'Ada vapuru yandan çarklı, bayraklar donanmış cafcaflı'
Şehir Hatları’nın şeker beyazının Kınalıada’ya uğramasına rağmen ben inmeden Bostancı’ya geçtim ya, iskelede içim içimi yedi. Hadi gideyim dedim, nasıl olsa iki üç vapur sonra dönerim, çünkü küçücük bir ada, bin üç yüz elli altı kilometre kare olarak aklımda kalmış, en yüksek noktası da yüz on beş metrelik Çınar Tepesi, bu yüzden dolaşmam bir saati bulmaz.
Benim Kınalıada’ya ilk gelişim üniversite yıllarımdadır. Benden bir alt sınıftan olan Maya Turgut Öz, semt-i dildârımızın hukuk öğrencilerini Kınalıada’daki yazlıklarına bir iki defa davet etmişti. Onun Halikarnas Balıkçısı ile bir hısımlık ilişkisi vardı ama nedense o yıllarda kendisine hiç sormamıştım. Sonradan, Cevat Şakir’in ikinci eşi Hamdiye Hanım’ın Turgut’un babaannesi olduğunu öğrendim. Biliyorsunuz, Cevat Şakir mübâdillerden çıtır Hatice’ye âşık olunca, Hamdiye’den boşanmıştı. Oysa, Hamdiye Hanım çılgın Şakir Paşa ailesine uzak biri değildi, Cevat Şakir’in annesi Sare İsmet Hanım’ın ağabeyi Vecihi’nin kızıydı. Çok geçmeden, Hamdiye Hanım da kendisi gibi öğretmen olan Bodrum’un Eskiçeşme Mahallesi’nden Süleyman Nuri Bey ile tanışıp evlenir, ‘35 yılındaysa Süleyman Nuri Bey’in ve Hamdiye Hanım’ın tayinleri İstanbul’a çıkar, ikisi de uzun yıllar adalarda öğretmenlik yapacaklardır. Hamdiye Hanım’ın Süleyman Nuri Bey ile evliliğinden Kaya ve Güner isminde iki çocuğu olmuştur, Cevat Şakir’den de Sina isminde bir oğlu vardı, bizim Maya Turgut ise Kaya’nın oğludur. Bu Maya Turgut, evet yanılmıyorsunuz, günümüzün meşhûr medeni hukukçusu Prof. Dr. Maya Turgut Öz’den başkası değildir.
Vapur Kınalıada’ya yaklaşıyor, her yer ışıl ışıl. Bu kâgir iskele ‘93’te yaptırıldı, ondan önceki demir kazıklar üstündeki ahşap iskeleydi. Işıl ışıl diyorum da, Kınalı’nın elektriği için söylenip yazılanların hepsi tırışkadır. Hayır efendim, adaya elektrik ‘46’da değil, ondan üç yıl öncesinde, ‘43’te gelmiştir. Hatta, tam olarak yazayım, siz de 30 Mayıs 1943 gününü akıl defterinize kaydedin. Kaynak mı istiyorsunuz, 31 Mayıs 1943 günlü Akşam ve Tasvîri Efkâr gazetelerine bakın. Akşam’ın başlığı birinci sayfanın başında iki sütuna “Burgaz ve Kınalı elektriğe kavuştu”, Tasvîri Efkâr’ın başlığıysa, yine birinci sayfada, alttaki son üç sütuna “Burgaz ve Kınalı dün elektriğe kavuştu” şeklindedir. Onları nereden bulacağım demeyin, Bâyezîd Kütüphânesi’ne gidin, kütüphânenin müdürü Ramazan Minder kardeşim size hem çay söyler hem de gazeteleri çıkarttırır. Neyse, bu faslı geçiyorum, ama Kınalıada’ya ayak basınca insan hakikaten bir tuhaf oluyor kardeşim, bendeki hissi derin bir arzullah.
