İnandığımız hikâyelerin enkazı
Hakikate yaklaşmanın bir bedeli vardır. En zor anlardan biri, yıllarca üzerine yeni bir kimlik inşa edilen yanlışlarla, o yanlışların etrafında şekillenen aidiyetlerle ve defalarca anlatılarak inanılan kadim hikâyelerle vedalaşmak zorunda kalınacağını fark etmektir.
Tarihe dikkatle bakıldığında büyük yanılgıların bilgi eksikliğinden kaynaklanmadığı görülür. Bugün elimizin altındaki imkânlar düşünüldüğünde bu durum daha da belirginleşiyor. Tarihin hiçbir döneminde bu kadar çok belgeye, tanıklığa ve veriye aynı anda ulaşılamamıştı. Buna rağmen hakikat, adalet ve ahlak karşısındaki direncin azalmadığı, hatta daha da sertleştiği görülüyor. Bunun üzerine uzun uzun düşündüğümde vardığım sonuç şu oldu: Sorun bilgiye ulaşmakta değil, bilginin hayatlarda açacağı sonuçlarla yüzleşebilmekte aslında.
Bir muhafazakârın yıllarca savunduğu siyasi ve ahlaki çerçevedeki çatlaklarla yüzleşmesi dışarıdan bakıldığında kanaat değişikliği gibi görünebilir. Oysa ipucu güncel siyasetin çok ötesinde bir yerde saklı. Muhafazakâr hafızanın merkezinde yalnızca bir parti, bir lider veya bir iktidar tecrübesi bulunmaz. Yok sayılmış olmanın bıraktığı izler, küçümsendiğine inanılan yılların biriktirdiği öfke, öznesi olunan mağduriyet hikâyeleri ve uzun süre beklenmiş temsil duygusu da o hafızanın içindedir. Bu nedenle birçok kişi bir siyasi figürü savunurken kendi geçmişini, mücadelesini ve hayatına anlam veren uzun hikâyeyi savunur aslında. Bu kesimdeki sadakatin önemli bir kısmını anlamanın yolu da buradan geçiyor. Mesele Cumhurbaşkanının şahsından çok, milyonlarca insanın hayat hikâyesinde işgal ettiği yerle ilgili. İnsanlar liderlere değil, o liderlerin içinde yer aldığı hatıralara, mücadelelere ve kendileri hakkında kurdukları anlatılara bağlanır. Bir liderin hatalarını kabul etmek, yıllarca doğru tarafta durulduğuna dair kanaatin de yeniden değerlendirilmesini gerektirir. O da zordur. Görüyoruz.
Seküler çevrelerde yaşanan yüzleşmeler farklı bir zeminde ortaya çıkıyor. Toplumu yeterince tanımadan toplum adına konuşmanın, kültürel üstünlük hissini aklın kendisiyle karıştırmanın veya kendi önyargılarını tarafsızlık görüntüsü altında savunmanın sonuçlarıyla karşılaşmak da kolay değil. Ülkede uzun yıllar boyunca eğitimli olmanın daha erdemli, kentli olmanın daha bilinçli, belirli hayat tarzlarının daha ilerici olduğu yönünde taşınan kabuller zamanla görünmez bir duvara dönüştü. Bu kabuller öylesine içselleştirildi ki, birçok kişi kendisini hikâyenin taraflarından biri olarak değil, hikâyeyi dışarıdan izleyen tarafsız gözlemci olarak görmeye başladı. Sarsıcı olan da tam burada ortaya çıktı. Yıllarca dışarıdan baktıklarını düşündükleri hikâyenin aslında tam merkezinde durduklarını fark etmeleriydi.
Sol düşüncenin tarihi de benzer muhasebelerle doludur. Eşitlik ve özgürlük adına yola çıkan hareketlerin zamanla kendi kör noktalarını üretmesi, sahiplenilen acılar arasında görünmez hiyerarşiler kurulması ve eleştirilen tahakküm biçimlerinin farklı suretlerle yeniden ortaya çıkması, birçok insanı ve düşünürü kendi çevresiyle karşı karşıya getirdi. Sol içindeki büyük kopuşların önemli bir bölümü ideolojik rakiplerden kaynaklanmadı. İnandıkları dünya ile gördükleri dünya arasındaki makasın giderek açılmasından kaynaklandı. Birçok düşünür için asıl sarsıntı, savunulan idealler ile ortaya çıkan gerçeklik arasındaki uçurumdu. Rakibin yanlışlarını görmek zor değildir. Yorucu olan, dostların görmemeyi tercih ettiği manzaralarla yüzleşmektir.
Milliyetçilik de farklı bir yerde durmaz. Her toplum kendisine gurur verecek sayfaları büyüttükçe büyütür, huzursuzluk veren ve yüzleşmek istemediği sayfaları ise sessizliğin gerisine iter. Çünkü tarih, geçmişin kaydı olmanın ötesinde, kolektif hafızanın da kurucu unsurlarından biridir. Bu nedenle tarih üzerine yürütülen tartışmaların harareti çoğu zaman belgelerden değil, mensubiyet duygusundan beslenir. Yerleşik bir anlatı sorgulandığında ortaya çıkan huzursuzluğun sebebi de budur. Sarsılan yalnızca geçmişe dair kabuller değildir. Kişinin kendisini ait hissettiği dünyanın, köklerinin ve kimliğinin de yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bu yüzden tarih üzerine yürüyen birçok kavga, görünürde geçmişe ilişkin olsa da özünde bugünkü benliğimiz ve aidiyetlerimiz etrafında döner.
Hasılı hangi düşünceye, ideolojiye veya tarafa sahip olursak olalım, başlangıçta ortada yalnızca bir fikir bulunur. Yıllar geçtikçe o fikrin etrafında dostluklar, hatıralar, fedakârlıklar, kırgınlıklar ve kişinin kendisine dair tasavvuru birikir. Bir düşüncenin etrafında geçirilen uzun yıllar onu sıradan bir kanaat olmaktan çıkarır. O düşünceyle birlikte yaşanır, sevinilir, öfkelenilir. Tartışmaların merkezinde fikirler görünür; masada duran ise çoğu zaman hayatın kendisidir.
Mohsen Mahmalbaf’ın Bisikletçi filmindeki Nasim’i hatırlayalım. Hastanedeki eşinin tedavi masraflarını karşılayabilmek için günlerce bir pistte bisiklet sürmeyi kabul eder. Başlangıçta açık ve somut bir amaç vardır. Zaman geçtikçe amaç geri planda kalır, hareket kendi başına bir döngüye dönüşür. Seyirciler değişir, zaman değişir, şartlar değişir; Nasim aynı dairenin içinde dönmeye devam eder. Filmin en sarsıcı tarafı da burada ortaya çıkar. Bir noktadan sonra bisikleti süren Nasim midir, yoksa Nasim’i sürükleyen bir döngü mü?
Enkazın içinden çıkabilmenin zorluğunda bir ülkeyiz sanıyorum… Bu yazıyı o his yazdırdı.
