Üniversite: Girmek mi zor çıkmak mı zor?
Amerikan AID kurumunun, Şah İran’ı hakkında yazdığı bir raporda okumuştum. “Gelen her hükümet reform hükümeti olduğunu ilan ediyor.” deniyordu. Bizim Millî Eğitim uygulamalarını hatırladım nedense. Orada da her iki bakandan biri reform yapacağını ilan ederdi, ediyor. Bizde reformlar sıkçadır. Hâlâ oluyor. “İyi de çeyrek asırdır iktidardasınız, formu kim, ne zaman bozdu da re-form yapmak gereğini duydunuz?” diye sormak kimsenin aklına gelmiyor. Mamafih bu iktidardan önce gelenler de Millî Eğitimde reformu çok severdi.
Derken Çin’den, gayetle radikal bir haber geldi. Çin Xinhua Ajansı, önümüzdeki eğitim yılında Çin üniversitelerinin 12.200 programı kapatıp 10.200 yeni program açtığını bildirdi. “Program”, üniversite eğitiminde bir ana dal anlamına geliyor. Yani alınan bir diploma… Bu sayılar, ülkenin üniversite programlarında %30 civarında bir değişiklik demekmiş.
Aynı haberde, genç işsizliğinin Çin’de %16 olduğu bildiriliyor. Bizde nedir diye baktım. Biraz altındayız, %14,5 gibi. Ama mesela genç kadın işsizliği bizde %19. Bizdeki iki oran da OECD ortalamasının üstünde.
TEMİZ, MAKUL VE YANLIŞ
İşgücü talep projeksiyonlarına göre üniversite programlarının ve program kontenjanlarının belirlenmesi, öyle boş zamanlarda eğlence olsun diye çözülecek problemler değil. Zengin veri, bilgi ve tecrübe gerekiyor. Tam bir Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) işi ama biz DPT’yi kapattık değil mi? DPT yoksa bu konuyu da piyasanın arz-talep dengesine bırakmak lazım. Gerçi DPT olsa da aslolan arz-talep dengesidir ama o dengenin ne olduğunu ve nereye eğilim gösterdiğini, DPT gibi analiz yapan kurumların bize söylemesini bekliyoruz.
Eğer aklınıza bu konuyu bir vuruşta bitirecek temiz bir çözüm geliyorsa lütfen Mencken’in özdeyişini hatırlayın: İnsanların her probleminin her zaman kolay bir çözümü vardır -- temiz, makul ve yanlış.
Peki ne yapmalı? Önce sebepleri iyi kavramalıyız. Sebebi değil sebepleri. Sonra o sebeplerin de sebeplerini. Belki başlangıç noktası olarak klasik bir araştırmayı alabiliriz. Ronald Philip Dore’un Diploma Hastalığı: Eğitim, Yeterlik ve Kalkınma başlıklı çalışmasını. (The Diploma Disease: Education, Qualification, and Development, University of California Press, 1976.) Dore, endüstri devrimini sonradan ithal etmiş ülkelerdeki üniversitelerle endüstri devriminin doğduğu ülkelerdekini karşılaştırıyor. Dünyayı dolaşan bir istatistik ve analiz turu. Vardığı sonuç şöyle: Endüstrinin doğduğu ülkelerde bu yeni sektör, kendisine gereken insan gücünü çekiyor, talep ediyor, onların yetişmesi için üniversiteleri destekliyor. Bir başka deyişle, endüstri devriminin üniversiteleri; bu yeni sektörün, şehirlerde yükselen endüstrinin çekişiyle şekilleniyor. Yani program ve kontenjanları talep belirliyor.
GELİŞMİŞLE GELİŞMEKTE OLAN
Endüstriyi sonradan alan ülkelerde durum farklı. Onlarda halk, bu yeni sektöre girenlerin tarım ekonomisine göre daha müreffeh, daha zengin bir hayat sürdüğünü gözlüyor ve çocuklarının bir an önce bu sektöre kapağı atmasını arzuluyor. İyi de bu ülkelerde, hani bir zamanların çok moda tabiriyle “kalkınmakta olan” bu ülkelerde, henüz halkın bu arzusuna cevap verecek endüstri yok ki!
Fabrika kurmak, hele hele dünya çapında rekabet edip kâr edecek fabrikalar kurmak kolay değil. (Hatta bizdeki 1980 söylemiyle: Fabrika yapan fabrikalar!) Fakat durun bir dakika! Üniversite açmak kolay! O hâlde, çocuklarının yeni sektörde bir konum kapmasını isteyen halka bolca üniversite sunarız. O üniversiteler bile herkesi alacak kapasitede olmaz. Gelen dalga büyüktür. Onun için üniversite giriş imtihanları ihdas ederiz. “Böyledir”, diyor Dore. “Üniversitelerin giriş kapısında yığılma vardır ve sınavların görevi bu yığını filtrelemektir. Mevcut kontenjanların kapasitesi kadar öğrencinin üniversiteye alınıp artanın dışarıda kalmasını sağlamaktır.
HEM GİRİŞTE HEM ÇIKIŞTA KUYRUK VAR
Özetle; endüstrinin doğduğu ülkelerde, üniversitelerin programları da kontenjanları da kurulu endüstrinin talebince belirlendi. Fakat sonradan endüstrileşen ülkelerde program ve kontenjanları, henüz mevcut olmayan endüstri belirleyemeyeceği için üniversite mezunu olmak isteyen öğrenci arzı belirledi.
Dore’un keşfettiği acı sonuç şu: Henüz endüstrileşmemiş ülkelerde üniversitenin giriş kapısında kuyruk vardır ama çıkış kapısında da kuyruk vardır! Diplomalı işsiz kuyruğu.
Bir hatırayla bitireyim. 1976 tarihli Diploma Hastalığı’nın geniş bir özetini 1980’lerin başında yazmış ve kadim dostum Taha Akyol’a yollamıştım. Akyol, o sırada Türkiye’nin entelektüel hayatında büyük ağırlığı olan Tercüman gazetesinde, rahmetli Peyami Safa’nın köşe başlığı “Objektif” altında yazıyordu. Aynı zamanda gazetede yönetim rolü de olmalı ki ona göndermişim ve yazım kısa zamanda yayımlanmıştı.
Dore’un analizi epey eski ve eskimiş. Fakat bizim gibi endüstrileşmede gecikmiş ülkelerdeki eğitimin yapısına hâlâ ışık tutan yönleri olduğu muhakkak. Üniversitenin hâlâ iki kapısında da kuyruk var. Ancak talep edilen programlar değişiyor.
