Mekke Paktı, ne NATO ne de boş iddia

7 Ağustos’ta Mekke’de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan savunma anlaşmasını bir günde ortaya çıkan tek bir tehdide karşı geliştirilen inisiyatif olarak değerlendirmek hem yanlış hem eksik. Uzun süredir devam eden, bundan 3 yıl önce Hamas’ın İsrail’e saldırıları ve sonrasında İsrail’in ABD’nin desteğiyle uyguladığı soykırım pratiğinin görünür hale getirdiği bir hizalanma mecburiyeti.

Anlaşmanın zamanlaması, içeriği, pratikteki karşılığı sorgulanabilir elbette. Bunu yaparken üç ülkenin de gelişen güvenlik risklerini tek başlarına dengeleme imkanına sahip olmadığını unutmamak gerek. Aslında ABD dahil hiçbir ülkenin böyle bir kapasitesi yok. Ancak çoğu bölge ülkesini ya dışarıda bırakan ya da karşısına alan İbrahim Anlaşmaları’nın temsil ettiği düzen kurma çabası küresel ve bölgesel dinamiklerle örtüşünce bu birlikteliği hızlandırdı.

Mekke İttifakı’nı kaçınılmaz kılan faktörlerden biri de ülkeler arası çatışma eşiğinin düşmüş olası. İki ülke arasında silahlı çatışma ihtimali bu kadar kapıda değildi. Rakip ülkeler doğrudan karşı karşıya gelmek yerine vekil örgütleri kullanıyordu. Orta Doğu’da vekil örgütlerin fonksiyonu çok azaldı. Onun yerine ülkeler artık aracı kullanmadan doğrudan çatışmaya giriyorlar. Bundan 10 yıl önce İran’ın Türkiye’yi doğrudan füzelerle hedef alması bunun NATO imkanları ile vurulması düşünülemezdi. Ancak küresel güvenliğin yeni normali bu artık.

Mekke Anlaşması’ndan tarafların NATO’nun “Bir üyeye saldırı her üyeye saldırıdır.” maddesine atıflarına rağmen aynı anlamı çıkarmak fazla iddialı. Hukuki formül NATO’nun 5. maddesini andırıyor; fakat kurumsal derinlik, ortak komuta, kuvvet yapısı ve operasyonel hazırlık bakımından iki yapı arasında henüz çok büyük fark var. NATO tarihin farklı bir bağlamında, farklı coğrafi ve demografik çerçevede doğmuş bir örgüt.

Hızlanan tarih Mekke İttifakı’nı beklenenden önce sınamaya başladı. Şimdilik ileri düzeyde savunma sanayi işbirliği, karşılıklı teknik yardım ve ortak diplomatik pozisyon üzerinden ilerlemesi öngörülen ortaklık Yemen gibi gelişmelere pratik karşılıklar üretmek zorunda. Dolayısıyla Mekke Paktı NATO değil; ama artık yalnızca bir siyasi deklarasyon da değil. Coğrafi süreklilik eksikliği, teknik uyum, tehdit ve projeksiyon eşgüdümü ittifakın çözümü kolay olmayan, yine zamanla bir nebze aşılabilecek açıkları.

Küresel ve bölgesel bağlamın dışında Türkiye’nin güvenlik ölçeğinin değiştiğini de hesaba katmak şart. Ankara daha önce tümüyle kendi sınırlarını koruma üzerine kurulu bir güvenlik algısına sahipken bugün Afrika Boynuzu’ndan Kafkaslara uzanan bir çıkar dağılımına sahip. Bunu sadece AK Parti’nin genişleme stratejisi ya da bir zamanlar yeni Osmanlıcı olarak tarif edilen coğrafya ve medeniyet algısı ile açıklamak yanlış. Soğuk Savaş sonrası dönemde bir düzen kurulamaması Türkiye ölçeğinde bir ülkenin askeri varlığını geniş bir alana yaymasını mecbur kılıyor. Küresel ekonomik sistemin düzenleyici kurumlarının işlevsizleştiği bir ortamda ticari çıkarların sürdürülebilirliği de limanlar, üsler ve ittifaklar vasıtasıyla kurulacak bir mimariye bağlı. AK Parti’nin buradaki katkısı ise özellikle ilk 15 yılda geliştirdiği küresel okumaya ve bunu hayata geçirecek ilişki ağlarıyla bir çerçeveye sahip olması. Bugün ne kadar reddedilse de Davutoğlu döneminde inşa edilen anlayış ve Erdoğan’ın 24 yıllık liderler arası ilişki birikimi bunu mümkün kıldı. Muhalefetin hala zorlandığı temel alanlardan biri bu çerçeveyi, bir kısmı haklı bile olsa, daha dar gündemler üzerinden eleştirerek ıskalaması.

Türkiye’nin açmazlarına gelince. Birincisi kapasite. Ülke cumhuriyet tarihinin en derin ekonomik bunalımlarından birinden geçiyor. Bireylerin tek tek geçim derdine düştüğü bir ülke güçlü bir savunmaya sahip olabilir ancak bu sadece kamusal hayatın diğer alanlarına üretilecek fazladan maliyetlerle mümkün. Bu da ciddi bir sürdürülebilirlik krizi anlamına geliyor.

İkincisi mevcut iktidarın böylesi iddialı güvenlik yapılanmalarını taşıyabilecek asgari toplumsal meşruiyet zeminini inşa etmekte zorlanması. An itibarıyla karşısında siyasi rakipleri tasfiye için denemeyeceği yol kalmayan ve siyaseti sıfır toplamlı bir oyun olarak gören bir iktidar var. Meclis onayı da uluslararası anlaşmalar ve sınır ötesi asker sevkiyatı için bir zorunluluk iken mevcut psikoloji Ankara’nın işini zorlaştırıyor. Açığı otoriter “ben yaptım oldu” mantığı ile kapatmaya çalışmak, atılan adım doğru ve gerekli bile olsa, yapılanı demokratik ve hukuki kılmıyor. Tabii bu son ikisini memlekette hala dert eden kaldı ise.

Diğer sorun alanı ise iktidarın da beslediği altı boş retorik. Anlaşma’nın adresinin Müslümanlar için kutsal Mekke şehri olmasının elbette sembolik değeri çok yüksek. Bunu yok saymak yanlış. Ancak daha detayları bile belli olmayan üç ülkelik bir ittifakı ilk günden İslam NATO’su olarak etiketlemek, ülkelerin askeri güçlerini bakkal hesabı gibi alt alta toplayıp dünyanın en büyük tank filosu, ikinci en büyük askerî araç envanteri, üçüncü en büyük helikopter filosu gibi teknik karşılığı aşırı sorunlu söylemler kurmak kendini kandırmak değilse de sokağa yalan söylemek anlamına geliyor. Retoriğin alıcısı her zaman olur. Ama gerçekçi olmak uzun vadede toplumsal hayal kırıklıkları ve travmalar karşısında daha makul yol.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.