Zülf-i yâre dokunma kaygısı içinde...
Bugün fon krizi içinde kimyası bozulan iktidar medyasını değerlendirmek istiyorum. Şurdan başlayalım:
Serkan Bayram yaşanan çarpıklıkları eleştirdikten sonra helâllik istedi ve özür diledi. Sözlerinin mürekkebi henüz kurumamıştı.
Peki onun bu tavrı, söylediklerine inanmadığı anlamına mı geliyordu?
Yani çağırsanız gelecek kişilere şafak vakti baskın yapmanın yanlışlığı, Üsküdar’ı kazanamayınca Meclis üyelerini tutuklamayı, sahada kazamadığını masada kazanmaya çalışmayı, yani yargıda sorun bulunduğu, bundan “utandığı” görüşünü mü reddediyordu?
Yoksa fon krizinde Fatma Betül Sayan’ın baş rol oynamasına tepki göstermesi ve özel muamele yapılmasını eleştirmesi mi yanlıştı? “Partide bir sürü kişinin ismi geçiyor, top çevirmeye gerek yok. Millet aç, millet intihar ediyor“ derken mi gerçeği ifade ediyordu, özür dilerken mi?
“Reis partiyi kapatsa daha çok oy alır” derken, bir zihni teşevvüş içinde miydi?
Canlı yayındır, muhalif kanaldasınızdır, heyecanlanmışınızdır, bu ortamda parti adına kahramanlık yapmak varken, neden böyle densizce şeyler söylemek zorunda kaldınız ki?
Ben, aslında Serkan Bayram’ın çok tabii düşüncelerini seslendirdiğini düşünüyorum. Görüneni okumuştur sadece. Görünen de pek “Ak” işler değildir. Belki daha fazlasını da söylemek gerekirdi yine görünene ve henüz görünmediği halde vahametinin boyutları anlaşılan şeylere bakıldığında.
Şu İzmir işi, Cemil Tugay transferi başka nasıl okunurdu ki?
Onun hem parti bünyesinde kalıp hem de kirlenmeyi seslendirmesinin zorluğunu anlamak zor değil. Reis, bu kirlenme işini muhalefetin üzerine yıkıp orada dolaşmayı çok istiyordu belli ki, onun için yoğun operasyonlar gerçekleştirildi, belki seçimlere kadar da yargı süreçleri devam edecekti.
Mutlak Butlan kararı ile CHP’nin başına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu da Erdoğan’ın “kirlenme – arınma” söylemine sahip çıkarak yüklenen misyonu ifa etmeye başlamıştı, ne güzel!
Yargı operasyonları ile bunalan, bu arada yine Yargı hamlesi ile göbekten parçalanan Muhalefetin “Niye Ak Partili belediyelere yönelik bir tek operasyon yok?” sorgulamaları boşta kalırken…
Hadi “Kader” diyelim, fon krizini patlattı. Aaaa, bir de bakıldı ki, krizden nemalananlar iktidarın orasına burasına yapışmış olan simalar… Örgüt desen örgüt… Genel Başkan Yardımcısı karışmış işe… Onun oğlu, öbürünün bilmem nesi… Malı götürenlerle birlikte tatil yapanlar, kankalar kankiler… Muhalefet açıklamaları üstüne yatılacak gibi bir izlenim yüklü… Muhalefet söylese bile, bu iş suhûletle nasıl kapatılır, bu iş nasıl “kahramanca” ama partiyi yıpratmadan hal yoluna konur?
Ama görülüyor ki zor…
Yazıya Serkan Bayram’la girdim. Onu bir önceki yazımda “Dramatik bir tornistanın kahramanı” gibi sundum.
Aslında haksızlık yapmak istemem. Zorluğunu anlıyorum. Orada bunalırsınız. Gözünün üstünde kaşın var demek cesaret işidir. Bir trol ordusu ile boğuşursunuz. Şamil Tayyar’a bakın, Bülent Arınç’a bakın, hep “savunması içinde” eleştiriler yapıyorlar. “Zül-i yâr” diye bir gerçeklik var. Ona dokunursanız işiniz zor.
İktidara yakın medyadaki arkadaşlara bakıyorum… Yazar olmak ya da medyada sorumluluk taşımak bir anlamda “gerçeğe tanıklık” etmek demek. Kalem üzerine yemin edilmiş Kur’an’da: “Kalemi ve yazdıklarını tanıklığa çağırıyorum.” Kur’an “iman edenler” diye başladığı bir çağrısında “kendiniz, anne babanız ve yakınlarınız aleyhinde bile olsa adalete tanıklık edin, Allah için hakkı ayakta tutun” der. (Nisa, 135) “Adaletle tanıklık eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe itmesin” der. (Maide, 8)
Kıvranıyor arkadaşlar. “Zülf-i yâr”e dokunup dışlanma kaygısını cümleler içinde okuyorsunuz.
Bu kadar patlamasa yazılmazdı, anlıyorsunuz. Serkan Bayram’ın söylediklerinden çok daha fazlasını bildikleri halde tanıklık etmekten çekiniyorlar. Ekrem İmamoğlu’nu, İstanbul’un belediye başkanını ve favori Cumhurbaşkanı adayını şafak vakti evinden almakla, Fatma Betül hanıma uygulanan eylem arasındaki farkı görüp sancılandıklarını anlamamak mümkün değil.
Bir genel başkan yardımcısının oğlu için verilen tedbir karanının iki saat sonra kaldırılmasındaki hikmeti çözemediklerini tahmin etmek de zor değil, bunu yazmakta zorlandıklarını görmek de zor değil.
“VİP liste açıklansın” çağrıları sanki onların dünyasına ulaşmamış gibi…
“Unutulur gider” politikası onlar vasıtasıyla etkili oluyor, bugüne kadar neler unutulmadı ki… Hem orada yazacaksan, o programda konuşacaksan, o işin raconunu bilmek zorundasın. O medya devlet bankası finansmanı ile boşuna oluşturulmadı ki… Anlaşılıyor, okuyucular bu lakaydiyi, bu çifte standardı, hatta bu iki yüzlülüğü sorguluyor, “Neden orada öyle de burada böyle?” sorgulaması var. Ardından kendilerinin de inanmadığı “İşte yazıyoruz ya…” savunmaları…
Star’da yazarken, Zafer Çağlayan’ın o ünlü “kol saati”ni sorguladığımda gazetede kıyamet kopuyordu. “Bu gazetede bunlar yazılır mıydı?” Yazamadık nitekim, ayrılmak zorunda kaldık. Oralarda otoriteyi eleştirmek zordur, anlıyorum. Ama “medya ahlâkı” denen şey de böyle böyle aşınır, silikleşir.
Serkan Bayram, Ak Parti bünyesinde bir milletvekilinin zorluğunu sergiledi. Bu vadideki “Örnek”lerden biri oldu.
Medyanın da “örnekler”i var. İçinden geçtiğimiz dönem, bu örnekleri mebzul miktarda sergiliyor.
Ama hakikat er geç ortaya çıkar. Hoş, herkes gizlese, gerçeği kaçırmayan bir “rakîbün atid” var.
Kaf Suresi 18. ayetinde şöyle bildirilmiş:
“Mâ yelfızu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun ‘atîd.”
“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.”
El Hak, çetin bir gün var.
