Üç beş iyi insan ve İlber Ortaylı
Eskilerin ibretlik bir sözü vardır; çoğumuz çocukluğumuzdan beri duyarız:
“Dünya ayakta duruyorsa üç beş iyi insanın yüzü suyu hürmetinedir.”
Ramazan günleri gelip geçerken bu söz çeşitli vesilelerle aklıma geldi. Bazen insan yaşananlara bakınca bu dünyanın hâlâ nasıl ayakta kalabildiğine gerçekten anlam vermekte zorlanıyor.
İç siyasette kimsenin kimseyi dinlemediği, hak ve hukuk kavramlarının çoğu zaman slogan seviyesine indirildiği, sokakların şiddete teslim olduğu, dürüst ve ahlaklı olmanın neredeyse saflık sayıldığı bir atmosferde yaşamak zaten başlı başına yorucu. Ama asıl şaşırtıcı olan, yanı başımızda yaşanan savaşın gayriahlakiliği bu kadar açıkken bile toplumun bu meselede dahi ikiye bölünebilmesidir.
İnsan böyle zamanlarda şaşkınlıktan başka bir şey hissedemiyor.
Hâlâ “İran şöyle, Şiilik böyle…” diyerek yazıp çizenlerimiz var.
Bütün bunların üstüne bir de kıymetli hocamız İlber Ortaylı’nın vefatı sonrasında ortaya çıkan tartışmalar eklenince insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Biz ne ara bu kadar kötü olduk?
Gerçekten de bazen toplum olarak bir çeşit toplumsal cinnet hâli yaşıyor gibiyiz.
Önce şunu teslim etmek gerekir: İlber Ortaylı artıları ve eksileriyle bu ülkenin önemli entelektüellerinden biriydi. Elbette eleştirilecek yönleri vardı; hangi insan bundan azadedir ki? Ancak vefatının ardından özellikle kendisini “İslamcı” ve “muhafazakâr” olarak tanımlayan bazı çevrelerden yükselen tepkilerin tonu, meselenin artık eleştiri sınırlarını aştığını gösteriyor.
İşin ucu neredeyse tekfire kadar varan nobran bir dilin kullanılmasına kadar geldi.
Üstelik aynı çevrelerin, Müslümanların tarihinde yaptıkları zulümlerle malum en netameli tarihsel figürler söz konusu olduğunda bile “Kalbini mi açıp baktık?” diyerek ihtiyat çağrısı yaptıkları, tescilli hırsız ve yalan söylemeyi muteber sayanları yüceltebildikleri düşünülürse, bugün İlber Hoca hakkında yazılanların bir kısmı gerçekten ahlaki ölçüler bakımından izah edilmesi güç bir noktaya ulaşmış durumda.
Oysa İlber Ortaylı her şeyden önce bu ülkede geniş kitlelerin tarihe ilgi duymasına vesile olmuş isimlerden biridir. Tarihe sadece dost–düşman, gerici–ilerici ayrımıyla bakmadan da konuşulabileceğini göstermiş nadir entelektüellerden biriydi.
Bazı konularda konuşmamış olmasını, üslubunu ya da zaman zaman popülaritenin cazibesine kapılmasını eleştirmek mümkündür; nitekim bazı konularda benim de şahsi eleştirilerim oldu. Ancak bu tavırlarının ve suskunluğunun ülkemizin zehirli siyasi atmosferinden ve her insan gibi onun da sahip olduğu bazı ön kabullerden kaynaklanabileceğini anlamak için sanırım allame-i cihan olmaya gerek yok.
Bu son olaylar gösteriyor ki ülkemiz çok ciddi ve derin bir ahlaki kriz yaşıyor. Ortak değerlerin zayıfladığı, toplumsal ölçülerin bulanıklaştığı ve sert, ölçüsüz tepkilerin giderek normalleştiği bir dönemden geçiyoruz; bizden olanları yüceltip olmayanları ötekileştirmeyi marifet sayan bir girdabın içine sürüklenmiş durumdayız.
Ölünün arkasından kötü konuşmamayı, en azından edepten susmayı bilen bir toplumdan geldiğimizi düşünürsek geldiğimiz nokta gerçekten ürkütücü. Oysa eskiden cenazede söylenen sözler bile çoğu zaman anlayışla karşılanırdı. Bugün ise bir insanın ölümünü bile bir hesaplaşma vesilesine dönüştürebiliyoruz.
Daha kötüsü, bunu yapanların çoğu bunu din adına yaptığını iddia ediyor.
Sosyolog Zygmunt Bauman modern toplumlarda kötülüğün gündelik hayat içinde sıradanlaşabileceğini, ahlaki sınırların giderek bulanıklaşabildiğini ve insanların çoğu zaman yaptıkları eylemleri ahlaki olarak sorgulamadan sürdürebildiklerini belirtir.
Bugün sosyal medya diline bakınca Bauman’ın bu tespitinin ne kadar isabetli olduğunu görmek zor değil.
Yarın arife, ertesi gün bayram.
Ramazan’ın insanlarda uyandırması gereken merhamet, tevazu ve iyilik duygularının hayatımıza ne kadar yansıdığı ise ayrı bir tartışma konusu.
Allah’tan dünya sosyal medyadan ibaret değil. Eminim ki halkın ezici çoğunluğu İlber Hocayı günahıyla sevabıyla toprağa emanet edecektir.
Zaten dünya hâlâ ayakta duruyorsa belki de gerçekten o üç beş iyi insan sayesinde duruyordur. Yoksa bunca zulmün ve bunca hoyratlığın arasında bu dünyanın çoktan çökmüş olması gerekirdi.
Çocukken büyüklerimiz bir kıssa anlatırdı:
Fakir bir adam her gün Allah’a dua edermiş:
“Allah’ım, bana bir eşek ver.”
Bir gün bir veliye malum olmuş bu dua. Veli adama şöyle demiş:
“Komşunun eşeğinin iki olmasını dilersen senin de bir eşeğin olur.”
Adamın cevabı ibretliktir:
“Yok, istemem. Onun eşeği iki olacağına benimki olmasın.”
Bu kıssadan herkes istediği dersi çıkarabilir.
Ama insan yine de sormadan edemiyor:
Biz ne ara bu kadar kötü olabildik?
Ölenin arkasından bir süre de olsa edeple susmayı bile unutur olduk.
İlber Ortaylı Hocamıza Allah’tan rahmet, kederli ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum. Eskilerin dediği gibi o artık gerçek dünyada; biz ise bir süre daha bu yalan dünyada vakit harcamaya devam edeceğiz.
Tüm okuyucularımızın ve Müslümanların bayramını tebrik ediyor, insanlığa hayır, bereket ve barış getirmesini temenni ediyorum.
Vesselam.
