Devrimden önce İran
Binlerce yıla dayanan bir tarihe sahip olan İran’ın siyasi birliği ilk kez M.Ö. 625 yılında Medler zamanında mümkün olmuştu.
Daha sonra M.Ö. 550 yılında kurulan Ahameniş (Pers) İmparatorluğu dünyanın gelmiş geçmiş ilk süper gücüydü.
Ahameniş İmparatorluğu, 330 yılında Büyük İskender tarafından yıkılıncaya kadar Kuzey Afrika, Güney Balkanlar ve Orta Asya’yı yönetiyordu.
Bazı tarihçilere göre Ahameniş İmparatorluğu, bir ara, doğrudan ve dolaylı olarak dünya nüfusunun yarısını etkisi altına almıştı.
Ahamenişlerden sonra kurulan ve 471 yıl yaşayan Part İmparatorluğu M.S. 224 yılında Sasaniler tarafından yıkıldı ve yerine Sasani İmparatorluğu kuruldu.
400 yıl hüküm süren Sasanilerin tarihi adeta Bizansla (Doğu Roma İmparatorluğu) savaş tarihi gibidir.
Sasaniler 602 yılından itibaren Bizans İmparatorluğuyla uzun bir savaşa tutuştular.
26 yıl adeta kesintisiz bir şekilde devam eden savaşlar sınır boylarındaki bütün coğrafyalara yayılmıştı: Mısır, Doğu Akdeniz, Mezopotamya, Kafkasya, Anadolu, Ege Denizi ve hatta Konstantinopolis önlerinde bile savaştılar.
602 - 626 yılları arasında yapılan savaşları Sasani İmparatorluğu kazanmıştı.
626 - 628 yıllarında yapılan nihai savaşları, bu defa Bizans İmparatorluğu kazandı; Sasaniler mağlubiyeti kabul etti ve bir barış anlaşması imzalandı.
Bu iki imparatorluk, yıllar süren bu savaşların sonunda insan kaynaklarının çoğunu ve finansal imkânlarını adeta tükettiler.
Savaşın yıpratıcılığı yetmezmiş gibi savaştan sonra da İran’da iktidarı ele geçirmek isteyen gruplar arasında dört yıl süren bir iç savaş daha yaşandı ve zaten azalmış olan iktisadi güç bu iç savaşla tamamen tükendi.
Bu savaşların devam ettiği yıllarda, daha önce hiçbir dönemde önemli bir devlet kuramamış olan Araplar, yeni bir devlet kurarak ortaya çıkmıştı.
İSLAMİYET DÖNEMİ İRAN
Hz. Muhammed’in getirdiği dine iman eden Araplar hem birleşmiş hem de yeni dinleri İslam’ı, dünyanın dört bir tarafına yaymak için fetihlere başlamışlardı.
Hz. Ömer döneminde, 633 yılında, Halid bin Velid komutasındaki İslam Ordusu, gücünü yitirmiş Sasani İmparatorluğuna saldırarak ticari ve siyasi başkentleri dâhil Mezopotamya’yı işgal etti.
Hz. Osman döneminde de, İslam orduları saldırılarını sürdürdü ve 651 yılında Sasani İmparatorluğu tamamen yıkıldı.
Her ne kadar daha sonraları Zerdüştlük dini, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi ehli kitap olarak görüldüyse de; başlangıçta Müslüman yöneticiler, Zerdüştlere ve diğer mahalli dinlere, ehli kitaba gösterilen müsamahayı göstermemiştir.
İran coğrafyasındaki insanların çoğunluğu, sonuçta bir yüzyıllık dönem içinde İslamlaşmıştır.
“Dört Halife” döneminden sonra kurulan Emevi Devleti’nin rol modeli Bizans İmparatorluğu olsa da, 750 yılında kurulan Abbasilerin rol modeli kesinlikle yıkılan Sasani Devleti olmuştur.
Arap toplumlarının aşiret esaslı yönetim anlayışı, açıkçası, geniş İslam coğrafyasını yönetmeye elverişli değildi.
