Trump nasıl ve niçin yenildi
ABD’nin bu savaştan eninde sonunda yenik çıkacağını İran’ı birazcık bile tanıyan herkes söyledi, biz de söyledik. Ne de olsa Halep oradaysa arşın burada.
Peki, bu kadar açık bir gerçeği ABD’yi yöneten “akıl” nasıl göremedi?
Çünkü kimilerinin -özellikle belirli bir siyasetçi türünün- ihtirası bazen aklının önüne geçebiliyor. Böylesi kişiler bir ülkenin kaderine hükmetme gücünü ele geçirirlerse kişisel çıkarları uğruna ülkenin milli çıkarlarını riske atmaktan geri durmayabiliyorlar. Tarihte de günümüzde de bunun örnekleri var.
Trump’ın tek beklentisi, kendi siyasi geleceği bakımından çok kritik önem taşıyan ara seçimler öncesinde bir avantaj elde etmekti. Kaybettiği kamuoyu desteğini yeniden kazanmasının tek yolu ise “İran tehdidini ortadan kaldıran başkan” olarak seçime gitmekti.
Bu yüzden Netanyahu’nun planındaki ABD’nin milli çıkarlarını tehdit edebilecek “hayati risklere” ilişkin devlet kurumlarından gelen uyarıları dinlemedi.
Haberi muhtemelen görmüşsünüzdür, Beyaz Saray’da İran’a saldırı kararının nasıl alındığının hikayesini NYT muhabirleri kitaplaştırmış. Kitabın gazetede çıkan özetinde akıllara durgunluk veren detaylar var.
Hikaye 11 şubatta Netanyahu’nun getirdiği saldırı önerisiyle başlıyor. Oval Ofis’in yanındaki, normalde yabancı misafirlere pek açılmayan, Durum Odasında İsrail Başbakanı bir brifing veriyor Trump’a ve kabinesine. İran’a karşı bir saldırı planı hazırladıklarını, önce dini lider Hamaney ile üst düzey yöneticileri ortadan kaldırıp ardından bombardıman altındaki İran ordusunu dağıtmayı ve bir yandan da şehirlerde isyan çıkartarak kısa sürede rejimi değiştirmeyi hedeflediklerini anlatıyor. Devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi de İran’ın yeni lider adayı olarak sunuluyor.
Bu stratejinin bir parçası olarak, Kürt milis gruplarının Irak’tan İran’a geçmesi sonucunda kuzeybatıda bir kara cephesi açılarak rejimin çöküşünün hızlanacağı öngörülüyor.
Netanyahu’nun planına göre, “İran’ın balistik füze programı birkaç hafta içinde yok edilecek ve rejim o kadar zayıflayacaktı ki Hürmüz Boğazı’nı kapatamayacaktı. Aynı zamanda İran’ın Körfez ülkelerindeki ABD çıkarlarına darbe indirme imkanı da azalacaktı.”
Netanyahu’nun getirdiği plandan çok etkilendiğini hiç saklamayan Trump ertesi gün kurmaylarını toplayıp fikirlerini soruyor.
İsrail başbakanının İran rejimini değiştirme planına ilişkin CIA başkanının yorumu tek kelimeden ibarettir: “Farcical.” Yani saçma, gülünç. Bu noktada Dışişleri Bakanı Rubio araya girip “Bir başka ifadeyle ‘bullshit’ (zırva)” diye ekliyor. Başkan Yardımcısı Vance de rejim değişikliği fikrine yönelik kuşkularını net biçimde dile getiriyor.
Genelkurmay Başkanı General Caine de şunu söylüyor: “Efendim, benim tecrübelerime göre, bu İsraillilerin standart çalışma tarzıdır. Planları iyi hazırlanmış olmasa da uygulanmasında bize ihtiyaç duydukları için bunları bize abartılı vaatlerle pazarlamaya çalışırlar.”
Dile getirilen çekincelerin Başkan’ı pek etkilemediğini fark eden general toplantı esnasında Trump’a birkaç defa şunu soruyor: “Peki, sonra ne olacak?”
Ancak Trump her seferinde bu soruyu duymazdan geliyor. Tam da bu noktada yeni bir aşamaya geçiliyor. Anlaşıldığına göre, “Patron”un konu hakkında niyetinin kesinleştiği anlaşılınca yelkenler büyük ölçüde suya iniyor.
“Neden acaba?” diye sormaya gerek yok herhalde. Biliyoruz ki böyle bir durumda koltuğunu kaybetmek istemeyen üst düzey yöneticiler liderin suyuna gitmeyi tercih edebiliyorlar.
Zaten bu türden liderler fazla omurgalı kişileri o makamlarda tutmuyorlar. (Tıpkı Rusya’da Putin’in “Ukrayna hükümetini bir haftada değiştirme” planının gerçekçi olmadığını gösteren kurumsal raporların devlet başkanına sunulamaması gibi…)
Bu aşamada Başkan Yardımcısı Vance açılışı yapıyor. “Sayın Başkan, biliyorsunuz ki ben bunun kötü bir fikir olduğunu düşünüyorum ama siz yapmak istiyorsanız yanınızdayım” diyor.
“ABD’nin Orta Doğu’da yeni bir savaşa sürüklenmesinin siyasi ve ekonomik sonuçlarından derin endişe duyan” Beyaz Saray Genel Sekreteri Wiles ise son aşamada “kararı Başkan’ın içgüdülerine bırakmayı” tercih ediyor ve Trump’a “Bu yolda ilerlemeniz gerektiğini hissediyorsanız devam etmelisiniz” diye seslenerek operasyona onay veriyor.
Toplantının başlangıcında “daha önceki İran’ın nükleer programı yok edildi açıklamasına rağmen şimdi nükleer tehdit gerekçesiyle savaş başlatmanın kamuoyuna nasıl açıklanacağı” konusunda endişelerini dile getiren Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung da “Trump’ın kararı hangi yönde olursa olsun doğru olacağını” söylüyor.
Öyle anlaşılıyor ki diğerleri de benzer şekilde tavır alıyorlar. Savunma Bakanı Hegseth zaten başından beri söz konusu planı en fazla destekleyen kabine üyesidir.
Böylece kabinenin “onayı” da alınmış olarak Operation Epic Fury (Destansı Öfke Operasyonu) başlatılıyor.
İbretlik bir hikâye değil mi?