Hani, Büyük, Heybeli ve Burgaz 19’uncu yüzyılda tıklım tıkıştı ya, içlerinden bir Kınalı’nın öyle olmadığı muhakkaktır. Kınalı, 19’uncu yüzyılın sonlarında bile o kadar ıssız bir mahrûmiyet adasıymış ki, gencecik yaşında verem illetinden taşlı köye taşınan Hagop Baronyan üstâdımız adaya temiz ve sağlıklı havası için gelen doktorun bile iki günde açlıktan cavlağı çekeceğini yazmıştı. Kışları adada otuz kadar Ermeni hânesi vardı diyor Baronyan, onlar da pek kiliseye uğramazlarmış, günleriniyse çınarın altında pinekleyerek geçirirlermiş. Adanın ineği, eşeği ve keçisi bile insan nedir bilmezmiş, birisi sokakta yürümeye kalksın, inek gelip saçlarını ot diye yalayıp yolarmış. Köpek dersen, şehr-i İstanbul’un gayr-i müselmânı onları pek sevmez, adada hiç köpek yokmuş, kazârâ bir iki kadîd kediye rastlanırsa da insan sevinçten ağlarmış, ancak fareler her yerdeymiş, hepsi de cardonlardan.
Issızlık adanın kaderine mühürlenmiş galiba, artık 21’inci yüzyıldayız, rüzgâr sağdan soldan bazı Ermenice kelimeleri kulağınıza taşısa da kim konuşuyor göremezsiniz. Benim orta ve lise yıllarımda Kınalı’ya Manastır Adası veya Ermeni Adası denirdi, çok eskiden de Rumlar Proti, Ermeniler ise Gnalikğzı dermiş. Proti, birinci veya ilk anlamında Yunanca bir kelime, yıllar boyu vapurların da oraya hep ilk ada olarak uğradığını anımsıyorum. Ermenicedeki Gnali’nin veya Türkçedeki Kınalı’nın ise, adanın toprağının ve kayalarının renginden geldiği söylenir. Bu adanın kayalarını kır taşı yine de kimse bitirememiştir, Bizans surlarında, Haydarpaşa limanında, Tophane rıhtımında ve Bostancı mendireğinde hep Kınalı’nın kayaları kullanılmıştır.
Kınalıada’nın edebiyat karnesi diğer adalara nazaran pek zayıf diyeceğim ama aklıma Beyaz Ruslardan Kontes Tolstoy geliyor, bildiğiniz Tolstoy’un yeğeni. Rus mülteciler adalara nakledilmeden önce Tuzla’da sağlık kontrolünden geçirilip, öyle adalara dağıtılıyorlarmış. ‘20 yılının sonlarına doğru Kınalı’ya yerleştirilenler arasında Kontes Tolstoy da varmış, elbette onun Kontes veya Tolstoy’un yeğeni olması itilâf devletleri zâbıtasının umurunda değildir, kadın çok iyi derecede İngilizce bildiğinden kendisinden tercüman olarak faydalanılmış. Yıllarca Kontes Tolstoy’a ne olduğunu merâk edip durdum, epeyce de araştırdım diyebilirim, ama hâlâ sıhhatli bir bilgiye ulaştığımı söyleyemem.