Abbasi Devriminden sonra Sasani İmparatorluğunun önde gelen aileleri ve bilginleri Abbasi devletinin üst kademelerinde, mesela vezir olarak, görevlendirilmeye başladı.
Bu dönemde Sasanilerin sistematik-rasyonel-bürokratik devlet yapısının birikimleri Abbasilere aktarıldı; üst düzey bürokratik görevlerin neredeyse tamamı Farslara verildi.
Abbasiler asker ihtiyacını da Türklerden sağlayınca yönetimde Araplık-bedevilik-aşiretçilik unsurları azaldı ve silindi.
İslam fetihleriyle beraber Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz ve bugünkü Irak’ta yaşayan halklar İslamlaşmakla kalmamış aynı zamanda Araplaşmıştı.
Arapça bütün Müslüman halkların hem idari ve resmi diliydi; Arapça hızla İslam Dünyasının Lingua Franka’sına (ortak resmi dil) dönüşünce dini ve felsefi bilimler de Arapça üretilmeye başladı.
Bu dönemde aslında Fars ve Türklerin de, “Araplaşma Süreci” başlamıştı.
Vergi toplama yeteneğini kaybeden Abbasi Halifeleri askerlerinin maaşını bile ödeyemeyecek duruma düşmüşlerdi.
BÜVEYHİLER TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİRİYOR
932 yılında kurulan hem Şii hem de Fars Büveyhiler Devleti bu Araplaşma Sürecini neredeyse tamamen durdurdu.
Her ne kadar Yönetim ve Bilim dili olarak Arapça’nın mutlak otoritesi devam etse de gündelik konuşmalarda, şiir ve edebiyatta Farsça yeniden inkişaf etmeye başladı.
Mesela İran tarihini destansı bir şekilde ve Farsça olarak anlatan ünlü “Şehname” kitabı bu dönemde yazılmıştır.
Muhtemelen, Büveyhiler sayesinde bugünkü İran, Araplaşmak zorunda kalmadı.
Büveyhiler Şii olmalarına rağmen sünni olan Halifeyi, Şii bir Halifeyle değiştirmediler.
Sünni bir Halifeyle niçin devam edildiğine dair pek çok görüş var:
Birincisi tebaanın çoğunluğu sünniydi: Büveyhiler Devletinde yaşayan Farslar Şafii’ydi; Büveyhi Ordusunun belkemiğini oluşturan süvari Türkler de Hanefi’ydi.
İkincisi, Şii bir Halife Büveyhilerle iktidar mücadelesine girişebilirdi halbuki mevcut sünni Halife adeta sembolik yetkilere sahipti, vs.
“İslam'ın Serüveni” kitabının yazarı Hudgson iktidarın Araplardan Farslara transferi anlamına gelen Büveyhi Devletinin kuruluşunu İslam tarihinin kırılma anlarından biri olarak değerlendirir.
Çünkü ilk defa Büveyhi’lerle birlikte din ve devlet işlerini yönetenler kesin bir şekilde birbirinden ayrılmışlardır.
Hatta denilebilir ki, 1979 İran Devrimine kadar geçen sürede dini kurumlar ve dini şahsiyetler her dönemde sadece devletin emrinde görev yapmışlardır.
Büveyhi Devleti döneminde, 932 -1062, İslam düşünce ve sanatının altın çağı gelişmeye devam etmiştir.
Yönetici sınıf içindeki ihtilaflar ve Süvari Türklerin piyade Farslarla rekabeti, halk hoşnutsuzluğu ile birleşince Büveyhiler yönetemez hale geldi.
Nihayet 1055 yılında Tuğrul Bey'in Bağdat’a girmesiyle Büveyhi Devleti bir çöküş sürecine girdi ve 1062’de tamamen tarihe karıştı.
İki yüzyıl süren Büyük Selçuklu ve Harzemşahlar dönemleriyle İran’da, Türk Hanedanları dönemi başlamış oldu.
Bu Türk Hanedanlar döneminde, 11. ve 12. yüzyılda İran coğrafyasındaki kültür, sanat, felsefe ve bilim çalışmaları adeta zirve yapmıştı.
