Hakikati konuşmak ayrı, hakikati taşımak ayrı
Stratejik İletişim Zirvesi kürsüsünde İbrahim Kalın tarafından yapılan konuşma üzerine yazmak istiyordum ancak araya giren yurt dışı seyahatim ve bu seyahatin zihnimde açtığı katmanları kayda geçirdiğim köşe yazıları sebebiyle bu niyet kısa bir süre askıda kalmıştı.
Oysa söz konusu konuşma, gündelik tartışmaların dar ufkuna sığmayacak kadar yoğun bir düşünce birikimini barındırıyordu. Bu yüzden şimdi, gecikmiş bir not düşmekten ziyade bu birikimin işaret ettiği yükün neye karşılık geldiğini anlamaya çalışarak yazıyorum.
Karşı karşıya olunan metin yerleşik bir düşünce geleneğinin içinden konuşuyor. “Hakikat”, “bilginin anlamı” ve “hikmet” gibi kavramla gelişigüzel seçilmiş başlıklar değil elbette. Uzun süreli bir zihinsel mesainin ardından yerli yerine oturtulmuş, kendi içinde tutarlı bir çerçeve kuruyor. Bu durum, metni sıradan, politik bir konuşmanın ötesine taşıyor ve daha dikkatli bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Ancak…
Düşünce tarihinde kavramların değeri hiçbir zaman ne kadar doğru ifade edildikleriyle ölçülmemiştir. Belirleyici olan bahsedilen doğruluğun hayatla kurduğu bağdır. Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’te kurduğu ayrım tam olarak yol gösterici bir anlam taşıması açısından manidar. Şöyle ki teorik bilgelik ile pratik bilgelik arasında yaptığı ayrım, bilmenin tek başına yeterli bir kudret sayılmadığını, doğru olanın yerinde ve zamanında hayata geçtiğinde anlam kazandığını ortaya koyar. Tersi bir durum geliştiğinde ve bu ölçü gözden kaçtığında en dikkatli kurulmuş cümleler dahi kendi içine kapanır ve hayatla kurduğu temas zayıflar.
Oysa içinde bulunduğumuz şu zaman, düşüncenin serbestçe geliştiği bir alan açmıyor bizlere. Açmıyor çünkü bir yazı yayımlandıktan sonra gelen uyarı mesajları, bir ifadenin hemen ardından yapılan düzeltme telkinleri, bazı başlıkların konuşulmadan geçilmesi münferit hadiseler olarak görülemez sanıyorum. Bunlar ortak soluduğumuz bir atmosferin parçaları. İnsanlar yalnızca ne söyleyeceklerini düşünmüyor, söylediklerinin kendilerine nasıl döneceğini de hesaba katıyor artık. Bu hesap giderek alışkanlığa dönüşüyor ve alışkanlık yerleştikçe zihin kendisini korumaya başlıyor. Kendini koruyan zihin genişlemek yerine belirli sınırlar içinde dolaşmayı öğreniyor. Öğreniyoruz.
Ülke içinde böyle bir realitemiz varken bu gerçekler dikkate alınmadan yapılan her değerlendirme eksik kalır. Çünkü mesele yalnızca bilmek değil ki artık; söylenebilen ile içte tutulan ve söylenemeyen arasındaki mesafe oldukça açıldı ve hala açılıyor. Bu mesafe büyüdükçe en güçlü görünen ifadeler dahi kendi etkisini kaybetmeye başlıyor.
Bu noktada İbn Rüşd’ün memleketinden de yenice gelmişken yaşadıklarını da anmam elzem yazıyla uyumu açısından. Aristoteles’i yorumlayarak aklın imkânlarını savundu. Bunun karşılığında ne oldu? Sürgün edildi, eserleri yasaklandı. Bu tablo bir kıyas-ı maal farık olsa da bilginin her zaman güvenli bir alan içinde var olmadığını bizlere açık biçimde gösteren olaylardan birisi. Doğruyu bilmek ile onu taşıyabilmek arasındaki mesafe bazen hayatın kendisi kadar ağırlaşıyor. Rüşt gibi cesur olanlar azalıyor, bu konuşmalar içerikte paha dolaşımda ise edersiz oluyor.
Konuşmanın merkezine yerleştirilen hikmet vurgusu bu yüzden daha ağır bir anlam taşıyor aslında. Hikmet yalnızca bilen bir zihni tarif etmez, bildiğini hayatının içine yerleştirebilen bir bütünlüğü ifade eder. Söz ile yaşantı arasındaki uyumun adıdır hikmet. Bu uyum kurulmadığında, kavramlar yerinde dursa bile zamanla içleri boşalır ve yalnızca hatırlanan ifadeler hâline gelir.
Burada asıl ağırlık, bu kavramları dile getiren kişinin bulunduğu yerden kaynaklanıyor belki de. Çünkü ortada yalnızca akademik dikkatle kurulmuş bir konuşma yok, devletin en kritik kurumlarından birinin başındaki isim var. Bu durum, kurulan cümlelerin anlamını doğrudan değiştiriyor. Söylenen her ifade, yalnızca bir düşünce olarak kalmıyor aynı zamanda o düşüncenin hangi hayatın içinde karşılık bulduğuna dair bir beklenti de doğuruyor.
Tam bu noktada, metnin içinde açıkça dile getirilmeyen fakat kendisini hissettiren bir boşluk daha beliriyor. Bu kadar geniş bir düşünce birikimi, içinde bulunulan gerçeklikle nasıl bir temas kurmuştur? Daha açık bir ifadeyle, bu kadar şeyi bilen bir zihnin uzun yıllar boyunca çevresinde olup bitenlerle kurduğu ilişki nasıl bir sükûnet üretmiştir? Bu sükûneti bir denge olarak da okuyabiliriz evet, başka bir tür mesafe olarak da. Fakat hangi biçimde anlaşılırsa anlaşılsın, düşünce ile hayat arasındaki ilişkinin yeniden ele alınmasını gerektiren bir sorumluluktur bana göre.
Bu yüzden dikkat edilmesi gereken nokta kavramların doğruluğu, neliğinden ziyade o kavramların hangi hayatın içinde yankı bulduğu. Çünkü düşünce, temas ettiği hayatla birlikte anlam kazanıyor. Bu temas zayıfladığında en güçlü görünen cümleler zamanla kendi yükünü taşıyamıyor.
İnsan, bildikleriyle mi sınanır yoksa söyledikleriyle mi yoksa sustuklarıyla mı?
Kur’an’ın şu uyarısı bu noktada insanın içine dokunur:
“Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz” (Saff, 2).
Bu uyarı yalnızca söz ile eylem arasındaki mesafeyi hatırlatmıyor biz fakir kullarına; insanın kendi iç dünyasına yönelttiği en ağır sorulardan birini de açıyor. Çünkü bazen mesele daha doğru cümleler kurmak olmuyor da inandıkları uğruna bedel ödemeyi göze almak oluyor. Cesarete inanıyor insan en çok.
