Halayda tutulmayan el: Absürt bir kutuplaşma sinyali

Kamuoyu, günlerdir ülkenin tanınmış medya figürü Gülben Ergen’in Diyarbakır’da bir halay esnasında sergilediği tavrı tartışıyor.

Tartışma konusu edilen ve bir çok spekülasyona yol açan olay; Ergen’in bir kadının elini “başörtülü olduğu gerekçesiyle tutmaktan kaçınması” veya “bu nedenle tutmaktan kaçındığının iddia edilmesi..”

Özel bir odaklanma olmadıkça kimsenin dikkatini çekmeyecek olan küçük bir hareketin bir anda ülkenin ana gündem maddelerinden biri haline gelmesi normal bir şey değil. Ancak, konu bir siyasi partinin genel başkanı tarafından, “Ergen’in kasten kadının elini tutmayarak başörtüsüne karşı ayırımcı bir tavır sergilediği” iddiasıyla kamuoyunun dikkat odağına taşınınca; olay “siyasal çerçeveleme” ve “gündem belirleme” mekanizmaları üzerinden yeniden kuruldu, İnternet haber sitelerinde ve sosyal medyada viral hale geldi.

Bu aşamadan sonra insanlar, sosyal medya hesaplarında yaygın biçimde paylaşılan halay gösterisine ait birkaç dakikalık video kaydı içinde, Ergen’in saniyelerle ifade edilebilecek kısa bir zaman dilimindeki jest ve mimiklerine yoğunlaştı. İzleyiciler adeta mikro-hareket analizi yapan “görüntü çözümleme uzmanları” gibi, yanındaki kadının eliyle kurduğu temasın şekli veya eksikliği üzerinden pozisyon, beden yönelimi ve temas sürekliliği gibi unsurları mercek altına almaya başladı. Ardından tutumunun ne anlam taşıdığına dair çok sayıda yorum ve analiz üretildi.

Olayın ülke gündemine taşınıp yoğun bir biçimde analiz, sorgulama, amaç arayışı ve yargılama sürecine tabi tutulması; kendi varlığının ve anlamının çok ötesinde iki temel gerçeği görünür hale getiriyor:

Birincisi; olaya yaklaşım biçimi ve bu çerçevede kullanılan dil ve üretilen yorumların; Türk toplumunun düşünsel ve ideolojik yapısına, sosyopsikolojik zihin haritasına, bir arada yaşama kültürüne ve kolektif bilinçaltına dair son derece önemli ipuçlarını ortaya koyan prototip bir laboratuvar örneği niteliğini taşıyor olması…

İkincisi ise, buradan çıkarılabilecek bir sonuç olarak, Türkiye’de düşünce dünyası, hayat tarzı ve değer setleri açısından birbirinden derin farklarla ayrışan iki karşıt toplumsal kesimin, ihmal edilebilecek kadar küçük olayları dahi hızla siyasallaştırma ve kimlik mücadelesine dönüştürme eğilimi taşımaları; her fırsatta kendi meşruiyet kaynaklarından ve referans kodlarından hareketle mevcut mevkilerini tahkim ederek karşı tarafı zayıflatma ya da yenilgiye uğratma yönünde gerilimli ve tepkisel bir tutum içine girebilmeleridir.

Gerek temel inanç ve değerler, gerek birer fetiş haline getirilen ulusal ve ideolojik klişeler konusunda maksatlı veya maksatsız sarfedilen bir söz veya gösterilen özensiz bir tavrın; tarafları hızla mevzilendiren, rövanşist duyguları tetikleyen ve çatışma dilini besleyen bir süreci başlatma potansiyeli taşıması, bu gerilimin ne denli derin ve yapısal olduğunu göstermektedir.

Ergen, kadının elini tuttu mu, tutmadı mı? Bir kaç saniyeliğine tutup bıraktıysa; bunu amaçsız olarak mı, yoksa kasten mi yaptı?

Bunu kesin olarak bilmiyoruz.

Bir kişinin, bir kadına başörtülü olduğu için bu tür bir davranış sergilemesi, elini kasten bırakması veya tutmaktan imtina etmesi; tartışmasız biçimde “çirkin,” “ayırımcı” ve “gayri insani” bir davranıştır. Böyle bir eylem, savunulabilir ya da mazur görülebilir değildir.

Ancak, Ergen’in böyle bir şeyi yaptığını söyleyebilmemiz ve bu doğrultuda bir niyet atfında bulunabilmemiz için; elimizde, bunu herhangi bir farklı yoruma sebebiyet vermeyecek kesinlikte ortaya koyacak bir kanıt olması gerekir.

