Sinekli Bakkal’dan Yedikule’ye, kayıp bir medeniyeti arayışlarım...
Geçen hafta Tanbûrî Cemil Bey'in Kâtip Muslihiddin Sokağı'ndaki yirmi bir mükerrer kapı numaralı üç katlı ahşabının önünde kalmıştık değil mi, hadi oradan aşağıya doğru yürüyüp Kürkçübaşı Külhanı Sokağı'na sapalım dieceğim ama “Vaktinden Evvel Bir Zemherir” isimli kitabımda kayıp Sinekli Bakkal mahallesini nasıl çizdiğimi merâk edip, romanın sayfalarını çevirdim. “Sinekli Bakkal'da hâneler, birbirlerinin üzerine abanır gibi eğilmiş hâlde ve ikişer üçer katlı ahşaplardı. Kiremitlerinin kırmızısı ancak yosun yeşilinin altından görülen bu ahşaplar, ferverdînde, kapı önlerine konmuş paslı Batum yağı tenekelerindeki sardunyalarıyla ve pencerelerindeki fesleğen saksılarıyla pek güzellerse de, zemherirde, soba bacalarından sokaklara çöken dumanın içinden zar zor seçilebilen görünümleri için aynı şeyi söylemek mümkün değildi”. 20'nci yüzyılın başlarındaki Sinekli Bakkal'ı böyle çizmişim, tahayyülümün bana hakikatına pek yakınmış gibi geldiğine inanıyorum. Okuyunca, içim rahatladı. Bu yüzden, öksürük illetine yakalanmış Tanbûrî Cemil Bey'i, Saîde Hanım'ı, Hüseyin Kâmil Efendi'nin herkese maşallah dedirten huzzâr memeli dulu Reftâri Hamide Hanım'ı, yaz kış cânı patlıcan çeken Fâtıma Pürnaz Hanım'ı, Mustafa Ruhi Bey'in küfesi mahalleye sığmayan Cevriye Hanım'ını ve çamçak ağızlı Nâzıgül Hanım'ı, sıcaklarda toz toprak, yağmurlarda balçık çamur bir köpek meşheri olan Sinekli Bakkal'da bırakıp, yürüyebilirim.
Kürkçübaşı Külhanı Sokağı, muhtemelen sayısız istimlâklerle ortadan kaldırdığımız Kürkçübaşı mahallesinden kalan son bir izdir, artık Kuru Sebil Sokak, Hekimoğlu Ali Paşa Caddesi, Haseki Kadın Sokak ve Yokuş Çeşmesi Sokak arasında kalan bölgeye Cerrahpaşa diyoruz, oysa 16'ncı yüzyılda aynı hudûdlar içinde Davutpaşa nâhiyesinin on dört mahallesinin olduğunu biliyorum, bu on dört mahallenin üçünden, Kasap İlyas, Davutpaşa ve Kürkçübaşı, yer yer silik izler var, ikisiyse, Hûbyar ve Abacızâde, 20'nci yüzyılın ikinci yarısında tamamen ortadan kaldırıldı, diğerlerininse 20'nci yüzyıla ne isimleri ne de anıları kalmıştır. Onların hepsi de nimel'-ceyş mahalleleri olmalıydı, yani şehr-i İstanbul çarpık zihniyetli bir modernleşmeye çatana kadar fetihten beri orada duran mahallelerdi. 16'ncı yüzyılın Müslüman nâhiyesi şimdi benim için Davutpaşa ve Kasap İlyas mahalleleriyle önem kazanıyor. İkisin de hudûdunu sıhhatli bir şekilde söylemek pek mümkün değildir, eski belgelerde Kasap İlyas, kurb-ı Davutpaşa İskelesi şeklinde işâretlenmiş, bu iskeleyi Ekrem Hakkı Ayverdi'nin haritasında pafta D3'te görebilirsiniz. İskele, sâhil asfaltı açılana kadar çöplükmüş, orayı Osman Cemal'den okumuştum, kendisinin '30'larda iskelenin az yukarısındaki Çiftesakalın Kahvehânesi denilen seyir yerine takılmışlığı vardır, Davutpaşa'dan bize Hoşkadem Kalfa'nın ve Giritli Mersina Hanım'ın isimlerini verdiğini anımsayanlarınız mutlaka çıkacaktır. Bunlar bir kayıp devrin en şöhretli susamcı bacılarındanmış, aslında Hoşkadem Kalfa deyip de öyle çabucak geçmeyelim, seyirlikte Hacer Hanım ismiyle bilinen bu Hoşkadem Kalfa, şehir meclisi azâlığıyla şöhret sâhibi olan Nakiye Hanım'a dadılık yapmış. Bâyezîd Umûmî Kütüphânesi sâbık müdürü ve eski Dârü'l-fünûn müderrislerinden ders-i âm fâzıl ve allâme-i yegâne İsmail Sâib Efendi, 22 Mart 1940 gecesi son nefesini Koca Mustafa Paşa Caddesi üzerindeki, eski kapı numarası 110 iken sonradan 140 yapılan, hânede vermiştir. Orada baba bir anne ayrı birâderi Hasan Kemal oturuyordu, '80'lerde önünden onlarca defa geçtiğimi buraya not düşüp, size Kasap İlyas'ı arayayım.
