Kavala, Uçum, devlet
AİHM son kararında bir kez daha, yerel mahkemelerin “kötü niyetli olarak Kavala’yı özgürlüğünden mahrum bıraktığını” söylüyor ve serbest bırakılmasını istiyor.
Evrensel hukukun yasal, meşru ve asli temsilcisi böyle söylüyor.
Türkiye’de siyasi meşrebi ne olursa olsun, akli selim sahibi insanların büyük bir çoğunluğu da böyle düşünüyor. Hakkaniyetli insanların vicdanı bu sesi veriyor.
Kavala’nın mahkumiyetin arkasında yatan, Gezi olaylarının hükümeti devirmek için planlanmış bir kalkışma olduğu iddiası karşılıksız ideolojik tez. Bu tezi iktidar tasarladı, ilan etti ve resmileştirdi. MGK gibi devlet kurumları tekrar ettirdi, iktidara meyilli savcılar mutlak bir gerçekten söz edermiş gibi iddianamelere koydular, mahkemeler kararlarını buna göre ve bu gerekçeyle verdi. Bunu yapmayanlar görevden alındı. Otoriterliğin en çıplak tanımıydı bu.
Otoriter siyaset oyunun ilk böyle oynandı, oyun hala devam ediyor…
Bugün Türkiye’de yargının siyasi iktidarın adli şubesi haline gelmesinin en büyük göstergesi bu oyun ve Kavala’nın durumu.
Kendi dönemine ve fikrine uygun tarihli açıklama yaz, uydur. Buna karşı çıkanın başına çorap ör. Bunu devlete ve yargıya dayat. Ve buna uygun suç ve suçlu üret.
Osman Kavala’nın durumu tam olarak budur.
Bu böyle oldukça, böyle kaldıkça, Türkiye’nin global piyasada değeri ne olursa olsun, kimse demokrasiden söz edemeyecektir. Türkiye’nin demokratik eksiklikler ve yargı-iktidar ilişkileri dış eleştiriye açık olacaktır.
Modern yakın tarihte bu ideolojik kurguların, ona uygun yargı ve cezaların onlarcası var, doğudan batıya, tüm otoriter düzenlerde.
Bu rezaletin bir doğrulama, toplumun bir kısmın, sözde anlatılma maskaralığı var. O Türk icadı değildir, ama şimdi bizde revaçta.
Bu uygulamaya gelen eleştiriler, hala ülke dışındaki kurumlardan geliyorsa, bağımsızlık veya iç işlere siyasi amaçlarla müdahale kalkanına çarpar. Anayasa Mahkemesi kararlarının iktidar tarafından tanınmadığı, alt mahkemelerce uygulanmadığı, devletin danışmalarının bu durumu mili mücadele olarak adlandırdığı bir ülkede şaşıracak ne var diyeceksiniz…
Yok.
Ama yine de söyleyelim:
AİHM’in Kavala’yla ilgili tüm kararları bununla karşılaştı.
İronik ama, AİHM kararları Kavala’nın durumunu sanki daha zora soktu.
Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum işi, son AİHM kararından sonra daha da ileri gözetirmiş bulunuyor.
Kararı veren mahkemeyi, onun bağlı olduğu sistemi uyarıyor. Biz ayrılırız, biz ayrılırsak siz de çökersiniz diyor (her ne demekse)…
Söyledikleri, yazdıkları şunlar: “Türkiye AİHS’e taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru imkanını gözden geçirmeye zorlanıyor. Türkiye aleyhine siyasi hesaplarla kararlar verilmeye devam edilirse bu durumun kaçınılmaz hale geleceğini tüm muhataplar bilmelidir…”
Şunu da ekliyor:
“Öncelikle belirtelim ki milli yargı bağımsızlığı ülke içinde yasama, yürütme erkleri ve çeşitli güç odakları karşısında bağımsızlık olduğu gibi aynı zamanda ülke dışındaki kuvvetlere ve mercilere karşı da bağımsızlık demektir. Uluslararası sözleşmeler ve merciler ulusal yargının bağımsızlığını ve asli olma özelliğini ortadan kaldıracak yahut ulusal yargıyı zaafa uğratacak şekilde konumlandırılamaz ve böyle yorumlanamaz. Önemle vurgulanmalıdır ki; asıl olan ulusal yetkilerdir, uluslararası düzenlemeler ve kararlar talidir…”
Şunu hatırlatarak bitirelim. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. Maddesi, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz…” diyor.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ondan doğan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu madde kapsamındadır.
Ne yapıldığı ortada…
Oyun devam ediyor.
