Siyaset dondu mu?
Türkiye’de siyasetin en azından gündem itibariyle donmadığı vakıa. Sadece MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin son grup toplantısında Abdullah Öcalan’a statü öneren açıklaması bile bunun bir işareti. Ancak ne Bahçeli’nin çıkışı, ne iç siyasi tartışmalar, ne de jeopolitik gelişmeler seçmen kararı üzerinde değiştirici bir etkide bulunmuyor.
Türkiye’nin mevcut siyasi haritasını belirleyen hadise hala 31 Mart 2024 yerel seçimleri. 2002’den o tarihe kadar AK Parti’nin egemen parti olduğu, seçimlerde kendisinden sonraki iki partinin toplamından daha fazla oy aldığı, aradaki referandumlar ve yerel seçimlerde de ipi önde göğüslediği bir dönem yaşandı. Bu denge 2024 yerel seçimlerinde değişti. CHP’nin birinci, AK Parti’nin ikinci parti olduğu yeni dengede son iki yıldır sıralama değişse de ana fotoğraf değişmiyor.
PANORAMATR araştırmalarında uzun zamandır CHP ve AK Parti birbirlerine çok yakın oy oranlarına sahip. Sıralamaları değişse de seçimlerde nasıl bir sonuç çıkacağını şimdiden öngörmek zor. Asıl dikkat çekici olan yaşanan tüm gelişmelere karşın seçmenin iktidar ya da muhalefet lehine bir tutum değişikliğine gitmemesi.
Büyük iki partinin en büyük avantajları çoğunluk enerjisi. Ülkenin ana gündeminde kavga bu iki parti arasında yaşanıyor. Seçmen de bu kavganın temel iki aktörü varken başka adreslere yönelmiyor.
Son beş ayın ana dinamiği ise seçmenin tabiri caizse donmuş şekilde bekleme konumuna geçmiş olması. Her parti için müspet ve menfi dinamikler birbirini dengeliyor ve seçmen hareketliliği minimuma inmiş durumda. Seçimlere daha zaman olması bunun bir gerekçesi olarak görülebilir. Fakat partilerin yeni seçmen kazanabilecek bir performans da gösteremediklerini not etmek gerek.
Cumhurbaşkanı Erdoğan genel olarak seçmenlerin üçte ikisi tarafından dış politikada başarılı olarak görülüyor. Dış politika AK Parti’nin çok uzun zamandır en güçlü kaslarından biri. Ülkeyi temsil kapasitesi ve güvenlik risklerini yönetme becerisi muhalefet seçmeni arasında da takdir görüyor. Ekonomik kriz, ülkenin en önemli sorunu olarak ekonominin arkasına yerleşen adalet ve hukuk açığı dış politikada başarının iktidar lehine bir oy hareketliliği oluşturmasını engelliyor. Burada hangisi daha belirleyici ayrıca tartışmak gerek. Yani dış politika performansı mı oy kaybını engelliyor yoksa ekonomik kriz mi yeni seçmen kazanımını önlüyor tartışılır. Dengeyi AK Parti lehinde değiştirecek iki dinamikten biri ekonominin hissedilir derecede toparlanması ki savaş şartları ve Hürmüz Boğazı’nda kesintiye uğrayan tedarik hatları gibi gelişmeler bunun kolay olmayacağını söylüyor. İkincisi ise jeopolitik risklerin daha da ciddi bir noktaya gelerek iktidarın “vazgeçilmezlik” silahını kullanmasını sağlamak.
19 Mart operasyonları ve sonrasında CHP’nin gösterdiği performans ana muhalefet partisinin 2024 yerel seçimlerinde elde ettiği oy tabanını tahkim etmesini sağladı. Özgür Özel’in performansı da buna büyük katkı sağladı. Operasyonlar partinin zeminini güçlendirmekle birlikte CHP’yi başka bir sarmala hapsediyor. CHP gözaltına alınan başkanlar ve davalarla ilgilenmekle Türkiye’nin gündemini belirleyecek adımlar atmak arasında kalmış durumda. Çok uzun süre yüzde 23 bandında kalmış bir partinin tek seçimde ulaştığı yüzde 34 bandını koruyup daha üstüne çıkması kolay değil. İktidarın aksine CHP’nin elindeki araçlar da kısıtlı. Şimdilik tercih edilen saha aktivitesini artırmak parti için daha doğru bir tercih gibi duruyor. CHP’nin seçimlere kadar mevcut kitlesini muhafaza edip seçim gündemindeki aday tercihi üzerinden yeni bir motivasyon oluşturmaktan başka alternatif üretmesi mevcut şartlar altında zor. Üstelik CHP’de ve siyasette tüm dengeleri değiştirme ihtimali taşıyan mutlak butlan davası ve belediye başkanları üzerindeki yargı kılıcı partiyi neredeyse felç etmiş durumda iken daha da zor.
PKK’nın silah bırakması sürecinin toplumdaki karşılığı hala yüzde 50’nin üzerinde. Kamuoyu ekonomik kriz, jeopolitik gerilimler, adalet sorunları gibi başlıklarla Kürt meselesini birbirinden ayırıyor. Amedspor’un şampiyonluğu gibi konularda toplumdaki nefret söylemi ve hazımsızlık daha görünür hale gelse de süreç partilerin lehine ya da aleyhine bir hareketliliğe neden olmadı. Hatta CHP’nin karşı karşıya olduğu operasyonlar olmasa destek çok daha yüksek bir seviyeye de ulaşabilirdi. DEM Parti ise en azından şimdilik PKK’nın silah bırakması sürecinde kazandığı görünürlüğü kendi adında olumlu bir imaj inşasına çevirebilecek, terörsüz bir Türkiye’nin sağlayacağı imkanlara hazır olduğunu hissettirecek söylem geliştirmekten uzak.
Milliyetçi partiler yüzde 14 civarında bir oy oranına sahip. MHP, Anahtar Parti, Zafer Partisi ve İYİ Parti’nin oy toplamları çok büyük değişiklik göstermese de kendi aralarında geçişkenlik yaşanabiliyor. Ama burada da genel görünümü değiştiren büyük bir hareketlilikten bahsetmek zor. Benzer bir yorum Yeniden Refah Partisi için de yapılabilir.
Bahçeli’nin son grup toplantısındaki çıkışı başta iktidar olmak üzere siyasetteki bu donmuşluğu aşmak yönünde bir girişim olarak okunabilir. Aksi takdirde sorunlarını çözemeyen, alternatif söylemler geliştiremeyen bir ülke olarak sandık geldiğinde umutlar ve gelecek beklentilerinden çok yine mecburiyetler ve korkular üzerinden tercihte bulunmaktan başka seçenek kalmayacak.