Kınalıada deyince çok kişi ilk önce Fazıl Ahmet Aykaç’ın ismini verecektir, kardeşlerinden biri ciğerlerinden rahatsızlanınca aileyi toplayıp adaya getirmiş, Eşfak ve Müşfik orada doğmuşlar, Eşfak’ın Ahmet’i de adadan çıkmamış. Fazıl Ahmet, yedi dil bilirmiş, sonradan aklına Dante’yi okumak takılmış, ancak İtalyanca bilmiyor, sırf Dante’yi okuyabilmek için oturup İtalyanca öğrenmiş. En fazla da Büyükada’ya gelip Kınalıada’ya uğramadan şehre inen canciğer arkadaşı Yahya Kemal’e bozulurmuş. Bir gün üzüntüsünden oturup ironik bir şiir döktürmüş. “Uğramadın bu yaz bize hiç Kemal / Neyi bekliyorsun sanki, güzü mü? / Bizi unutturdu sana ihtimâl / Gene bu Viranbağı’nın ekşi üzümü / Cidden bir şey oldu sana bu sene / Eski dostlarını bıraktın bütün / Canım Kınalı’ya kadar gelsene / Ekmek vesîkanı da alıp bir gün”. Yahya Kemal arkadaşının adasına gelmezse gelmesin, onu bırakmayan İhap Hulusi vardır, ikisi birlikte sık sık Büyükada’da demlenirlermiş. Bir gün İhap Hulusi cermakcur etiketi siparişi almış, etiket için de arkadaşıyla kendisini Anadolu Kulüp’teki masalarında resmetmiş. Efsâne elli derecelik Kulüp Rakısı etiketi işte böyle doğmuştur. İhap Hulusi de sonradan Abdülvahap Tatari’nin köşkünü satın alıp ‘55’te mimar Adnan Kuruyazıcı’ya restore ettirecek ve Poyrazlı Köşk ortaya çıkacaktır. Kınalıada’da gördüğüm en güzel köşk odur.
Zabel Hancıyan 1901’de ikinci evliliğini hukukçu Hırand Asadur ile yapmış ve Zabel Asadur olmuştu. İlk kocası Garabed Donelyan da hukukçuydu, dokuz yıl taşrada öğretmenlik yapıp İstanbul’a dönmüştü. Zabel’i Kınalıadalı yapan kocası Hırand’dır. Asadurlar Akasya Caddesi’nde Ohannes Derunyan’ın köşkünde ikamet etmişlerdi, bu köşk Anuş Anna Sukyasyan’a komşuydu, maalesef 2011 yazında 11 numara yanıp kül oldu.
Peki, bir ara Kınalıada’da kalan Can Yücel’in komşusunun Zahrad ismiyle bildiğimiz Zareh Yıldızcayan olduğunu biliyor muydunuz? Can Yücel’in bazı şiirlerine Zahrad’ın ise bütün şiirlerine bayılırım. Onun kedi sevgisinin yeriyse bende ayrıdır. Kanımca, henüz önemi ve değeri anlaşılamamış bir şâirdir Zahrad. Kendisini 2007’de kaybettik, Kınalıada’nın yetim kalan kedilerine bakan bir karısı Anayis kalmıştı. Anayis Hanım, Robert Kolej mezûnuydu, Ermenicenin ve Türkçenin dışında İngilizceyi, Almancayı, Fransızcayı ve İtalyancayı konuşurdu. Bence fazlasıyla Zahrad’ın gölgesindeydi, ancak Anayis Hanım bundan hiç şikâyetçi olmamıştı, bu hakikati söyleyene de “Kocam dolma saran bir kadınla evlenseydi belki daha mutlu olurdu, ancak Zahrad olamazdı” dermiş. Anayis Hanım’ı da 10 Mayıs 2025 günü kaybetmişiz, sanırım edebiyat dünyamızdan pek kimsenin haberi olmadı, ben de Agos gazetesinde Lüsan Bıçakçı’nın haberinden öğrenmiştim.
