KIZILAY ve AHBAP…
Güven duygumuzu da itinayla iyice sıfırlamaktasınız, elinize sağlık mı diyelim, ne diyelim bilemedim.
Çok değil 5 ay önce, 1 Şubat’ta Toplum Çalışmaları Enstitüsü, Dünya Değerler Araştırması (WVS) verilerine dayanan “Dünyada Toplumsal Güven” araştırmasını yayımladı.
Pek dönüp bakan olmadı.
Hâlbuki bu araştırma “Türkiye’de insanlar birbirine ne kadar güveniyor?” sorusuna da yanıttı. Ve bu araştırmanın sonucu, Türkiye’de insanların artık birbirine güveninin neredeyse iflas düzeyine indiğini gösteriyordu.
Türkiye’nin toplumsal güven oranı yüzde 14’e inmişti. Bu oran ile Türkiye 61.sırada yer alıyordu.
Araştırmada toplumsal güvenin en yüksek olduğu ülke yüzde 73,9 ile Danimarka oldu. Norveç (yüzde 72,1) ve Finlandiya (yüzde 68,4) ilk üçte yer aldı.
İlk üç sıradaki ülkeler bize bir toplumda güveni; adil işleyen kurumların, şeffaf yönetimin, bireylerin birbirine gösterdiği empatinin ve sözünde durma gibi tutarlı davranışların yarattığını, kuralların herkese eşit uygulandığı ve adaletin sağlandığı ortamlarda toplumsal huzur ve dayanışmanın arttığını gösteriyor.
Hukuk ve adaletin yok olduğu, ekonomik eşitsizliklerin şampiyonluğa yürüdüğü ve eğitim sisteminin iflas ettiği bizim gibi ülkelerde toplumsal güvenin de buharlaşacağı ortada.
Zaten araştırmayı yapan kurum da toplumsal güvenin ekonomik gelişmişlik ve kurumsal kalite ile bağlantılı olduğunu belirtiyor.
Hafta başından beri yandaş kanalların hepsi “toplumsal güvensizliği” tartışmak, nedenlerini aramak ve bu büyük sorunu gidermek yerine, Ahbap Derneği’ne güvenenlerini hedef almayı yeğliyor, kutuplaşmaya benzin dökme görevlerini yerine getiriyor.
Kızılay olayının patlaması üzerine insanların Ahbap Derneği’ne yönelmelerinin sebebi muhalif kimlikte olmaları filan değildi. Haluk Levent muhalif mi değil mi, hatta Haluk Levent’in sabıkalı geçmişi bile kimsenin umurunda değildi. O günlerde deprem bölgesinden gözlenen o gayrete, dayanışmaya, gönüllülük hareketine inanma ve dâhil olma arzusu idi. Böyle zamanlarda yaşanan o duygusal kabarmaya samimi bir karşılık bulma çabası idi.
Kızılay’ın afet çadırlarını sattığı iddiası ortaya atıldığı vakit bu skandal iddialara yandaşlar tarafsız şekilde yaklaşsalardı toplumsal güven biraz daha çürümezdi.
Güvenimizi de çürütünce geriye bizden ne kalacak? Allah korusun bir afette yardım duygumuz nereye yönelecek?
Güven duygusunu tümden yitirmeye başlayan tutamaksız kalmış vatandaşlar ne yapacak?
Bir afet zamanında bile hem de dayanışma üzerinden bölünebilen bir toplum olmayı başardık. Peki hiç değilse bundan bir ders çıkarıp “Kızılay’dı, Ahbap’dı” bu başımıza gelenlerin hesabını birlikte sormayı başarabilseydik… Ne mümkün…
Türkiye’de maalesef toplumu da bireyleri de nefret duygusu yönetiyor. Sadece farklı mahalleler arasında değil, aynı mahalleler arasındaki bölünmelerde bile ilk ortaya çıkan ve azmanlaşan duygu öfke oluyor, nefret oluyor. Kızılay’a duyulan öfke ile bir anda Haluk Levent ve Ahbap Derneği’ne yönelen yığınsal ilgi, destek. Gün sonunda ne oldu peki? “Lacivertin tonları” derle ya …
Öfkemiz de sevgimiz de kalabalıklar halinde. Bu kalabalıklara dahil olup da sorgulayanı ya da “durun bir bakın” diyeni hep birlikte linç etmemiz de ortak özelliğimiz. Haluk Levent ve Ahbap’tan bir ders çıkarabilir miyiz? Mesela “kalabalıkların her bir tercihi her zaman doğru tercih olamayabiliyormuş” gibi.
Tabii toplumsal güvensizlik, demokratik kurumları zayıflatıyor. Demokratik kurumlar zayıfladığı için de toplumsal güvensizlik artıyor… Zehirli bir sarmal.
İnsanlar birbirine güvenmediğinde de farklı görüşlere sahip insanlarla diyalog kurmak, uzlaşma aramak ve ortak çözümler bulmak neredeyse imkansızlaşıyor.
Toplum “Kızılay’cılar” ve “Ahbap’cılar” olarak kutuplaştıysa, bugün ikisine de güvenmenin zor olduğu ortadaysa, bu, hukuku yok saymanın, kurumların içini boşaltmanın sonucu.
Yargı eliyle hukuku boğmanın faturası o kadar ağırlaşıyor ki korkarım biraz daha geç kalırsak bu faturayı ödeyemeyip toplumsal konkordato ilan edeceğiz.
Bütün kampanalar dört bir yandan bizim için çalıyor.