Efendim, Kasap İlyas'ın istimlâkına asıl '60'larda başlanmasına rağmen, yani yakın bir tarih sayılır, mahallenin hudûdunu belirlemek bana yine de hiç kolay gelmiyor. Belki, Kürkçübaşı'ndan hemen sonra başlıyordu diyerek, ilk kırmızı çizgiyi çekerim. Yukarısında Hûbyar ve Abacızâde olmalıydı, en batıdaki uca da Sancaktar Hayreddin mahallesini yerleştirirsem yanlış yapmam. Yeniler belki Sancaktar Hayreddin'i bilmez, sonradan oraya Bâyezîd-i Cedîd dendi.
Merâklısı kadı sicillerinde ve Kasap İlyas Camii'nin hazîresinde mahallenin eski sakinlerinden bazılarını bulabilir. '90'ların başlarında ben hazîreyi epeyce gezmiştim, aklımda yanlış kalmadıysa Kasap İlyas mahallesinden yüz elli sekiz kişinin mezarı vardı. Mezar taşlarının büyük kısmı 19'uncu yüzyıldandı, daha az sayıda 17'nci ve 18'inci yüzyıl mezar taşlarına rastlamıştım, üçü de 15'inci yüzyıldandı galiba. Niçin 16'ıncı yüzyıldan hiç mezar taşı yoktu, bilmiyorum. Mahallede 16'ncı yüzyılda kimlerin oturduğunuysa Cem Behar vakfiye kayıtlarından araştırıp '98'de yayınlamıştı, Allah ondan râzı olsun.
Kasap İlyas Camii'nin hazîresinde benim gördüklerimin kırk dördü kadın mezar taşıydı, mezârlarındaki otuz birinin ise cinsiyetini şâhidelerinden tesbit etmek artık imkânsız hâle gelmişti. Bütün kayıtlara nazaran, Kasap İlyas mahallesinin nüfusundan büyük çoğunluğun Türk ve Müslüman olduğunu söyleyebilirim. Sıkı durun, bu Türk ve Müslüman nüfusu da, 18'inci yüzyılın sonlarından itibâren İstanbul'a göçen Arabgir asıllılardır.
Benim yaşıtımsanız, Ispanakçı Virânesi kulağınıza çalınmış olması gerekiyor. Kasap İlyas içinde bir mahalle, aslında bir mahalle içindeyken sonran ayrı bir mahalle olmuş, orası Ekrem Hakkı Ayverdi haritasının D3 paftasında Yokuş Çeşmesi ile Çavuşzâde sokakları arasında duruyor. Mahalle ismini Ispanakçızâde Hâfız Mustafa Paşa ailesinin konağından almış. Bu konak 1782'de, aynı arsaya inşâ edilen ikinci konaksa 1852'de yanmış. Kasap İlyaslılar uzun yıllar boş kalan arsaya Ispanakçı Virânesi demiş. Yokuş Çeşme'den arsaya açılan daracık toprak geçit de zamanla Ispanakçı Virânesi Sokağı olmuş. 19'uncu yüzyılın sonlarına doğruysa İspanakçı Virânesi işgal ediliyor, Arabgir asıllı ne kadar fuzûlî şâgil takımı varsa, hepsi oraya birer hâne-i tahtânî kondurarak İstanbul nüfusunu şişirmiş.
