Avrupa bundan sonra ne yapacak?
DAVOS - Bu ay Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık toplantısında küresel elit, ABD Başkanı Donald Trump’ın kimilerinin “neo-royalist” (yeni-monarşik) olarak nitelediği yönetim tarzına ilk elden tanıklık etti. Ancak bu hafta, abartılı bir gösteri (Versay'dan çok Game of Thrones'a benzeyen) sunmaktan daha fazlasını yaptı. Aynı zamanda, siyaset ve iş dünyası liderlerinin kararlarını uzun süre şekillendirecek daha derin ve yapısal değişimleri de açığa çıkardı.
Trump'ın Danimarka'dan Grönland'ı ABD'ye devretmesini talep etmesiyle ortaya çıkan kriz şimdilik yatışmış gibi görünse de, birleşik Batı fikri ölümcül bir darbe aldı. Trump bir NATO müttefikine karşı güç kullanmama sözünü tutsa bile, Davos öncesinde ve konferans sırasında kendisinin (ve danışmanlarının) sergilediği kaba davranışlar, en kararlı Atlantikçiler arasında bile Amerika’nın güvenilirliği konusunda kalıcı şüpheler doğurdu.
Bu şüpheler, Kanada Başbakanı Mark Carney'nin artık ünlü olan ve “dünya düzeninde bir kopuş”tan bahsettiği konuşmasının özünü oluşturdu. Aynı düşünce, kuruluşumun son anketinde de görülüyor: Avrupalıların yalnızca %16’sı Amerika’yı müttefik olarak görüyor; Fransa, Almanya ve İspanya gibi ülkelerde bunun neredeyse iki katı ise onu rakip hatta düşman olarak görüyor.
Aynı derecede önemli olan bir başka nokta da, bir Avrupalı liderin bana özel olarak söylediği gibi, Trump yönetimindeki ABD dış politikasının savrulan öngörülemezliğinin güçten çok Amerikan zayıflığını yansıtmasıdır. Yine, anketimiz bunu doğruluyor. İkinci döneminin birinci yılında, Trump'ın en büyük başarısı Çin'i yeniden büyük yapmak oldu. Dünya genelinde, ankete katılanlar Çin'in dünyanın en büyük gücü olmasını bekliyor ve kendi ülkelerinin ABD'den ziyade Çin ile daha yakın ilişkiler kuracağını öngörüyor.
Avrupalılar bu durumdan ne gibi dersler çıkarmalı? İlk ders, gücün kullanımıyla ilgili. Trump'ın 21 Ocak'ta Truth Social'da duyurduğu Grönland kararı, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb ve Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre’nin yorulmak bilmeyen diplomatik çabalarının bir sonucu gibi görünüyor. Ancak daha da önemlisi, bu "Trump fısıldayıcıları" başarılı oldular çünkü Avrupa, kırmızı çizgiler çizme ve bunları savunma konusundaki kararlılığını olağanüstü bir şekilde gösterdi.
Elbette, Avrupalı liderler kendi rütbe içindeki olağan fikir ayrılıklarını yönetmek zorunda kaldılar (örneğin, Polonya'nın sağcı milliyetçi Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, Grönland krizini Danimarka ile ABD arasındaki ikili bir sorun olarak nitelendirdi). Ancak, Trump'ın "Kurtuluş Günü" gümrük vergilerine karşı Avrupa'nın zayıf ve nihayetinde başarısız olan tepkisinin aksine, son haftalarda Avrupa'nın egemenliğini savunması güçlü ve inandırıcı oldu. Bu, Kuzey Kutbu'na asker konuşlandırılması, 93 milyar avro (110 milyar dolar) değerinde misilleme gümrük vergileri getirme ve AB'nin sözde "ticaret bazukası"nı (The Anti-Coercion Instrument - Zorlama Karşıtı Araç) kullanma tehdidini içeriyordu.
Bu tepki, ABD piyasaları, Kongre ve Amerikan halkını korkutmaya yetti. Trump, geçen yıl Çin'in gümrük vergileri konusunda blöfünü görmesi gibi, rotasını değiştirmek zorunda kaldı. Avrupalılar sadece "kartları" olduğunu ve bunları oynamaya istekli olduklarını göstermekle kalmadılar, aynı zamanda Trump'ın güç siyasetine kendi şartlarıyla katılmaya hazır olduklarını da gösterdiler. Şimdi soru, Avrupalıların Amerika'nın değişken siyasetinden kendilerini korumak için çabalarını hızlandırıp hızlandırmayacakları ve bir sonraki transatlantik anlaşmazlıkta oynayabilecekleri kartları belirleyip belirlemeyecekleridir.
Bu da bizi ikinci derse getiriyor: Şimdi, Atlantik ötesinde daha geniş ilişkiler kurarak Batı sonrası dünyaya hazırlanma zamanıdır. Carney, dünyanın büyük bölümünün liberal uluslararası düzeni her zaman ikiyüzlü gördüğünü kabul ederek bunun zeminini hazırladı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Almanya Şansölyesi Friedrich Merz de konuşmalarında dünyanın geri kalanına ulaşmanın önemine vurgu yaptılar.
Bu tür girişimler akıllıca. Davos'a katılan Hindistan, Afrika ve Güney Amerika temsilcileri, kanunsuzluğa ve kontrolsüz güç siyasetine karşı direnmek için işbirliği yolları bulmaya istekli olduklarını söylediler. Ancak yine de Avrupalıların bu duruma ayak uydurabilecekleri konusunda sorular var. Sonuçta, karmaşık Avrupa iç siyaseti kalıcı bir engel olmaya devam ediyor. Avrupalı liderler Davos'ta çok taraflılığa övgüler yağdırırken, Avrupa Parlamentosu, önceki hafta büyük bir coşkuyla imzalanan tarihi AB-Mercosur ticaret anlaşmasının uygulanmasını engellemekle meşguldü. Benzer şekilde, Avrupalı liderler Batı dışındaki ülkelerle doğru üslubu tutturmakta uzun süredir zorlanıyor; Ukrayna’ya destek için küresel bir ittifak kuramamaları bunun göstergesidir.
Son olarak Avrupalılar, bu an her ne kadar benzersiz hissettirse de aslında öyle olmadığını hatırlamalıdır. Davos’ta katıldığım en ilginç tartışmalardan biri 1920’lerden çıkarılacak dersler üzerineydi. O on yıl da, teknolojik iyimserlik (elektrifikasyon ve seri üretimin ortaya çıkmasının ardından) ile jeopolitik krizler arasındaki uyumsuzlukla karakterize edilmişti. Ve kısmen Amerika’nın gümrük vergilerine, himayeciliğe ve izolasyonizme yönelmesi nedeniyle dünya savaşının habercisi olmuştu.
Benzer dinamikler karşısında Avrupalılar için soru: Bu kez meydan okumaya karşı koyup, tarihin tekerrür etmesini engelleyebilecekler mi? Bu seferki büyük fark, Avrupalıların birçok küresel aktörden sadece biri olarak hareket edecek olmaları. Bu bağlamda, Batı-sonrası dünya artık burada.
*Mark Leonard, Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Direktörü’dür.
© Project Syndicate 1995–2026
