Tanpınar’a göre ‘Türk İstanbul’

Önceki yazılarımdan biri hakkında yorum yazan bir okuyucumun bu ülkede Ahmet Hamdi Tanpınar üzerinden prim yapmaya çalışanlar olduğu görüşü vesilesiyle özetle şunları yazmıştım:

“Tanpınar ve Oğuz Atay olmasaydı, edebiyatımız da olmayacakmış gibi bir hava yaratmak, çok önemli eserlere imza atmış yüzlerce şair ve yazarımıza haksızlıktır. Ne var ki Tanpınar gibi bazı yazarlar, hayatî meselelerimizle ilgili çok önemli tespit ve tahlillerde bulunmuşlardır. Bu meselelerle ne zaman yüz yüze gelsek, onların ne dediklerini merak ederiz. Sadece hayatî meseleler mi? Mesela Tanpınar, eski şiirimiz, musikimiz, İstanbul’un meseleleri, florası, iklimi, mevsimleri, incelikleri, farklılıkları vb. hakkında ne söylediğini merak ettiğimiz, her seferinde bizi ‘Vay canına, tam da benim söylemek istediğimi söylemiş!’ diye şaşırtan ve insanda söyleyecek bir şey bırakmamış duygusu yaratan yazarlardandır.”

***

Bu yazının yayımlanmasından iki hafta kadar sonra bu sayfada Erkut Tezerdi’nin değerli bir akademisyen olan Prof. Dr. İbrahim Şahin’le önemli bir röportajı yayımlandı. Şahin, Huzur’un kahramanı Suat’ın bu romanda sözü edilen, fakat metnine yer verilmeyen mektubunun tamamını Tanpınar’ın Türkiyat Enstitüsü’ndeki evrakı arasında bulduğunu söylüyordu. Bu röportajın edebiyat dünyamızda bir bomba gibi patladığını fark ettiniz mi, bilmiyorum. Birçok gazete ve sosyal medya meselenin üzerine gitti.

Evet, hayatî meselelerimiz söz konusu olduğu zaman ister istemez Tanpınar’ın tespitlerini hatırlıyor, ona atıfta bulunmak zorunda kalıyoruz. Belki şaşıracaksınız; Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki gün Şehircilik Şurası’nda yaptığı konuşmada söyledikleri de bana Tanpınar’ın bir zamanlar yazdıklarını hatırlattı. Dikey değil, yatay mimariye taraftar olduğunu, insanın toprağa yakın olarak yaşaması gerektiğini, çok katlı binaların özellikle Boğaziçi’ni felç ettiğini söyleyen Tayyip Bey’in şu sözlerine dikkatinizi çekerim: “Boğaz’ı felç ettiler, İstanbul felç... O güzelim Boğaz’da, aman Yarabbi, beş kat, altı kat, yedi kat binalar. Nerede? Ön görünümde. Niye? Kararlı bir duruş sergilenmediği için...”

17-01/29/29kr2besir.jpgİstanbul’un gökdelenle imtihanı… Süleyman Berk’in çektiği bu fotoğrafta, Dolmabahçe Sarayı’nı gökdelenler ve çok katlı binaların nasıl ezdiği gösteriliyor.

Bu sözlerin hatırlattıklarına gelince: Tanpınar, “Türk İstanbul” başlıklı ünlü yazısında Tanzimat dönemi mimarisindeki zevk yoksulluğundan söz eder. Ancak henüz zevksizlik bütün İstanbul’u istila etmemiştir; bütün Boğaz, Erenköy tarafları, Çamlıca tepeleri ve Üsküdar, sivil mimarimizin en güzel devirlerinden birini yaşamaktadır. Asıl tehlike, Tanzimat’ın getirdiği yeni imkânlarla, Türk İstanbul’un tam dört asırdır bünyesinde yabancı bir örgü gibi taşıdığı Beyoğlu’nun denize doğru genişleme eğilimi göstermesindedir.

