Develerin üstündeki şeref
Rahmetli Mehmet Doğan, Suudların Kâbe’nin etrafını ne hâle getirdiğini ısrarla yazardı.
“Umreye veya hacca giderken gerçekten Kâbe’ye mi gidiyoruz? Mekke, Mekke olmaktan çıkmış, bir Amerikan şehrine benzetilmiş. Kâbe dışında değişmeyen hiçbir şey yok. Kapitalizmin zincirleme otellerinin reklamları gözleri kamaştırıyor. Kâbe’yi, Haremin içine girmeden göremiyoruz ama Zemzem Tower’ı, bilmem kaç kilometre öteden görüyoruz. Tabiat yok edilmiş, dağ, vâdi kalmamış. Bütün bunları yapanlar, Kâbe imamlarının zihin genleriyle de oynamış olmasınlar. (22.11.2018-Karar)
“Lâmı cimi yok; bulun bir Mekke resmi yâhut Medine resmi. Manzaraya bakın, ama dikkatle, hassâsiyetle, rikkatle. Bir Amerikan şehrinden ne farkları kalmış? Düşünün ve söyleyin lütfen!
‘Efendim Kâbe var, Mescid-i Nebevî var, yetmez mi?’
İşte işgâl orduları Kâbe’nin, Peygamber mescidinin kapısına kadar dayanmış. Sembollerini yükseltmiş. Emperyalistlerin çirkin siluetleri, Kâbe’nin üzerine düşüyor. Kâbe görüntüsüyle gözünüze nurlandırmak, gönlünüzü cilâlamak ne mümkün? Sırf bu mu? Saltanatlarını ABD’nin desteğine borçlu Suud önde gelenlerinin işlediği cinâyetlere, daha ötesi ‘Kâbe imamı’ nâm münkirin fiillerine, sözlerine bakın. Veyl, hakikatlere gözlerini yumarak Mekke’de Medine’de gezinen gafillere!” (20.05.2019-Karar)
Kâbe’nin Suudların işgâli atında olmasına ses etmeyen, onlarla iş tutan siyâsilerimiz, şimdi Trump istiyor diye Mehmetçiği Suudların iktidarını kurtarmaya göndermek istiyorlar. Kılıfı da hazır:
“Kâbe'ye, Hazreti Resulullah'ın kutlu mâbedine yönelik saldırılara göz yumamayız.”
Kâbe, adım adım gökdelenlerle işgâl edilirken, neredeyse dibinde Lopez konseri düzenlenirken ses etme; Trump isteyince hâdım-ı harameyn olduğunu hatırla!
Yaa akıl var mantık var. Suudlar, bir asırdan beri petrolden ve hacdan elde ettikleri geliri ne yapmışlar da iş savunmaya gelince yardım istiyorlar?
Savaştan kaçıp develerinin derdine düşen Ebu Süfyan’a “Şenin şerefin yok mu?” diye sorulduğunda ne demişti?
“Benim şerefim, develerin üstünde.”
Ne tuhaf değil mi? “Niye Türk düşmanı, İslâm düşmanı Suudların savaşına bu milletin çocuklarını göndermek istiyorsunuz? Sizin şerefiniz nerede?” desek cevap aynı:
“Develerin üstünde”
***
Küflenmiş Aydınlar
5 Mayıs 2014’de, bilmem kaç yüz bin dolarlık saat takan dönemin bakanlarından Zafer Çağlayan, yolsuzluk fezlekesine karşı kendisini savunurken Meclis kürsüsünden bir fatura salladı. Saati gazetede görüp beğendiğini ve parasını kendisinin ödediğini söyledi. İki gün sonra saat firması, “Gazete ilânı vermiyoruz.” açıklaması yaptı. Ötesi mâlum.
Mezkûr Bakanın savunmasından bir hafta sonra Soma’da Türkiye târihinin en büyük mâden kazâsı oldu. 301 mâdenci hayâtını kaybetti.
