İran için bu kez neden farklı?

WASHINGTON, DC – İranlılar, ülkenin para biriminin çöküşünü ve hızla yükselen enflasyonu protesto etmek için sokaklara çıktı ve pek çoğu İslam Cumhuriyeti’nin sona ermesini talep etti. Ancak hükümetin tepkisi, önceki protesto dalgalarından farklı oldu. İran yönetimi 2009’daki Yeşil Hareket’i ve 2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanmasını hızla bastırmışken, bu kez protestolar şiddetlenirken güvenlik güçlerinin tepkisi görece yavaş kaldı. Sert bir baskı uygulamak yerine, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan başlangıçta yoksullara yönelik sübvansiyonlar için kaynak yaratmayı amaçlayan kemer sıkma reformlarıyla karşılık verdi.

Ancak bu geçici önlem işe yaramadı. Yoksullar kısmen yatıştırılmış olsa da, toplumun orta kesimleri bedeli ödemek zorunda kaldı ve protestolara daha yoğun biçimde katıldı. Ekonomik hoşnutsuzlukla başlayan hareket kısa sürede siyasi bir ayaklanmaya dönüştü. Rejim ancak 8 Ocak’ta protestolar ülke geneline patlak verdikten sonra ciddi bir baskı uygulamaya başladı.

Peki bu kez siyasi muhalefete verilen tepki neden bu kadar farklıydı? Mevcut protestolar, geçen Haziran ayında İran'ın İsrail ile 12 gün süren savaşının gölgesinde gerçekleşiyor. İranlı yetkililer hâlâ bu çatışmanın sarsıntısını yaşıyor ve her an yeniden başlayabileceği varsayımıyla hareket ediyor. Bu tehdit, iç siyasi huzursuzluktan daha ağır basıyor; çünkü İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırıları ve Suriye’de Beşar Esad rejiminin çökmesi, İran’ı dış müdahaleye karşı caydırıcılıktan büyük ölçüde yoksun bıraktı.

Durumu daha da kötüleştiren bir diğer faktör ise, İran'ın artık dış aktörlerin ülkedeki halkın hoşnutsuzluğunu artırmasını engelleyememesi. Haziran 2025'teki savaş sırasında İranlılar bayrağın etrafında birleşti ve rejim, özellikle başörtüsü konusunda dini kuralların uygulanmasını gevşeterek cevap verdi. Ancak mevcut protestolar bir ikilem yaratıyor: çok sert önlemler almak, savaştan sonra rejimin halkla kurduğu kırılgan uzlaşıyı bozabilirken, protestoların büyümesine izin vermek dış müdahaleyi davet edebilir.

İran ekonomisinin giderek kötüleşmesi de belirleyici bir unsur oldu. Kötü yönetim, yolsuzluk ve ağır yaptırımların birleşimi, enflasyon ve işsizliğin artmasına neden olmuş, orta sınıfı giderek zayıflatmış ve yoksulların sayısını arttırmıştır. Haziran savaşı bu eğilimleri hızlandırdı. Savaşı izleyen altı ayda riyali değerinin yüzde 40’tan fazlasını kaybetti, enflasyon ise yüzde 60’a kadar çıktı. İran’ın nükleer programının zayıflatılmasının yaptırımların kaldırılması için pazarlık gücünü azalttığı düşüncesi yayılınca, sermaye kaçışı başladı.

Bu nedenle, İran'ın yöneticileri, halkın sokaklara dökülmesine neden olan ekonomik sıkıntının, ülkenin karşı karşıya olduğu dış tehditle derin bir şekilde bağlantılı olduğunu düşünüyor. Geçen yılki savaş sırasında İsrail'in İran halkını isyana çağırdığını hatırlıyorlar. İsrailliler, onlarca üst düzey askeri komutanın öldürülmesi ve askeri-güvenlik kurumlarının ağır darbe almasının, huzursuz halkı ayağa kaldırarak zor durumdaki devleti bastıracağını hesaplamıştı. Bu gerçekleşmeyince İranlı liderler, savaşı halkları sayesinde atlattıklarını ilk kabul edenler oldu. Ancak halk ayaklanmasının İsrail'in savaş stratejisinin bir parçası olduğu da onlara açık hale geldi ve bu farkındalık, mevcut protestolara bakış açılarını şekillendirdi.

