Değişen kadar değişmeyen de önemli…
Hangi dönemde, hangi dengelerle yaşarsak yaşayalım; açılım evreni, demokratik esinti dönemi ya da otoriter aşama fark etmeksizin, Türkiye’nin değişmeyen sosyolojik verisi cemaatimsi toplum dokusu, dahası toplum anlayışıdır.
Bu doku ve anlayış sürekli siyasi sorunlar üretir.
Anlamı nedir bunun?
Şu: Toplum, iç içe geçmiş, bütünleşmiş bir yapıdan çok, yan yana duran topluluklar serisi olarak karşımızdadır. Dindarlar, laik-seküler kesim, Kürtler, Aleviler, sol, milliyetçi gruplar, azınlıklar; zımni bir milletler düzeni içinde yaşarcasına farklı değer sistemleri içinde varlıklarını sürdürürler.
Güven, siyaset ve kolektif değerleri besleyen ortak sahalar elbet vardır; varlığımızı bunlar korur. Ama çatışmasız, eşit bir toplumsal doku genellikle geride durur.
Siyaset ve siyasi temsil de bu dokuya bir ölçüde bağımlıdır; en azından onunla bağlantılıdır. Siyasi partiler ülkede genel olarak temsil ettikleri kimliklerle tanımlanır.
Böyle bir yapıda bu gruplar arasındaki ilişkiler, karşılıklı kanaatler, karşılıklı kabul ve tolerans seviyeleri önemlidir.
Demokratik dalga, reform, ekonomik ve siyasi istikrar dönemlerinde gruplar arası temaslar artar. Özgürlük talebi, çıtası ve hamleleri farklı kesimleri kuşattıkça etkileşim kapıları açılır, ortak tanım arayışları çoğalır.
2000’lerin ilk 10 yılı böyle bir
dönemdi.
Ne var ki tüm beklenti ve umutlara rağmen böyle dönemler kalıcı olamıyor; istisna oluşturuyorlar. Zira derindeki doku, kimi zaman siyaset üzerinden, kimi zaman siyasi iklim üzerinden kendisini dayatıyor.
Son yıllar — tarihi siz koyun: 2011, 2014 — bu dayatmaya işaret eder. Söz konusu olan bir iniş dönemidir. Topluluklar arasındaki güç, temsil ve görünürlük dengesinin, hiyerarşisinin bozulduğu bir evreyi temsil etmektedir. Karşımızda kutuplaşmalar bulunur. Birbirini duymayan, anlamayan, hatta fark etmeyen bloklar oluşur. Bu, ülkeyi yöneten kişilerden daha derin, daha öte bir mesele; bir belirleyendir aslında.
Bu tür kutuplaşma ve kopuş dönemlerinin önemli bir özelliği vardır: Toplumun siyasete esir olması, siyasetin içinde hapsolması. Siyasetin toplum, toplumsal alan ve topluluklar üzerindeki tahakkümü kutuplaşmayla doğar ve ne yazık ki fasit bir daire oluşturarak kutuplaşmayı besler.
Bugün de bir bakımdan asıl sorunumuz budur. Eksik demokrasinin altında yatan temel meselemiz de budur.
Yolsuzluk, yozlaşma, siyasi tasfiye hamleleri, yargının siyasallaşması, otoriterleşme, örtülü bir kimlik siyaseti, itirazın siyasallaşması… Bunların hemen hepsi, en azından iç içe giren ve birbirini üreten bir bütün olarak; hem birer besleyici hem de birer sonuç olarak bu şemsiyenin altında yer alıyor.
2010’lardaki dalgayla sosyolojik alan belki pek çok dönüşüme tanık oldu. Kimlikler kendi içinde yeniden yapılandı, daha özgürlükçü bir istikamet tutturdu.
Ama ana doku, sert zihniyet çekirdeği çok dirençli.
Türkiye; iç dengeleri bakımından, aktörleriyle, siyasetçisiyle, aktivistiyle, gazetecisiyle, dindarıyla, genciyle ve diğer toplumsal unsurlarıyla; insansız, hükümran bir siyasete, siyasi kutuplaşmaya esir düşmüş halde.
Hiçbir oyuncu bu ortamdan çıkış arayan, bunu zorlayan bir ipucu vermiyor; umut ışığı sunmuyor.
Uluslararası gelişmeler ve iklim de buna izin vermiyor.
Otoriter rüzgârlar en sert ve en meşru olanlar…