Videoya dikkatle bakıldığında, Ergen’in sol eli belinde, diğer eliyle bir başka kadının elini tutar vaziyette halaya girdiği görülüyor. Bu esnada yanına yaklaşan ve elini uzatan başörtülü bir kadının elini, başörtülü olduğunu görerek, önce sol eliyle tuttuğu; birkaç saniye sonra bırakıp tekrar elini beline götürdüğü anlaşılıyor.

Burada gerçekleşen hareketler, olayın şu şekilde cereyan ettiğini görmemizi ve yorumlamamızı gerektiriyor:
-Ergen, yanına yaklaşan kadının elini tuttuğunda, yüzü kendisine dönüktür ve dolayısıyla başörtülü olduğunun farkındadır. Ayırımcı bir tavır sergilediği yargısına varabilmemiz için, başörtülü olduğunu gördüğünde, mantıken elini baştan tutmamış olması gerekirdi. Oysa böyle bir tavır sergilemediğini görüyoruz.
-Elini tuttuktan bir kaç saniye sonra bırakmış olması, kesin olarak “başörtülü olması nedeniyle tutmaya devam etmek istemediği” gerekçesine dayandırılamaz. Çünkü doğal bir refleksle, yani nedensiz olarak; veya tekrar kendi beline koymak amacıyla kadının elini bırakmış olabilir. Bu iki ihtimal ortada iken, kadının elini bırakmış olmasını; tereddütsüz “başörtülü olduğu” gerekçesine bağlamak, zorlama bir bakış açısıdır ve sonuçta buna “niyet okumak anlamına geldiği” itirazı yöneltilebilir. Bu da “yorumu, kanıtın önüne geçirmek” demektir.
-İnsanların hangi gerekçe ile sergilediklerini bilmediğimiz davranışlarına bir anlam yükleyebilmemiz ve belirli bir hükme varabilmemiz; ancak o anlamı teyid edici mahiyette açık bir beyanda bulunmaları veya sergiledikleri davranışla örtüşen başka hal ve tavırları söz konusu olduğu takdirde haklılık kazanabilir. Oysa Ergen, ne söz konusu olayın ardından “başörtülü kadına karşı olumsuz bir düşünce taşıdığına” dair bir beyanda bulunmuş; ne de bunu ima eden bir yaklaşım ve tavır sergilemiştir. Aksine, başörtülü kadınlara karşı bir önyargı taşımadığını sözleriyle ifade ettiği gibi, onlarla birlikte çektirdiği fotoğrafları sosyal medya hesabından da paylaşmıştır.

“Beraet-i zimmet asıldır” yani kişi, bir konuda suçlansa da; “aksi kanıtlanıncaya kadar suçsuzdur.”

Ergen’in kadına karşı tutumunun maksatlı olduğunu teyid etmek ve delillendirmek amacıyla epeyce bir süre önce bir programda başörtüsüne ilişkin sarfettiği sözler gündeme getirildi. Hatta “ahlâki standartlardan ve ölçülerden uzak” olduğu vurgulanan hayat tarzı ve tercihleri de hakkında verilen hükme dayanak olarak gösterildi. Olayı, Ergen’in geçmişte jüri üyesi olarak bulunduğu TV’deki bir şarkı yarışmasında, bir yarışmacının “başörtülü olmasının Atatürk ilke ve inkılaplarıyla bağdaşmadığı” yönündeki beyanıyla veya benimsediği hayat tarzıyla birleştirerek bugüne taşımak ve buradan halay esnasındaki belli bir davranışının “başörtüsüne yönelik ayırımcı bir tutum olduğu” sonucunu çıkarmak, doğru ve hakkaniyetli bir tutum değildir.

Çünkü, burada tartışılan Ergen’in başörtüsüne yönelik genel düşünce ve yaklaşımının ne olduğu değil; münhasıran bir halay gösterisinde “başörtülü bir kadına karşı ayırımcı bir tavır sergilemiş olup olmadığıdır.” Eğer bahse konu eylemiyle böyle bir şey yaptığı kanıtlanamıyorsa, geçmişteki görüş ve düşüncelerinden referans alarak “eyleminde böyle bir kasıt ve amaç gütmüş olmalıdır” yönündeki bir tahmin ve değerlendirmede bulunmak, objektif bir davranış çözümlemesinden çıkıp doğrudan doğruya “niyet okumaya” dönüşür.