Kınalıada’nın eski resimlerine bakın, birkaç ağacın dışında yeşillik bulamazsınız, şimdiki çamlar ise sonradan dikilmiştir, her taraf kayalıktır. Az önce değindiğim gibi surlar için bile Kınalıada’dan taş çıkarılmış, bu yüzden de arkada “Megalo Lakka” ve “Mikro Lakka” olarak isimlendirilen iki çukur oluşmuştur. Sebze meyve yetişmediğinden ve suyu olmadığından Kınalı asırlar boyunca sürgün adası olmuştur. Buranın manastırları da hapishâne sayılmış, o manastırlardansa sadece Hıristos Manastır günümüze kadar gelebilmiştir. İmparator V’inci Leo orada gömülüdür, ancak mezarının yerini bilmiyoruz. Romen Diyajen de gözlerine mil çekildikten sonra Hıristos Manastırı’na hapsedilmiş ve orada son nefesini vermiştir. Ben hapishâne mahiyetindeki Kınalıada manastırlarının bir kolunun batık Vordonos Adaları üzerinden bugünkü Küçükyalı’daki Satyros Manastırı’na uzandığı kanısındayım. Vordonos üstündeki manastır artık denizin dibinde, geçen hafta yazdım, oraya Photios sürgün edilmişti. Bir zamanlar onun rakibi olan Ignatios ise Satyros’ta sürgündeyken 867 yılında hayatını kaybetmiştir. Bu Satyros Manastırı’na yıllarca Semavi Eyice ağabeyimizin hatalı tesbitiyle Bryas Sarayı denmesi tuhaftır. Oysa, oraya defalarca girip çıkmış biri olarak söylüyorum, kalıntının saraya benzer bir mimârîsi olmadığı hemen fark ediliyordu, kaldı ki eski kaynakların Bryas’ı daha ileride, Dragos’un doğu yamacının civârına işâretlidiği de âşikârdı. Bunlara rağmen, Semavi Eyice oraya niçin Satyros demişti, aklım almıyor.
Kafamın basmadığı diğer şeyse, Latinlerin, Giritli ve Elbeli korsanların Kınalıada’yı yağmalamalarıdır, kitaplar öyle yazıyor, üstünde manastırdan başka bir şey olmayan Kınalıada’da ne buldular da yağmaladılar, işte ben onu pek merâk ediyorum. Sahi, bir de 1807 yılındaki Osmanlı-İngiliz muhârebesi var değil mi? Burnu büyük Sir John Duckworth Türkleri artık ne sandıysa, şımarıkça sularımıza girmiş, ancak Kınalıada’daki Hıristos Manastırı’na tahkimat kuran neferimizden feci bir tokat yiyip, Marmara Denizi’nden topuklamıştır.
Meskûn mahal olduktan sonra Kınalıada’ya sebze meyve hep dışarıdan motorlarla getirilmiştir. Reisler Kınalıada önlerini bilmiyorsa batık Vordonos Adaları’nın kayalıkları motorlar ve gemiler için hep tehlikeliydi. Bir ara da oradaki kayalıklarda parçalanan motorları araştırmıştım, en büyük kazalardan birinin de 4 Kasım 1934 gecesinde vuku bulduğunu eski gazetelerden öğrenmiştim. 5 Kasım günlü Haber gazetesine göre Gemlik’in Kapaklı köyünden, 7 Kasım günlü Zaman gazetesine göre de Kumkapı’dan ayva yükleyip Kınalıada’ya gelen İsmail Kaptan’ın yönetimindeki Şahmeran motoru batık Vordonos’un su üstünde kalan kayalarına çarpalanarak batıyor. Motorda bulunan kırklı yaşlarındaki Hacer, sekiz yaşındaki kızı Halide ve Şahmeran’ın tayfasından Mustafa boğulmuşlardır. Bir de 2010 yılının baharında Maltepe’deki bir düğünden Kınalıada’ya dönen gençlerin teknesinin 01.00 ile 02.00 suları arasında adaya üç yüz metre kala alabora olması var. Teknedeki beş gençten dördü, Cihan Şahin, Yücel Yazgan, Şerafettin Yakar ve Tolga Baştepe, maalesef denizde kaybolmuşlardı.
Burada radyo kanallarının birinden bulduğum Hicâz şarkının “Adalardan bir yâr gelir bizlere / Aman Allah gözlere bak gözlere / İpek de çorap varsın düşsün dizlere” şeklindeki üç dizesiyle noktayı koyup, diğer iki adayı haftaya bırakacağım. Efendim, ada mı kaldı demeyin. Arkada utanç adalarımız duruyor ya, biri Hayırsızada, diğeriyse Yassıada...
