. İtiraf etmeliyim ki dedikodu dergilerini bile zaman zaman indirip baktığımız oluyor.
Nostaljisini yaşadığımız Norveç’le gerçek Norveç tabii ki farklı; ama güzel olan, bizi zihinsel olarak besleyen, geçmişle bugün arasında bağ kurmamızı sağlayan da o. İmkânı olanlara Norveç’e gitmelerini, Oslo sokaklarında amaçsız, kaygısız dolaşmalarını; Bergen, Ålesund ve doğa harikası diğer yerleşimleri görmelerini; olmayanlara da günümüz Norveç edebiyatını takip etmelerini öneririm.
Okumadıysanız Dag Solstad’ın Mahcubiyet ve Haysiyet’i iyi bir başlangıç olabilir. Onunla birlikte Oslo sokaklarını dolaşıp Blindern’deki öğrencilerle tanışabilir, Majorstuen’de yürüyüşe çıkabilirsiniz. Yine de dikkatli olmanızı öneririm; çünkü Oslo onun ve benim zamanımdan bu yana çok değişti. İçinde kaybolup gerçekle olan bağınızı kopartabilirsiniz. Huzurlu ve mutlu bir pazar günü dileğiyle…
