İstanbul’daki medeniyetimizin göğsüne Bizans dövmesini kim yaptı?
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 29 Mayıs’ta İstanbul’un fethi vesilesiyle yaptığı konuşmada dedi ki: “Her kim İstanbul’un statüsü değişsin diyorsa, bunlar Topkapı’da okunan Kur’an’ı, Ayasofya’da okunan ezanı içine sindiremeyenlerdir. Her kim İstanbul’da inşa ettiğimiz yüksek medeniyeti görmezden gelerek ‘göçebe barbarlar Anadolu’da medeniyeti tahrip etti’ diyorsa, pelerinini kaldırın göğsüne kazınmış Bizans dövmesi ile karşılaşırsınız.”
Bu topraklara hayat ve ruh veren değerlerle beslenen hiç kimsenin, Cumhurbaşkanının bu sözlerine elbette bir itirazı olmayacaktır. Bazı marjinal ve marazi tipler hariç, bu ülkede yaşayan kimse de İstanbul’un fethinden rahatsız olmayacaktır. Ayrıca 80 milyonluk bir ülkede, belirleyici olan marjinal azınlık da değil, millet çoğunluğudur.
Ama meselenin çok daha önemli bir boyutu var ki onu hep birlikte tartışmalıyız. Dolayısıyla bugün marjinal azınlığı değil, Fatih’in fethederek bize bıraktığı İstanbul emanetine gerçekten sahip çıkabildik mi onu konuşalım.
Galiba AK Parti dahil, bütün siyasi partiler Fatih’in emanetini ne hale getirdiğimizi pek tartışmak niyetinde değil. 1994’te Tayyip Erdoğan’ın Refah Partisi’nden belediye başkanı seçilmesiyle başlayan on yılı bir tarafa bıraksak bile İstanbul’u tam 15 yıl AK Parti yönetti.
Bütün bu yıllar içinde İstanbul’un tarihi kültürel mirasını koruyamadığımız gibi, bu şehrin neredeyse her tarafını çarpık bir şehirleşmeyle donattık. Ve İstanbul dahil bütün Türkiye’yi kültürel bir çölleşmeye mahkum ettiğimiz için tarihsel mirasımızı da adeta bir ‘amele medeniyeti’ne dönüştürdük.
Her an bir deprem tehlikesiyle yüz yüze olan İstanbul’u kentsel dönüşümle yeniden imar etmek yerine, sırf siyasi bir popülizm adına çıkardığımız imar aflarıyla tehlikeyi daha da derinleştiren adımlar atmaktan çekinmedik.
Deprem gerçeğini adeta yok sayarak, az sayıdaki yeşil alanlara rant için gökdelenler dikmekten çekinmedik. En acısı da deprem toplanma alanlarını bile betonlarla donattık.
Bu kadarla da kalmadık, Fatih’in emaneti olan bu şehri uluslararası uyuşturucu baronlarının, mafya bozuntularının adeta cirit attığı kirli bir iklime mahkum ettik.
Topkapı’da okunan Kur’an’dan ve Ayasofya’da okunan ezandan rahatsız olanları en şiddetli şekilde eleştirelim.
Ama gelin, İstanbul’un göğsünü ucube gökdelenlerle delik deşik edenleri, uyuşturucu baronlarıyla Fatih’in emanetini kirletenleri de birtakım siyasi bahanelerin arkasına saklanmadan açık yüreklilikle eleştirelim.
Maalesef toplum olarak hamaseti çok seviyoruz. Ayasofya açıldı diye haklı olarak seviniyoruz. Ama ne hikmetse, aynı şekilde Fatih’in emaneti olan İstanbul’a yaptığımız ihanet konusunda en küçük bir itiraz sesi bile yükseltemiyoruz.
Açıkçası Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fetih konuşmasını dinlerken, o güzel cümlelerin sonunda Fatih’in emanetini bugün ne hale getirdiğimizi de net cümlelerle ifade etmesini beklerdim ama öyle bir cümle yoktu ne yazık ki…
İstanbul’u 2019’da CHP’ye kaptıran Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında, İstanbul’u kaybetmenin derin üzüntüsüyle birlikte, bu şehri yabancı güçlere karşı kaybetmiş gibi bir söylem dili hakimdi sanki.
Oysa demokratik toplumlarda siyasi mücadeleler, özü itibariyle bir yarış esasına dayanmaktadır. Toplumla daha sahici gönül bağı kurabilen partiler daha başarılı olur ve yarışı her zaman önde bitirirler.
Siyaset yolculuğuna 2002 yılında başlayan AK Parti, sadece İstanbul’da değil, bütün Türkiye’de milyonların gönlüne girerek 2019’a kadar belediyelerde önemli başarı hikayeleri yazmış bir partidir.
Ancak AK Parti, özellikle 2019’dan sonra ‘devlet partisi’ olmanın da getirdiği güçle birlikte, geniş toplum kesimleriyle kurduğu gönül bağını kaybettiği için pırıltısını da kaybetmiştir. Daha da dramatik olanı, jakoben bir zihniyete evrilerek topluma tepeden bakar hale gelmiştir.
Ve sonunda hem belediyelerde hem genel siyasette yaşadığı kan kaybı yüzünden, cazibe merkezi olma özelliğini kaybettiği için iktidarını küçük ortaklarının koltuk değneği ile sürdürebilir hale gelmiş bulunmaktadır.
Aslında bu, o kadar da yadırganacak bir durum değil. Zira demokrasilerde iktidar olan partilerin yükseliş dönemleri olduğu gibi, düşüş dönemlerinin olması da son derece doğaldır.
Yüzyıllarca medeniyetlere başkentlik yapmış olan dünyanın ve Türkiye’nin incisi İstanbul’un göğsünde ‘Bizans dövmesi’ olmasın ama tarihsel ve kültürel mirasımızı kirleten ucube gökdelenler de olmasın.