Bunları söyledikten sonra, Lamartine’in 19. yüzyıl başlarında zümrüt bahçelerinden söz ettiği Galata sırtlarının kısa sürede Avrupaî binalarla dolduğuna işaret eden Tanpınar’a göre, “İstanbul’un ufku hiç tanımadığı bir sertlik kazanmış ve İstanbul peyzajı, bu sertlikle hiç bağdaşamamıştı.” Buna rağmen, son zamanlarda, bütün himmetlerin Beyoğlu’na sarf edilmesine bir anlam veremeyen Tanpınar, şaşırtıcı bir uzak görüşlülükle, bu yabancı estetiğin bütün şehre yayılma istidadı gösterdiğini sezmiş ve şunları yazmıştır:

“Bugün Üsküdar tepelerini aynı tehlike beklemektedir. Harem iskelesinden başlayarak Paşalimanı’na giden kıyıdan Çamlıca’ya kadar yükselecek -eski tabirle söyleyelim- Şeddadi binaların İstanbul’u bir kıskaç içine alacağını, ümid ederiz ki, şimdiden düşünenler vardır. Eğer İstanbul’un ikinci bir Beyoğlu gibi ağaçsız, ufuksuz, millî karaktersiz inkişafına bir gün yol verilirse asıl İstanbul ve kendi zevkimiz gerçekten ezilir.”

***

Tophane, Fındıklı ve Cihangir üstlerindeki ağaçsız bina kümelerinin şehir anlayışımızda ilk büyük mağlubiyet olduğunu düşünen Tanpınar, “İstanbul’un İmarı” başlıklı yazısında da, Türk İstanbul’un kendi öz çekirdeği etrafında muhafaza edilerek kurtarılabileceği görüşünü ileri sürer. Şehrin bu öz etrafında kazanacağı yeni çehre, “derhal kendine mahsus bir hayat yaratacak ve etrafı kendisine doğru çekecektir. Elverir ki o melez Levanten zevkini ve onun taklitkâr ruhunu” terk edelim.

Sözünü ettiğim iki yazı da 1946 yılında yayımlanmış, yani İstanbul’un henüz İstanbul olduğu bir tarihte...

Mimari ve şehircilikle sadece mütecessis bir aydın olarak ilgilenen Tanpınar’ın uzak görüşlülüğüne biraz da mimarlar ve şehirciler sahip olsalardı, belki bugün başka bir İstanbul’da yaşıyor olacaktık. Adnan Menderes’i “Siz şehircilikte hepimizi geçtiniz!” diyerek yanlış yönlendiren, merhumun iyi niyetini ve ilerleme ihtirasını istismar eden şehirci/mimarların vebali çok büyüktür.

Türk İstanbul ilerleme ve imar adını acımasızca yıkılırken Tanpınar’ın ve onun gibi düşünen aydınların ne kadar acı çektiklerini tahmin etmek zor değildir. Ya bugünkü İstanbul’u görselerdi!

Tanpınar, “Türk İstanbul”u Beyoğlu’nun işgal etmesinden yakınıyordu. Beyoğlu çok masum; onun da kendine has bir güzelliği var. İstanbul’u işgal eden artık New York... Yine de Suriçi ve Boğaziçi bütünüyle yok olmuş değildir. Birileri yaka yıka bitirmeden Cumhurbaşkanımızın sözünü ettiği “Boğaz Yasası” bir an önce çıkarılmalıdır.

Derkenar

“TÜRK İSTANBUL”

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kullandığı “Türk İstanbul” tabiri aslında Yahya Kemal’e aittir. Bu tabirdeki Türk’ü dar mânâsında bir kavim adı olarak değil, geniş mânâsında bir zevk ve estetik, bir duyuş tarzı ve bir yaşama iklimi, kısacası kültür olarak anlamak gerekir. “Türk İstanbul” tabirinde şehrin bütün macerasını gören Tanpınar, bu macerayı Beş Şehir’in “İstanbul” bölümünde, “İstanbul’un Mevsimleri ve Sanatlarımız” başlıklı yazısında ve Huzur romanında anlatmaya çalışmıştır.

YORUMLAR (12)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
12 Yorum