Kemal’in masumiyet karinesi…

Türkiye, Orhan Pamuk’u unutmak istiyor, yüzünü çeviriyor ama bir türlü ondan kaçamıyor.

Tekrar geri döndü, üstelik kimsenin kaçamayacağı bir yerden.

Orhan Pamuk, oryantalist bir Ortadoğu erkekleri lafı ve Epstein belgeleri için söylediği, olayın vahametini anlamamış birkaç kırık dökük cümle yüzünden yine linç ediliyor.

Türkiye’nin Orhan Pamuk’la saplantılı ilişkisi Kemal’in Füsun’a olanından daha az masum.

Kitapları yok satıyor, yazdıkları, söyledikleri hep tartışılıyor ama bir türlü “bizim” olamıyor.

İçeride dış güçlerin adamı, bir yabancı muamelesi görüyor, dünyada ise çağdaş bir kolonizatörderviş, bir Türkiye tebliğcisi gibi çalışıyor. Milyon dolar verseniz birine yazdıramayacağınız bir ülke PR’ını yıllardır tek başına ücretsiz yapıyor.

Türkiye’de hala Ermeniler ve Kürtlerle ilgili sözleriyle hatırlanıyor, ama dünyada o sözleri dar bir politik çevre dışında hatırlayan yok. Ancak ülkesine karşı da en az ailesine karşı olduğu kadar dürüst ve hırpalayıcı olması Türkiye ve İstanbul üzerine yazdıklarının değerini artırmıştır.

Dünyada Orhan Pamuk’tan hatırlanan; Beyaz Kale’de anlattığı Osmanlı dünyası, Benim Adım Kırmızı’daki imparatorluk estetiği, minyatürler, nakkaşlar, İstanbul’daki şehrin melankolisi…

Kemalistlerin ve İslamcıların hem fikir olduğu birkaç konudan biri olan “Nobel’i Türkiye’ye ihanet ederek” alırken yaptığı konuşmasında bile uzun uzun İstanbul’u anlatmıştı Orhan Pamuk.

Karşımıza sadece Nobelli usta bir edebiyatçı yok,, dersine çok iyi çalışan bir hoca da var.

Kara Kitap’tan Kar’a, Cevdet Bey ve Oğulları’ndan Kafamda Bir Tuhaflık’a kadar iyi bir Orhan Pamuk okuru özet bir Türkiye tarihi ve sosyolojisi eğitimi almış gibi olur.

Kimsenin bir araya getiremeyeceği malumata doyar.

Aşk romanı olarak yazdığı Masumiyet Müzesi’ni okurken bile o aşkın arasında Napoli’den gelen Tombala’nın nasıl bir yılbaşı eğlencesine döndüğünü öğrenir.

İlk haber spikeri Aytaç Kardüz’ü, Fenerbahçe’nin 70’lerdeki kadrosunu hatırlar. Adına İnayet, Fazilet, Hürriyet verilen apartmanların adlarıyla müsemma olmayan hikayelerine uyanır.

Bir Kurban Bayramı’nda hem kurban kesip hem de çocuklarını naneli likör almaya gönderen Nişantaşlılı bir ailenin Chevrolet’sinin içinde her yerde kurbanların kesildiği İstanbul’da Hz. İbrahim-İsmail kıssasını tartışarak tur attırır.

12 Eylül sabahını yaşatır, Independenta’nın patladığı günlere sizi götürür, Nişantaşı’nda şimdi kapanan Alaaddin’in dükkanından lüks Nermin’in randevü evlerine Hilton’dan Fatih’teki otellere kadar İstanbul sosyal hayatında sizi dolaştırır.

Bir zamanlar İstanbul’daki sınıf farkının çok net olmadığını size fark ettirir. Nişantaşı’nda zengin Basmacı ailesiyle, Çukurcuma’da oturan yoksul Keskinler aynı televizyon kanalını izler, yılbaşı akşamı tombala oynar, ikisi de rakı içer, benzer hayatları yaşarlar. Keskinler biraz daha solcudur, Basmacılar biraz da sağcı…

Kitabın her yerinden sürprizler fırlar.

Fusün’la uzak akrabalığının bağlandığı dedesinin adı Atatürk’le aynı yıl doğan, Şemsi Efendi Okulu’na giden Ethem Kemal’dir. Füsun’un anneannesinin annesi ise ilk eşi Ethem Kemal’den değil, bir şeyhten çocuk yapmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nda hizmetleri geçmiş bir diplomatın Sorbonnelu kızı olan Sibel’in ailesi iseAbdülhamit’e yakındır.

