Batı, çok kutuplu bir dünya için hazır değil
Gemma Cheng'er Deng ve Jim O'Neill
LONDRA – Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi'nin yayımlanması, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı için kritik bir dönüm noktasına işaret ediyor. ABD, endüstriyel canlanma, dayanıklı tedarik zincirleri ve stratejik rekabeti vurgulayan daha dar bir dizi temel öncelik etrafında küresel rolünü yeniden şekillendirirken, geleneksel müttefiklerinin kendi güvenlikleri ve ekonomik kaderleri için daha fazla sorumluluk üstlenmeleri gerektiğini de işaret etmiştir.
Aynı zamanda Avrupa Birliği, kritik ürünlerin yüzde 70’e kadarının AB menşeli olmasını şart koşmak gibi sanayi politikası önerileriyle; bağımlılık, kırılganlık ve kontrol kaybına dair derin kaygılarını yansıtıyor. Ancak gerek Avrupa genelinde gerekse Birleşik Krallık’ta bundan çok daha köklü bir zihinsel yeniden değerlendirmeye ihtiyaç var.
Batı’nın stratejik üstünlük çağı sona erdi. Bir zamanlar tarafsız ticari unsurlar olarak görülen tedarik zincirleri artık birer güç aracı hâline geldi; teknoloji, ticaret ve yatırım kararları ulusal güvenlik, toplumsal istikrar ve hayat pahalılığıyla iç içe geçmiş durumda. Buna rağmen Batı politikaları, çoğu zaman uzun vadeli tutarlı bir strateji üretmek yerine, ahlaki pozisyon alma ile savunmacı müdahaleler arasında gidip geliyor.
Soğuk Savaş’ın hemen ardından hâkim olan dünya görüşü, Batı’nın ekonomik üstünlüğünü tüm ülkelerin liberal modele yakınsayacağının kanıtı olarak görüyordu. Bu görüşün yanlış olduğu ortaya çıktı. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey geçici bir aksaklık değil, yapısal bir dönüşümdür: büyük ölçüde tek kutuplu bir sistemden daha parçalı, çekişmeli ve çok kutuplu bir düzene geçiş. Bu ortamda Batı için temel soru, solmakta olan düzeni nasıl yeniden tesis edeceği değil, etkisinin paylaşılması gereken bir ortamda nasıl güvenilir ve sorumlu bir şekilde hareket edeceği.
Bu zorluk, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) ülkelerinin yükselişiyle mükemmel bir şekilde örneklenebilir. Bu gruba son zamanlarda Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Etiyopya, Endonezya ve İran da katıldı. BRICS+ grubu, genellikle G7'ye karşı sadece sembolik bir denge unsuru olarak görmezden gelinse de, daha derin bir maddi gerçeği yansıtmaktadır. Üyeleri, küresel nüfusun, ekonomik çıktının, üretimin ve doğal kaynakların giderek artan bir payını oluşturmaktadır.
Dahası, grubun en büyük iki üyesi olan Çin ve Hindistan, uluslararası sistemin kenarında duran aktörler olmaktan çok uzak. Bu ülkeler, gelişen tedarik zincirleri, teknoloji ekosistemleri ve enerji kaynakları ile değişen dünya ekonomisinin merkezinde yer almaktadır. Çin’in nadir toprak elementlerinin işlenmesindeki hâkimiyeti ve yenilenebilir enerjideki liderliği, dışlayıcılığa dayalı herhangi bir Batı stratejisinin sınırlarını net biçimde ortaya koyuyor. Şu ana kadar Batı’nın Çin’in yükselişine verdiği tepkiler büyük ölçüde “risk azaltma” etrafında şekillenen, tepkisel adımlar oldu. Ancak bu dürtü anlaşılabilir olsa da, risk yönetimi büyük bir strateji değildir.