Öne çıkan bazı şahsiyetler:
11. Yüzyıl: Maverdi, Biruni, İbn Sina, İbnü’l Heysem, Ömer Hayyam, Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmut, Nizamülmülk, İmam Gazali
12. Yüzyıl: Fahreddin Razi, Feriddüddin Attar, Cezeri, İbnü’l Cevzi
Moğolların 1220’de Harzemşahları yenmesinden sonra Bağdat dahil bütün İran coğrafyası 1260 yılında “bir yıkıntı halinde” Moğolların eline geçmişti.
MOĞOLLAR ÖNCE YAKIP YIKIYOR
Moğollar kendi hakimiyetlerini kurduktan sonra felsefe, bilim ve sanat faaliyetleri; Moğol Vezirleri Nasiruddin Tusi (ünlü filozof) ve Reşidüddin Hemedani’nin önderliğinde adeta ikinci bir diriliş yaşadı.
Moğollara, devletin ve imparator ailesinin geleceğini de tahmin edecek bir kehanet merkezi olarak bir “Rasathane” kurması tavsiye edilir.
(Bilgi: Meraga Rasathanesi için harcanan paranın, İran’da toplanan toplam vergi gelirlerine oranı, Amerika’daki NASA Merkezinin harcamalarından göreli olarak kat kat fazlaydı)
Moğol İmparatoru bütçeyi duyunca önceleri kabul etmez fakat gelecekten haber almak arzusunu yenemez ve bütçeyi onaylar.
Bertold Spuler İran Moğolları adlı kitabında dindar bir Şafii olan başvezir Reşidüddin Hemedani’nin Tebriz’de yedi bin öğrenciye burs verdiğini belirtir.
Bu teşvikler sayesinde Tebriz yakınlarındaki Sultantepe’ye kurulan Meraga Rasathanesinde sadece Astronomi alanında değil bütün İslam bilim ve sanat alanlarında da ileri derecede eğitimler verilir.
Meraga’da yetişen bu insanlar sadece İran coğrafyasına değil bütün İslam coğrafyasına yayılırlar.
Mesela döneminin en sofistike astronomi ve matematik kitaplarının yazarı olan Kutbiddin Şirazi Anadoluya gelir ve Sivas’ta kadılık yapar.
Moğollar döneminde de İran’ın yerli halkı, çoğunlukla Şafii ve Türklerin de çoğunluğu Hanefi’ydi.
Bu dönemde Şiilik marjinal bir mezheptir ve daha çok Irak Arapları arasında yaygındır.
Moğollar yıkılıp İran’ı terk ettikten sonra coğrafyanın muhtelif kesimlerine kısa dönemli küçük beylikler kurulur.
TİMUR VE TEBRİZ
Sonra Timur Orta Asya’dan kopup gelir; Timur neredeyse bütün İran şehirlerini yağmalar.
Moğollar döneminde zenginleşen ve büyüyen Tebriz’i yağmalayarak ve Tebrizlileri katlederek adeta imha eder.
Timur’da sünniydi, Tebrizlilerde sünniydi.
İRAN ŞİİLEŞİYOR
1501 yılı İran tarihinde çok önemli bir dönüm noktasıdır: Şah İsmail Anadolu’dan gelen Kızılbaşların da desteğiyle Tebriz’e girer ve Annesinin de mensup olduğu Akkoyunlular devletine son verir.
Böylece İran’da Safeviler devleti dönemi başlar.
Şah İsmail hızla kurduğu devleti genişletir ancak Osmanlılara karşı giriştiği savaşta mağlup olur ve geri çekilir.
Safeviler bu savaştan sonra, o güne kadar çoğunluğu sünni olan Türk ve Fars Halklarını Şiileştirmeye girişir.
Şiiliğe girmeyenlere müsamaha edilmez; bazıları Buhara, Semerkant ve bugünkü Tacikistan’a, bazıları da Afganistan veya Osmanlılara sığınır.
Kalanların tamamı Şiiliği kabul eder.