Nişanda karşınıza Kara Kitap’tan köşe yazarı Celal Salik, Cevdet ve Oğulları’nı hatta Pamuk ailesini çıkarır.

Keskinlerin evinde tv izlerken Afganistan’ın ilk komünist başkanı Babrak Kamal ve suikastla öldürülen Enver Sedat’ın mahalleden kimse benzediği üzerine Kemal’le Füsun’u tartıştırır.

Sahte çıkan bir çantaya Fransız şair Nerval’in uğruna kendini astığı aşkı şarkıcı Jenny Colon’un adını verir. Kendi babasının yasak aşk itirafını yaptırdığı Kemal’in babasının yasak aşk hikayesinde bir anda Kürk Mantolu Madonna izleri görürsünüz.

Böylesine bir emeğin değerinin Türkiye’de yeterince anlaşılmamasında şaşılacak bir şey yok.

Ama sanki bu kez Orhan Pamuk olmasa da yarattığı karakterler bizden bulundu ve bağıra basıldı.

Ama orada da Orhan Pamuk kadar tartışmalı biri var: Kemal.

Okurlardan sonra izleyiciler de ikiye bölünmüş durumda.

Kemal, hazlarını tutku haline getirmiş, bir kadının hayatını mahvetmiş Nişantaşılı sorumsuz bir erkek midir yoksa Mecnun misali bir aşık mı?

Kitabın ve dizinin feminist okumalarını yapanlar edebiyatın tadını kaçırma pahasına bolca erkeklik merkezli okumalarla Kemal’i ve aşkını yapısöküme uğratıyor.

Ardarda sıralanan “erkek tahakkümü”, “erillik”, “faillik” gibi jargonları, “yeniden yeniden üretiyor” gibi pseudo entelektüel ezberler izliyor.

Edebi bir eser olduğu hatırlanmasa Kemal’le birlikte Orhan Pamuk da her an cancellanabilir.

Orhan Pamuk da bu eleştirilere karşı gardını erkenden almış gözüküyor.

Verdiği röportajlarda Kemal’in yerilmesine destek veriyor, feminist eleştirileri haklı buluyor.

Hatta filmin galasında yeni bir linç dalgasına neden olacak kadar ileri gitti “Bütün Ortadoğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden bende de var” bile diyerek Dostoyevski vari kendisine karşı yine acımasızca yüklendi.

Belli ki Kemal’in kendisine benzetilmesinden, onun yükünün kendisine yüklenmesinden çekiniyor.

İptal kültürünün edebi eser, kurmaca dinlemediği bir zamanda haklı endişeler bunlar.

Peki ya Kemal bu eleştirileri hak ediyor mu?

Orhan Pamuk’un romanın en başında anlattığı Kemal, evet hakediyor.

Sibel’le nişanında hem Sibel’e hem Füsun’a aynı anda sahip olabilecek olmayı

“Allah’ın bazı özel kullarına, özellikle de babaları ve amcalarına ancak ellili yaşlardan sonra ve birtakım sıkıntılar çekmiş olmalarının karşılığı olarak bağışladığı “ahlak dışı erkek mutluluğu”nu kendisine henüz otuz yaşındayken ve hiçbir bedel ödemeden vermiş olmasını” kutlayan Kemal, Sibel’in ileriki sayfalarda diyeceği gibi “iğrenç bir insandır.”

Pamuk da okurunun Sibel gibi düşünmesini ister. En başta Kemal’i Nişantaşı burjuvazisinin günah keçisi yapar: zengin, şımarık, hazcı, sorumsuz, nişanlıyken başka bir kadına giden, kendini dünyanın merkezinde sanan bir erkek.

Fakat roman ilerledikçe, Kemal’in elinden bütün imtiyazlar alınır. Daha doğrusu o erkekliği de dahil olmak üzere bütün imtiyazlarını terk eder.

Nişanını bitirir. Çevresini kaybeder. İtibarını kaybeder. Kendi sınıfının “normal hayatını” kaybeder. Zenginliğini bir güç gibi kullanmaz. Füsun’u parayla satın almaya kalkmaz. Bir telefonla onu yanına çağırmaz. İnsanların yaptığı o basit şeyi yapmaz: gücünü devreye sokup sonucu değiştirmez. Başka kadınlarda mutluluğu aramaz.

Hala kendisine bey diyen, aralarındaki hiyerarşiyi hissettiren Nesibe Hala’ya, Füsun’un yerini söylemesi için “ Nesibe Hala, o çok uzaklar neresi?” diye yalvaran bir Kemal vardır.

Sonra Nesibe Hala da, zorunlu bir evlilik yapan kızının Kemalsiz yapamacağını görerek onu evlerine davet eder.