Daha etkili bir yaklaşım, çıkarların dürüstçe yeniden değerlendirilmesiyle başlayabilir. Birleşik Krallık, AB ve ABD için bu, çoğu “değerler mi pragmatizm mi” ikilemi etrafında dönen soyut tartışmaları aşarak, politika yapımını şekillendiren gerçek ödünleşmeleri kabul etmek anlamına geliyor. Bağımlılık ve güvenlikle ilgili endişeler, satın alınabilirlik, risk azaltma önlemlerinin sürdürülebilirliği ve iç sosyal uyumla ilgili endişelerle dengelenmelidir.
Avrupalı şirketler genellikle bu gerilimleri pragmatik bir şekilde yönetir ve en rekabetçi olan yerden teknoloji tedarik eder. Örneğin, Almanya'nın devlet demiryolu işletmecisi Deutsche Bahn, faaliyetlerini sürdürebilmek için yeni elektrikli araç filosunun küçük bir kısmını (yaklaşık %5) Çinli üretici BYD'den tedarik etmiştir. Ancak bu karar bile sendikaların eleştirilerine yol açmıştır.
Bu gerilimler ortadan kaldırılabilir değil, sadece yönetilebilir. Batı ülkeleri, doktrinsel saflık değil, disiplinli bir önceliklendirme yapmalıdır. Hukukun üstünlüğü, ulusal egemenlik ve insan hakları gibi temel ilkeler, işbirliğine hala açık sınırlar koymalıdır, ancak stratejinin yerini alamazlar. İklim değişikliği ve teknoloji standartlarından finans ve küresel kalkınmaya kadar birçok alanda, farklı siyasi sistemler altında faaliyet gösteren devletlerle işbirliği kaçınılmazdır. Aksini iddia etmek, Batı'nın manevra alanını daraltmaktan başka bir işe yaramaz.
Değerleri maddi bağımlılıkla uzlaştırmak için inandırıcı bir plan olmadan ahlaki sinyaller vermek, sonuçta hem dışarıdaki güvenilirliği hem de içerideki rızayı zedeler. Önümüzdeki görev, ne sınırlama ne de ayrılma, açıkça tanımlanmış çıkarlar tarafından yönlendirilen seçici bir angajman kurmaktır. Güvenlik endişeleri sınırlar ve önlemler gerektirir, ancak bu, ilişkilerin kesilmesini haklı çıkarmaz. Çok kutuplu bir sistemde, etki sadece kısıtlama yoluyla değil, katılım, gündem belirleme ve çıkarların örtüştüğü alanlarda kuralları şekillendirme yeteneği ile de kullanılır.
Yeni çok taraflılık biçimleri ortaya çıktıkça, Batı, yükselen güçlerin siyasi ekonomilerini ve stratejik motivasyonlarını anlamaya çok daha fazla yatırım yapmalıdır. Bu, korku odaklı anlatıların ötesine geçmeyi ve daha analitik bir kapasite ve politika ile ilgili uzmanlık geliştirmeyi gerektirir. Batılı hükümetler her şoka parça parça tepki vermeyi sürdürürse, sonuçları ve küresel eğilimleri şekillendirme yeteneklerini kaybedecekler.
Çok kutuplu çağ, zihniyet değişikliği gerektirmektedir. Batı için mesele gücü paylaşıp paylaşmamak değil; bu paylaşımın nasıl gerçekleşeceğini şekillendirip şekillendiremeyeceğidir. Alternatifi ise içeride maliyetleri artıran, dışarıda ise etki gücünü aşındıran tepkisel bir duruştur.
*Gemma Cheng'er Deng, King's College London'da doktora araştırmacısı ve (Kerry Brown ile birlikte) China Through European Eyes: 800 Years Of Cultural And Intellectual Encounter (World Scientific Publishing Europe, 2022) kitabının ortak yazarıdır . Jim O'Neill, eski İngiltere Hazine Bakanı ve Goldman Sachs Asset Management'ın eski başkanıdır.
© Project Syndicate 1995–2026