Bugünkü Cerrahpaşa'nın mâzîsinde nimel'-ceyş mahalleleri var dedik ya, mahallelerdeki hânelerin büyük kısmının tahtânî olduğu kesindir. Bu da bize eski Davutpaşa nâhiyesindeki sınıf yapısı hakkında çok şey söylüyor. Sicil kayıtlarına nazaran hâne-i tahtânî tek katlı ahşaptır, iki katlı olanıysa fevkanî deniyordu. Yani, Davutpaşa, Kasap İlyas, Kürkçübaşı, Hûbyar ve Abacızâde mahallelerinde genellikle fukarâ-yi sâbirînin ikamet ettiğini söyleyebiliriz, bu nedenle pek yakınındaki Sinekli Bakkal'dan ve Taşkasap'tan sınıfsal olarak ayrılmaktadır. Taşkasap ve Sinekli Bakkal kibârın, hatta ricâli kibârın yatağı, bunu Sermet Muhtar da yazmıştı, Mehmed Münîb Efendi'nin, Mirza Said Paşa'nın, Girtli Ahmed Muhtar Efendi'nin, saray yavrusu konakları oradadır.
Kasap İlyas bir ahşap mahalle olduğundan 1782'deki Harîk-ı Ekber'de çok zarar görmüştür. Derviş Mustafa'nın risâlesinden öğrendiğimiz kadarıyla alevler Kasap İlyas'a iki koldan ulaşmış, bir kolu Kasap Yolu'nu takip ederek neredeyse Yedikule'ye kadar bütün hâne-i tahtânîyi kül etmiş, diğer koluysa Avratpazarı'ndan geçip mahallenin kuzeyindeki yamacın üst sokağına kadar dayanmış. 1852'deki yangın ise asıl Samatya'yı tahrip etmişse de, Hâfız Mustafa Paşa ailesinin konağını bir defa daha yakmasından dolayı, alevlerin Kasap İlyas'a kadar geldiğini söyleyebiliriz. Peşinden, 1868 ve 1911 yangınları geliyor. Bitişik nizam ahşap mahalleler ıslâhat-ı turuk yapılmadığı müddetçe yanar, Sermet muhtar dam dama bitişik ifâdesini kullanıyor, 1868'de Davut Paşa İskelesi'nde yirmi iki ahşabın, ondan altmış üç yıl sonraysa Kasap İlyas ile Kürkçübaşı mahallelerinin hudûdundaki Atmaca Sokağı'nda yirmi iki ahşabın yok olması hep bitişik nizamdan dolayıdır. Sinekli Bakkal ve Taşkasap için kibâr semtleri dedik ama oralara da ıslâhat-ı turuk uğramamıştır.