“Mustafaaaam!” diye çığlık atan anneyi, çizmelerinin çamuru ambulansın sedyesini kirletir diye çekinen; kurtarma sırasında, “Beni bırakın, Mahmut'u alın! Onun karısı hâmile" diyen mâdencileri hatırlıyor musunuz? Ya şehit mâdencinin delik çorabını?
Şimdi iktidara toz kondurmayan bir gazeteci, bunları unutmayalım diye Soma’da yeni yetme bir danışmanın, iki jandarmanın tuttuğu mâdenci yakınına attığı tekmeyi esas alarak, “Helâl tekme” kitabını yazdı.
Şimdi büyükelçilik saltanatı süren bir hukukçu, o zaman işçilere destek olmak ve iktidarı eleştirmek için koşa koşa Soma’ya gitti.
Tesâdüfe bakın ki Fatma Betül Sayan Kaya’nın fon skandalına karıştığının ortaya çıkmasından 4 gün sonra Soma’da bir mâden kazâsı daha oldu. Beş işçi hayâtını kaybetti. 13 yaşındaki Yaşar’ın, babasının tabutu başında ağlaması gündem oldu ama “Soma’yı unutma!” diyen gazetecinin gündemi olmadı.
O, hiç olmazsa susuyor. “Fatma nasıl kurtulur?” diye bir gündemi yok. Fatma B. Kaya ile telefonda görüşen bir gazetecinin anlattığına göre Kaya, inanılmaz demoralize olmuşmuş. Ağlıyormuş. Arkadan da çocuklarının ağlama sesi geliyormuş.
Ayıptır ya! Kaya’nın 15-16 yaşındaki Robert Kolejli oğlunun ağladığına inanıp ah vah mı edelim?”
12 Eylül evvelinde elektrikler kesilse, “komünistler yapmıştır” denirdi. Fon krizi ne zaman fetöye bağlanacak diye bekliyordum. İktidarın diline girince, “Ucu kime dokunursa dokunsun” diyen bir gazetenin de diline girdi. Genel yayın yönetmeni, fon krizinde fetö izinin araştırılmasını tavsiye etti. Kendisinin bile inanmadığı o kadar belli ki.
E ben daha güzel bir akıl vereyim! Foncu bakanın geçmişini araştırın! Belki fetö dersânesine gitmiştir.
Patronun izin verdiği kadar münevver gazetecilik bu olsa gerek. Bu gidişle her kim “fon” demeye kalksa “fetöcü hâin” ilân edilebilir.
Bir de mahalle yanarken saç tarayan konu mankenleri, süs biberleri var ki bahsetmeye değmez.
Son yıllarda çok bahsedilen bir kitap var. Beyaz Zambaklar Ülkesi’nde. Kitapta Fin aydını Snellman şöyle diyor:
“Aydın olmak, modaya uygun elbise ve şapka giymek, kolalı gömlek giyinmek demek değildir. Aydın kesim, milletin beyni durumundadır. Millet, sizi, iyi bir eğitim aldıktan sonra yüksek bir gelir elde edesiniz ve geceleri kahvehânelerde iskambil ve domino masasının başına geçip eğlenesiniz diye okutmamıştır. Böyle olanlar, gerçek aydın olamazlar. Onlar, aydınların küflenmişidirler.”
Görünen o ki milleti uyandırması gereken aydınlar küflendikçe daha da kirleneceğiz.
Koskoca hukukçu Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün, fon skandalının arkasında MOSSAD ve ABD’nin olduğunu söylemesine ne demeli?
20. yüzyıldaki bunalımların sebebini, başta Avrupalı olmak üzere dünyâdaki entelektüel ve aydınların dikkafalı, sorumsuz olmasına bağlayan İspanyol filozof J. Ortega y Gasset’nin aydın eleştirisini hatırlayalım:
“Eğer entelektüel dikkafalılık olmasaydı, siyâsî dikkafalılık bu kadar vahim olmazdı.”