25 yıl öncesine kadar Türkiyede geniş kesimler, hatırlanmak istenmeyen acı ve karanlık bir dönem yaşadı. Devletin bu kesime karşı kamusal alandaki dini inanç ve pratikleri üzerinden uyguladığı baskı ve akıl dışı uygulamalar bir “modern dönem engizisyonu” olarak tarihe geçti.

Türk halkı, “milyonlarca kadının yaygın bir biçimde benimsediği baş örtme biçimi” üzerinden geçmişte anlamsız bir kutuplaşma yaşadı. En acı olanı; Türkiye’nin devlet kurumları ve üniversiteleri, uzunca bir süre genç kızlarımızın başörtüleriyle üniversiteye girmelerine ve kamu görevi yapmalarına engel olarak bu ayırımcılığı körükledi ve derinleştirdi. Halkın, laikliği bayraklaştıran ve “fetiş”haline getiren bir bölümünün, resmi otoritenin kışkırtmasıyla inançlarına uygun yaşamak isteyenler üzerinde düşmanca tavırlar sergilemesine neden oldu.

Her ne kadar geçmişteki kurumsal baskılar, AK Parti iktidarıyla pratikte neredeyse bütünüyle ortadan kalkmış olsa da, bu durum geçmişte yaşananların psikolojik ve kültürel etkilerinin tamamen silindiği anlamına gelmiyor. O dönemi doğrudan tecrübe etmiş kuşaklarda oluşan örselenmiş kimlik, yaralı benlik algısı ve buna eşlik eden duygusal hassasiyetler, bugün hâlâ canlılığını sürdürüyor.

Bu nedenle mevcut kırılgan zeminde ve duygu atmosferinde başörtüsüne ilişkin küçük bir polemik, ima ya da belirsiz bir jest; sosyal psikoloji literatüründe yer verilen birer “travma hatırlatıcısı” (trauma trigger) faktörü olarak, geçmişte yaşanan dışlanma ve aşağılanma hassasiyetlerini yeniden tetikleyebiliyor, beklenmedik gerilimler ve çatışmalar doğurabiliyor.

O dönemin devlet otoritesiyle bütünleşen hakim seküler dayatmacı politik görüşün bilinçli ve sistematik bir biçimde yönetim mekanizmasının dışında tuttuğu bu kesimler, çeyrek yüzyıldan bu yana “iktidarın galipleri” konumundalar. Artık irade ve karar merciinde bulunan bu kesimin, vaktiyle bu konuda ağır bir mağduriyet yaşamış olması; bir halayda yaşanan böyle bir olayla ilgili doğruluktan ve hakkaniyet ölçüsünden sapmalarına; vaktiyle kendilerine reva görülen engizisyon zihniyetini başkasına yansıtmalarına
meşruiyet ve haklılık kazandırmaz.

Bugün kaydedilen olumlu gelişmelere, gerçekleşen restorasyona ve yaşanan sükunete rağmen; başörtüsüne karşı hazımsızlık ve hasmane tavırlar bütünüyle kalkmış değil. Bu meyanda, sokakta, ulaşım araçlarında, bazı kurumlarda başörtülülere karşı negatif ayrımcılık örneklerine halâ rastlıyoruz. Şüphesiz bunun tersine, genel kabullerin dışına çıkmayan farklı giyim tercihlerine karşı hoşgörüsüzlük örnekleri de söz konusu olabiliyor.

Sonuçta yasakların kalkmasıyla korkulduğu gibi, “ülkenin irticaya sürüklenmediğini;” insanların başörtülü-başörtüsüz üniversitelerde ve kurumlarda pekâlâ bir arada bulunabileceklerini gördük. Geçmişte başörtüsüne karşı negatif bir tutum sergileyen CHP’nin yeni dönemde parlamentoda başörtülü milletvekiline yer vereceğini söylemesi bu uzlaşmacı tabloyu doğruluyor.

Başörtüsü ile ilgili tartışmalar, ideolojik kaba ve kutuplaşmacı siyasetin yıkıcı bir tartışma konusu olarak geçmiş dönemlerde kaldı. Bu nedenle başörtüsü veya herhangi bir giyim tercihi, pratik ve aktüel siyasetin rekabet ve çekişme konusu olmamalı. Çünkü siyaset, pratik gerçekliğin ve mümkün olanın sanatıdır.

Dolayısıyla, siyasi partilere bu konuda düşen sorumluluk; tansiyonu yükseltici ve gerilimi arttırıcı tutumlardan kaçınmaları; soğukkanlı, sağduyulu ve toplumun tüm kesimlerini kucaklayıcı yaklaşımlar sergilemeleridir.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.