Kasap İlyas'tan çıkıyorum ve Cambaziye Mahallesi'ne geçeceğim, ancak arada Etyemez'i atlamayalım. Sermet Muhtar bu acayip ismin albuminli bir hâzretten kaldığını söylüyor, ancak ben semtin Etyemez ismini oradaki tekkeye nisbeten aldığı kanısındayım. Çünkü, Kalenderîliğin bir kolu olduğunu düşündüğüm bu tekkenin muhibleri, tuhaf ama hakikat, Maniciliğin etkisiyle et yemez bir seyr ü sülûke bağlıydılar. Vaktiyle Etyemez hudûdundaki surların önü arkası tıpkı Langa gibi hep bostanmış, onların üstünde hâne-i tahtânî yapılaşması devâm ediyorsa da, askerî tekaüd sandığı nâzırı Müşir Sadeddin Paşa'nın ve Şeyhü'l-harem Vezir Şevket Paşa'nın konaklarına rastlamak da mümkündür. Belki sonra yeniden Etyemez'e dönerim, Cambaziye için acele etmekteki maksadım Münir Enver'in ve hemşiresi Vasfiye'nin kirâcısı oldukları Tatlıkuyu Sokak'taki iki katlı ahşaba uğramak, ahşabın kapı numarası 10'dur ama şimdi ara ki bulasın. Niçin mi orayı arıyorum, sözüme yekûn çekerek söyleyeyim, sâbık iâşe nâzırı Kara Kemal sarı boyalı ahşabın üst katında, arka bahçeye bakan odada saklanmıştı da ondan. Kara Kemal'e bir türlü tavuk kümesinde intiharı yakıştıramadığımdan sağa sola bakınıyorum, sadece hâneler ve sokaklar değil, koca bir mahalle yok edilmiş. Merâklısı için derkenâren yazayım: Kara Kemal'i saklama cesâretini gösteren Münir Enver, sonradan Alpyürek soyisimi almıştır, devrinde edebiyat mahfillerinin önemli bir ismidir, dergilerde kalmış şiirleri var, Orhon Seyfi, Halil Nihat, İbrahim Alattin, Lemi Atlı, Hıfzı Tevfik, artık aklınıza kim geliyorsa, hepsinin ahbâbındandır.
Sonunda Narlıkapı'ya varabildim, Aydın Boysan'ı ve Vefat Zat'ı aynı çıkmaza not düşelim, Aydın Boysan '36'ya kadar oradadır, Vefa Zat ise '50'den sonra. Rahmetli Aydın ağabeyin semt-i dildârına varınca nüfus değişiyor, Narlıkapı'da ve iki adım ilerisindeki Samatya'da artık Müslümanlar azınlıktadır, Rum var, ondan daha fazla da Ermeni. Narlıkapı'nın ve Samatya'nın Ermenileri evde Ermenice, çarşıdaysa Türkçe konuşur. Aslında onlarınkine konuşmak denmez, ağızlarını açtılar mı, her dedikleri Yenikapı'dan duyulurmuş. Ancak, bu mahalleleri Hagop Baronyan nüfusa göre değil de, sosyal yaşama göre ayırıyor. Üstâdımız rakı içmeyenlerin Samatya'ya girmeye hakları olmadığını söylüyor. Oradaki Büyük Kuleli, Küçük Kuleli, Altın Oluk, Gümüş Halkalı, Kel Serkis, Zafiri, Ormanos veya Ormanoği, Kelepçe, Hacı Manol, Sürgerli ve Servili gibi gedikli meyhâneleri Mehned Tevfik'in listesinden aldım. Biz hiçbirine yetişemedik, ama Samatya'dan hâlâ denize aslan sütü akıyor, Kuleli, Küçük Paris, Meydan, Develi, Ali Haydar, say say bitmez. Böyle diyorum da, siz siz olun, yine de bildiğinizden şaşmayın, bu yüzden az daha yürüyüp, Yedikule'deki Safa'da nefeslenmek niyetindeyim. Benim gençliğimde patron Süleyman Kızıltay'dı, '78 ile '80 arasında Cengiz Güngör ve Ahmet Zeki ile Süleymaniye'den kaçıp, ara sıra oraya inerdik. Süleyman ağabey 1914 doğumluydu, babası İşkodra'dan, vâlidesiyse Kastamonu'dan, aslında binânın mülk sâhibi İnekçi Ali Bey'miş, kirâcısıyla anlaşamayınca işletmeyi '48'de Süleyman Kızıltay'a teklif etmiş. Süleyman ağabeyin vefâtından sonraysa meyhâneciliğe oğlu Arif devâm etmişti, pek sevdiğimiz “Gıravatlı” şişesini raftan indirmeden ve çıtırın lezzetini hiç bozmadan.
Anlaşıldı, haftaya yürümeye Yedikule'deki Safa'dan başlayacağız, şimdi dilimde bir Hüzzâm şarkı, bestesi Teoman Alpay'ın, önce Gönül Yazar'dan sonra da Emel Sayın'dan dinlemiştik, “At kadehi elinden, bin parçaya bölünsün / Dökülsün meyler yere, hâtıralar gömülsün”, işte Safa'nın kapısına vardım bile...
