Solun hukukla kurduğu sorunlu aşk
Sağın yargıyla kurduğu sorunlu ilişkiyi konuştuğumuz yerde durmak meseleyi eksik bırakır çünkü bu tabloya tek cepheden bakmak gerçeğin yalnızca bir kısmını görmek anlamına gelir. Aynı merceği sola çevirmeden bu ülkede hukukun neden sürekli siyasal mücadelenin uzantısı haline geldiğini kavramak mümkün görünmez. Bu yüzden soruyu açık ve rahatsız edici biçimde sormak gerekir. “Bu ülkenin hukuk tarihinde sol gerçekten daha temiz bir hat kurdu mu yoksa aynı araçsallığı başka bir dil ve başka bir meşruiyetle sürdürdü mü?”
Bu sorunun cevabı Osmanlı’nın son döneminde şekillenmeye başlayan ve bugüne kadar farklı biçimlerde yeniden üretilen bir zihinsel mirasın içinden konuşur. Tanzimat’la birlikte kurulan hukuk düzeni çoğu zaman ilerleme anlatısının parçası olarak değerlendirilir ancak bu düzenin asli yönelimi bireyin haklarını tahkim etmekten çok devletin çözülmesini engellemekti. Bu tercih, hukuku baştan itibaren eşitliği kuran bir ilke olmaktan uzaklaştırdı ve düzeni ayakta tutan bir disiplin mekanizmasına dönüştürdü. Böylesi bir başlangıç hukuku sınır çizen ölçülere bütünü olmaktan çıkararak siyasal varlığın devamını sağlayan işlevsel araç haline getirdi.
Cumhuriyet, devraldığı bu mirası sürdürmekle kalmadı, onu daha belirgin bir biçimde yeniden kurdu. Kurucu irade hukuku sınır çizen bir çerçeve yerine toplumu dönüştüren aktif bir araç olarak kavradı ve bu tercih kısa vadede güçlü sonuçlar üretti. Ancak aynı yaklaşım, hukukun kendi başına bağlayıcı bir zemin kurmasını engelledi. Kurallar herkes için geçerli bir ölçü olarak yerleşmek yerine yön veren ve gerektiğinde zorlayan bir aygıt olarak tecrübe edildi. Böylece bu anlayış yalnızca bir döneme ait bir tercih olarak kalmadı, sonraki siyasal geleneklerin hukuk ve adalet tasavvurunu belirleyen kalıcı bir hat haline geldi.
Bu hattın en sert biçimde kristalleştiği anlardan biri 12 Eylül müdahalesi ve onun ürünü olan 1982 Anayasasıdır. Darbenin yarattığı siyasal atmosfer toplumsal çatışmayı bastırma ve devleti yeniden merkezileştirme ihtiyacı üzerinden kuruldu. Güvenlik kaygısı özgürlük taleplerinin önüne geçirildi ve bu öncelik anayasal metne doğrudan yansıdı. 1982 Anayasası hukuku siyasal iktidarı sınırlayan bir çerçeve olarak kurmadı aksine devleti koruyan ve toplumu denetleyen bir yapı olarak kodladı. Yürütmenin güçlendirilmesi, yargının belirli reflekslerle hizalanması ve bireysel hakların geniş bir güvenlik söylemi içinde daraltılması bu zihniyetin kurumsal ifadesi haline geldi. Böylece hukuk yalnızca siyasal iradenin elinde esnemesinin yanında vesayet üreten bir mekanizmaya da dönüştü ve bu mekanizma sonraki tüm siyasal aktörlere hazır bir araç bıraktı.
1990’lar bu eğilimin daha görünür hale geldiği bir dönem olarak öne çıkar. Devlet içindeki güç dengelerinin yargı üzerinden yeniden kurulduğu bu süreç, hukukun herhangi bir ideolojik sınır tanımadan araçsallaştırılabildiğini açık biçimde gösterir. Mehmet Moğultay’ın Adalet Bakanlığı döneminde yargı kadrolarında yapılan geniş çaplı atamalar ve yer değiştirmeler Hâkimler ve Savcılar Kurulu üzerinden yürütülen tasarruflarla birlikte yargının kendi iç dengesiyle şekillenen bir alan olma vasfını zayıflattı ve yargının, belirli siyasal hattın taşıyıcısı haline getirildiği yönündeki eleştirileri güçlendirdi. Bu yaklaşımın dikkat çekici tarafı da saklanma ihtiyacı duymamasıdır. Yargının Cumhuriyet’i koruyan kadrolar üzerinden yapılandırılması gerektiğine dair açık ifadeler, hukuk düzeninin tarafsızlığıyla bağdaşmayan bir anlayışı tamamen görünür kıldı ve yargıyı hakemlikten çıkararak taraf haline getirdi.
Aynı dönemde parti kapatma davaları bu zihniyetin neticesidir. Siyasal alan uzun yıllar boyunca yargı eliyle daraltıldı farklı ideolojik çizgiler sırayla sistem dışına itildi. Asıl olan hangi partinin kapatılıyor olmasından ziyade kapatma pratiğinin bizzat meşruiyet kazanmasıdır. Bu vaziyet hukukun zamanı gelince her taraf için potansiyel bir tehdit olmasının fitilidir.
Bu anlamda 2007’de yaşanan “367 krizi” bu sürekliliğin en görünür örneklerinden birini oluşturdu. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yapılan yorum anayasal hükmün sınırlarını aşarak doğrudan siyasal sonucu belirleyen bir müdahaleye dönüştü ve Anayasa Mahkemesi’nin toplantı yeter sayısını karar yeter sayısıyla aynı düzleme çekmesi Meclis çoğunluğunu işlevsiz hale getirerek seçim sürecini paralize etti. TBMM’de sayısal üstünlük bulunmasına rağmen sonuca ulaşılamaması, kuralın kendisinden çok yorumun belirleyici hale geldiğini açık biçimde gösterdi.
Bütün bu örnekler birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo açıktır. Türkiye’de hukuk uzun süre boyunca bir ilke olarak kök salmaz; kullanılabilir bir alan olarak kavranır ve güç kimdeyse sınırları o belirler. Bu alışkanlık belirli bir ideolojiye indirgenemez daha derinde yatan siyasal bir havsalayla ilgilidir ve her dönem kendi aktörleri aracılığıyla yeniden üretilir.
Bugün yaşanan krizler mevcut bakiyenin dışında bir yerde durmaz. Bu birikimi yeni müdahaleler için gerekçe haline getirmek aynı döngünün makus talihidir.
Mesele bütün ağırlığıyla buradadır. Hukuk siyasal iradenin üzerinde bir konum kazandığı ölçüde toplum nefes alabilir. Her dönemin kendi istisnasını ürettiği bir düzende iktidarın el değiştirmesi yalnızca aktörleri değiştirir kurulan düzeni zinhar değiştirmez.
Asıl yüzleşmemiz gereken nokta burasıdır. Bu ülkede iktidara gelen herkes bir aşamada hukukun sınırlarını zorladı fakat o sınırın kendisi için de hayati olduğunu ciddiye alan bir siyasal aklı yerleştiremedi.
Bugün yaşananların en derin nedeni bu ihmalkârlığın birikmiş sonucudur.
28 Şubat’a başka bir yazının konusu olarak devam edeceğim.
