Üç sorun, birkaç da öneri...

Türkiye’nin içeride de dışarıda da çok sorunu var. İçindekilerin çoğu kendi icadı, dışındakilerin çoğu ise dünya konjonktüründe yaşanan gelişmeler sonucunda karşılaştıklarımız. İçerdekilerin çözümü belli ama çözüm iradesi zayıf. Kendi anayasamıza, kanunlarımıza, imzacısı olduğumuz sözleşmelere samimiyetle sadakat göstersek, hukuku siyasetin aracı haline dönüştürmesek hemen hepsi çözülecek mahiyette.

Ancak dışımızdakilerin çözümü kolay değil. Çoğu yönetilmekten başka çaresi olmayan sorunlar. Genelde güçlü durmayı ve olmayı, bulunduğumuz pozisyondan karşılıksız taviz vermemeyi, akılcı davranmayı, dünyayı iyi tanımayı, hayale kapılmamayı gerektiriyor. Atılan her adımda benim bundan çıkarım ne denmesini, güç maksimizasyonunu, bazen de konsolidasyonunu şart koşuyor.

Bugünkü yazının konusu olan üç sorun da böylesi bir duruşu hak ediyor. İlki, Montrö Rejimi’ne ilişkin. Muhtemelen bildiğiniz gibi Montrö Sözleşmesi 1936’nın özgün siyasi koşulları altında imzalanmış, Türkiye’nin güvenliğini koruduğu kadar dünya siyasetinde söz sahibi olabilmesini de sağlayan bir antlaşma. Lozan’da kurgulanan, serbest geçiş ve silahsızlanma içeren düzenlemeyi değiştirip sorumluluğu bize bırakıyor.

İkinci Dünya Savaşı sırasında uygulaması ve hemen ardından da kendisi sorgulansa da günümüze değin varlığını bir yandan Türkiye’nin adil sayılabilecek yönetimi, diğer yandan büyük devletlerin çıkarlarına hizmet etmesi nedeniyle sürdürüyor. Günümüz itibarıyla, bu rejimi değiştirelim, yerine 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin boğazlara ilişkin hükümlerini koyalım diyen olmadı. Ama olmayacağı anlamına gelmiyor. Çünkü Ukrayna Savaşı “yaratıcı” fikirlerin piyasaya sürülmesine yol açıyor.

Bunlardan biri geçtiğimiz günlerde Foreign Policy’de yer aldı. Kings College’dan Jade McGlynn Bulgaristan açıklarında bir süre önce Rusya tarafından hedef alınan gemileri gerekçe göstererek Avrupa devletlerine bayrak değiştirmeyi, Fransız, İngiliz ya da başka güçlü bir Avrupa ülkesinin bayrağının çekilmesini önerdi. Bunun yeterli olmayabileceğinin altını da Türk bayraklı Orinda tankerinin geçen kasımda hedef alınması örneğini vererek çizdi.

McGlynn her ne kadar ateşkes çabalarının başarısına değinse de Amerika’nın bir zamanlar Kuveyt bayraklı tankerleri kendi bayrağına geçirip Körfez’den savaş gemileri eşliğinde çıkarmasını emsal olarak sunmasından, caydırıcılığın çökmesi halinde riskin göze alınması gerektiğini söylemesinden Karadeniz’de bir kuvvet çarpanı oluşturmayı ima ettiği anlaşılıyor ki bu da şu an uyguladığımız savaş gemilerinin geçiş yasağıyla örtüşmüyor.

Eğer Ukrayna Savaşı Amerika’nın Rusya yaptırımlarını dizel satışıyla başlayıp kaldırması, AB’nin şimdiye değin taahhüt ettiğinin üstüne ek Zelenski’nin istediği 72 milyar Avroyu vermemesi gibi nedenlerle bir şekilde bitmezse Türkiye Karadeniz’in jandarmalığını üstlenmek ile Montrö’den vazgeçmek arasında seçim yapmak zorunda kalabilir. Tabii ki ondan önce savaşın tırmanıp bir dünya daha doğrusu bir Avrupa savaşına dönüşmemesi halinde.

Bu yazının konusu olan ikinci soruna gelince; Suriye’nin Yemen’deki savaşa dahil edilmesi için harcanan çabalara ilişkin. Takip edenler hatırlayacaktır dört ay kadar önce Trump Suriye güçlerinin Lübnan’a girip Hizbullah sorununu İsrail adına çözmesini istemişti. Neyse ki Ahmed Şara böyle bir maceraya kalkışmadı, önceliklerinin kendi ülkelerini istikrara kavuşturmak, komşularıyla iyi ilişkiler geliştirmek olduğunu vurguladı. Geçtiğimiz günlerde de Reuters Şara’nın Yemen teklifine maruz kaldığını yazdı.

Araştırmacı Ahmad Sharawi’nin yine Foreign Policy’de aktardığına göre 6 Ekim’deki Riyad buluşmalarında Muhammed bin Selman kendisinden asker istedi ve 1500 kadar Suriye askerinin şimdiden Suudi Arabistan’a gittiği de bazı kaynaklarca rapor edildi. Bu sayının Şara’nın razı olması halinde 20 bine kadar çıkacağı, dahası Yemen’e gireceği de tahminler arasında. Umarım Şara arkasında mali yardım da olması olası bu teklifi enine boyuna düşünür.

Bence Yemen’deki soruna ne Türkiye doğrudan taraf olmalı ne de istikrarını sağlamaya çalıştığı Suriye’yi taraf olmaya teşvik etmeli, hatta niyeti varsa caydırmalı. Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkı vermekle savaşa katılmak arasındaki ayrım da net olarak konmalı. Daha önce de yazdığım gibi Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nde sular durulana kadar Mekke Antlaşması’nı TBMM’ye getirmek için beklenmeli.

Üçüncü sorun Azerbaycan’la yaşadıklarımız hakkında. Bu sorun çok daha uzun ve kapsamlı bir yazıyı hak etmekle birlikte bizim hayal kırıklığına uğramamamız için basın, toplum, kanaat önderleri ve devlet yetkilileri olarak sınır aşan ilişkileri kardeşlik, akrabalık üstünden tanıma alışkanlığından bir an önce vazgeçmemiz gerekiyor. Aynı dili konuşan, aynı etnik kökenden gelen, aynı inacı paylaşan ülkelerin birbiriyle “dost” olması şart diye bir kural yok.

Nihayetinde farklı çıkarları, beklentileri, tarihleri ve siyasi kültürleri olan ülkelerden, egemen devletlerden söz ediyoruz. Bu, doğal olarak Azerbaycan’ın başörtüsü yasağını eleştirmeyelim, İsrail’i kayırmasını konuşmayalım anlamına gelmiyor. Sadece hayal kırıklığı yaşamamak ve geri adım atmamak için akrabalık üstünden ilişki tanımlamaktan vazgeçelim, en yakın akrabalar arasında da sorunlar çıkabildiğini akılda tutalım anlamına geliyor…

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.