Safeviler yıkıldığında, Azerbaycan Türkleri ve Farslar arasında neredeyse tek bir sünni aşiret hatta aile kalmamıştı.
Bu mezhepsel arındırma, İslam Dünyasının bildiği bir olgu değildi.
Afgan istilaları ile yıkılan Safevilerden sonra iktidarı önce Afşar ve sonra da Zend Hanedanları devralır.
Zend Hanedanından sonra 1794 yılında iktidarı devralan Kaçar Hanedanı, 1925 yılına kadar hakimiyetini sürdürdü.
Kaçar hanedanı döneminde yerli üretim ve ticaret neredeyse tamamen çözüldü, yabancılara imtiyazlar tanındı veya satldı; tıpkı Osmanlı Devletinde olduğu gibi çok büyük iktisadi ve siyasi buhranlar yaşandı.
1906 yılında, Belçika Anayasası adeta birebir tercüme edilerek İran Anayasası olarak kabul edildi ve İran Meşruti Monarşiye geçti.
Fakat bu Anayasal yeniden yapılanmanın iktisadi ve sosyal altyapısı olmadığı için başarılı olamadı ve 1925 yılında yönetim Pehlevi Ailesine geçti.
Böylece 1055 yılında yıkılan Büveyhilerden 875 yıl sonra “iktidar” tekrar Farslara geçmiş oldu.
Pehleviler, derhal soylarını Ahameniş İmparatorluğuna bağlayarak İran’da Fars olmayanlara karşı asimilasyon politikaları uygulamaya çalıştı.
Pehleviler şanslıydı çünkü çok büyük petrol rezervleri bulunmuş ve üretime açılmıştı; yeraltından adeta İran Hazinesine para yağıyordu.
Şah ve yakın çevresindekiler, elde ettikleri yüksek petrol gelirleriyle devleti ve iş hayatını moderleştireceklerine, küçük bir azınlığın batı tipi monden bir hayat yaşamasını tercih ettiler.
Kurdukları istihbarat örgütleriyle kendi vatandaşlarına hayatı adeta cehenneme çevirdiler; sonuçta Humeyni’nin önderliğinde başlayan halk ayaklanması bir devrimle sonuçlandı.
Yedi Bin yıllık İran Tarihini bir köşe yazısına sığdırmak elbette imkansız; yine de bu yazıyı derlediğim için memnunum çünkü ben de pek çok bilgimi güncelledim.
Son Özet: İran, İslam’dan önce de çok büyük bir tarihe sahipti.
Farslar, İslamlaştıktan sonra da, devletle ilgili birikimlerini (bürokrasi, yönetim, vergi, eğitim) ve kişisel yeteneklerini müslüman devletlerin hizmetine sunmuşlardır.
İslam düşüncesi (Kelam ve Felsefe) ve hukuku (fıkıh) ile ilgili en parlak düşünürler İran coğrafyasında ortaya çıkmıştır.
Farsların çok büyük çoğunluğu Şah İsmail’den önce Şafii’ydiler ve Şah İsmail’in yani diğer bir ifadeyle Türklerin zoruyla Şiileşmişlerdir.
İran coğrafyasında, hiç bir dönemde sermaye birikimi ve özel mülkiyete hukuki güvence sağlanamamıştır; herkesin malı ve canı hükümdarın iki dudağı arasından çıkacak söze bağlıydı.
Yöneticiler ve Fatihler halkı defalarca kez yağmalamış, mallarını müsadere etmiş, salma salmış ve yüksek vergiler almışlardır.
Büveyhileri saymazsak İranlılar bin dörtyüz yıl yabancılar tarafından yönetilmişlerdir.
Buna, “yüzyıllarca güvencesiz ve korku içinde gün yüzü görmeden yaşamak” da diyebiliriz.
Bu bağlamda çerçevesinde Devrimden sonraki İran’ı nasıl okumalıyız?
Gelecek yazıda, devrimden sonra siyaset, uluslararası ilişkiler, ekonomi, sermaye birikimi ve özel mülkiyet konularını özel bir bakışla irdeleyeceğiz.