Bu şüpheler, ABD Başkanı Donald Trump’ın kısa süre önce sosyal medyada ABD’nin “tetikte ve hazır” olduğunu, İranlı protestocuları “şiddetli bir baskıdan kurtarmak” için müdahaleye hazır bulunduğunu ilan etmesiyle pekişti. Protestoların asıl tehlikesi, İranlıların kendi başlarına neler başarabileceğinde değil; ABD’nin İran’a karşı askeri müdahalesini meşrulaştırmak için bir gerekçe oluşturup oluşturamayacaklarında yatıyor.

Bunun en bariz örneği, Arap Baharı sırasında Libya ve Suriye'de ABD ve bazı Avrupa hükümetlerinin askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için protestocuları "koruma sorumluluğu"nu gerekçe göstermiş olmalarıdır. Bu halk ayaklanmaları kısa sürede yabancı aktörlerin önderlik ettiği rejim değişikliği çabalarına dönüştü ve sonuçta iç savaşa ve devletin çöküşüne yol açtı. Özellikle, İran'ın Devrim Muhafızları, Suriye çatışmasının gazileriyle doludur. Dış destekli barışçıl protestoların nasıl hızla iç savaşa yol açabildiğini bizzat gördüler. Libya ve Suriye'nin kaderinden kaçınmanın zorunluluğu, bugün İran'ın karar alma sürecinin arkasındaki itici güçtür.

İranlı liderlerin düşüncelerinde etkili olan bir başka faktör ise ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu yakalamasıdır. İran yönetimi de dahil olmak üzere dünya genelinde bu gelişme şaşkınlık yarattı. Bu, Amerika'nın 2000'lerin başında Afganistan ve Irak'ta gerçekleştirdiği ve on yıl sonra Libya ve Suriye'de sürdürdüğü türden bir rejim değişikliği değildi. Trump yönetimi asker göndermek ya da ulus inşasını savunmak yerine, Chavista iktidar yapısını yerinde bırakarak ABD’nin emperyal denetimine boyun eğmesini ya da ekonomik boğulmayla yüzleşmesini talep etti.

ABD benzer bir stratejiyi İslam Cumhuriyeti’ne karşı da izleyebilir mi? Böyle bir durumda, İran’ın dini liderini ve kilit siyasi-askeri liderleri hedef alan nokta atışı bir saldırı düzenlemeye, uluslararası sularda İran petrol tankerlerini ele geçirmeye ve ardından İslam Cumhuriyeti’nden geriye ne kaldıysa ABD taleplerini kabul etmesini istemeye yönelebilir. Bu talepler, nükleer ve füze programlarının terk edilmesini ve doğal kaynakların kontrolünün teslim edilmesini içerebilir. İranlı liderler öldürülmese bile, ABD’nin bombardıman ve petrol ihracatını engellemeye dayalı bir stratejisi rejimi diz çöktürebilir.

Bu senaryolarla karşı karşıya kalan İran'ın ilk tepkisi, ABD saldırısının potansiyel maliyetlerine dikkat çekmek oldu. 6 Ocak’ta İran Savunma Konseyi stratejik duruşunu gözden geçirerek, “tehdit işaretleri”yle karşılaşılması hâlinde “önleyici tedbirler” alabileceğini duyurdu. Orta Doğu’daki ABD hedeflerine yönelik bir önleyici saldırı İran’ın istemediği bir savaşı tetikleyebilir ve rejimin sonu olabilir; ancak İslam Cumhuriyeti, yenmenin bedelsiz olacağı izlenimini de veremez.

Ancak İran, ABD ile doğrudan bir çatışmayı önleyebilse ve mevcut protesto dalgası yatışsa bile, ülke ekonomisi bir düşüş eğilimindedir. Bu da, orta ve uzun vadede halkın öfkesinin daha da artacağı anlamına gelir. İslam Cumhuriyeti, ABD ve İsrail'in dış tehdidi ile kitlesel iç ayaklanma tehdidi arasında sıkışmış durumdadır. Bu çıkmazdan kolay bir çıkış yok. İslam Cumhuriyeti'nin topyekün çöküşü an meselesi olmayabilir; ancak İran devrimi artık sona yaklaşmış görünüyor.

*Vali Nasr, Johns Hopkins Üniversitesi’nde Ortadoğu Çalışmaları ve Uluslararası İlişkiler Profesörü’dür. Nasr, 'Iran’s Grand Strategy: A Political History' (Princeton University Press, 2025) adlı kitabın yazarıdır.

© Project Syndicate 1995–2026

YORUMLAR (12)
12 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.