Kemal bu daveti de bir yeşil ışık gibi almaz.

Bunun yerine bekler. Her akşam, artık evli olan Füsun’un evine yani Keskinlere akşam yemeğine gider ve bekler.

Sekiz yıl.

Her akşam.

Aynı eve gider, aynı sofraya oturur, aynı televizyonu izler, aynı konuşmaları dinler. Hiç bir şey talep etmez, “eril bir fail” gibi davranmaz.

Sevdiği kadını eşiyle birlikte kabul etmiş, onların filmine sponsor olan ve karşılığında hiçbir şey beklemeyen, çizgileri aşmayan, en ufak cinsel temastan kaçınan neredeyse erkekliğini öldürmüş bir faildir Kemal.

Neredeyse şeyhinden yıllarca “sen oldun” onayı bekleyen, Kemal’e ermeyi bekleyen bir derviş gibidir.

İşte bu Kemal’e Orhan Pamuk bile romanında haksızlık ediyor.

Pamuk, Nişantaşı’yla, kendi cemaatinin hayatıyla, o burjuva konforunun ruhsuzluğuyla kavgasını Kemal’in üstüne boca ediyor.

Kemal, Pamuk’un kendi sınıfına duyduğu hıncın kurbanı oluyor. Nişantaşı’nın günahı Kemal’in hanesine yazılıyor.

Halbuki Hilton’daki, Merhamet Apartmanı’ndaki Kemal; Keskinlerin evindeki, Fatih’teki oteldeki Kemal olamaz.

Ya da ikisi aynı ahlakçı kantarla tartılamaz.

Ama Kemal, belki de romanın yazıldığı yıllardan daha fazla bugün “takıntılı”, “obsesif”, “manipülatif”, “güç dengesizliği”, “yaş farkı” gibi kavramlarla yargılanıyor.

Bu kelimeler elbette boş değil. Romanın içinde rahatsız edici taraflar var.

Ama bugünün kültürel ikliminde Kemal’in aşkını “hakiki bir aşk” olarak savunmak artık neredeyse ayıp sayılıyor.

Çünkü erkek aşkı kolayca “patriyarkal kötülük” diye yaftalanabiliyor.

Çünkü Kemal’i bir âşık olarak değil, bir fail olarak görmek isteyenlere karşı Pamuk kendi karakterini yalnız bırakıyor.

Onu savunmaya pek cesaret edemiyor.

İlginç bir şekilde Kemal’i savunmak da “Ben bir canavar göremedim ben bir insan gördüm” diyen Selahattin Paşalı’ya kalmış.

Dizi, romandan daha dengeli ve adil bir Kemal ve Füsun profili kuruyor.

Yönetmen Zeynep Günay’ın olağanüstü tespitindeki gibi Kemal ve Füsun doğru zamanda birbirlerine denk gelemiyorlar. Önce Kemal, hodperest, bencil, sonra Füsun.

Oysa Kemal’in hikâyesi ille de feminist tartışmalara değil, Türkiye edebiyatının büyük kayıp aşk geleneğine de bağlanabilirdi. Leyla’ya duyulan aşkın Tanrı’ya duyulan aşka karıştığı bir külliyata.

Onun için varılan yargılara Mecnun, Kerem, Ferhat için de varılabilirdi.

Kemal, hepsinden daha fazla erkekliğinden ve imtiyazlardan vazgeçmiş bir karakter.

Kemal’in romanın başından sonuna doğru dönüşümü bir “ahlaki ders” dönüşümü de değil.

Kemal’in dönüşümü bir benlik çözülmesi, nefis terbiyesi hikayesi.

Kemal, Füsun’da fani oluyor, fenafillah makamına erişiyor. Yani Kemal’in hikâyesi, “sevdiği kadına sahip olma” hikâyesi değil; sevdiği kadında erime hikâyesi. Müze de bu yüzden yalnızca bir koleksiyon değil, belki de bir türbe.

Bir insanın benliğini bıraktığı, kendini gömdüğü, hatıraya tapındığı bir türbe.

Dizinin bazı aşk sahnelerinde Yansımalardan zikr ve ney melodilerinin seçildiğini duyunca acaba diye düşünüyor insan… Belki de yönetmene de biraz öyle gelmiştir.

Ya da diziyi oruçluyken izlemek hataydı…

Masumiyet Müzesi’nin en büyük ironisi belki de bu.

Romanın adı “Masumiyet Müzesi” ama romanda masumiyeti en az korunan kişi Kemal.

Orhan bey, bütün deliller elinizde, Kemal’in masumiyet karinesi ilkesine biraz daha saygı lütfen…

YORUMLAR (7)
7 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.