Hallac-ı Mansur idamı hak etti mi?

Şii müfessirlerin Rahman Suresi’ndeki “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir vasıta/berzah vardır, birbirine karışmazlar. İkisinden de inci ve mercan çıkar” ayetlerinde geçen iki denizi Hz. Ali ve Hz. Fatıma; aralarındaki berzahı Peygamberimiz, iki denizden çıkan inci ve mercanı da Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olarak açıklamaları ‘irfani’ veya ‘tasavvufi’ tefsirde kullanılan zahiri ve batıni tefsir yöntemlerinin dikkat çekici bir örneği.

70’lerde ve 80’lerde bir ‘Kaptan Cousteau (Bundan sonra Kusto) vardı. Şöyle bir efsane yayılmıştı.

Kaptan Kusto Cebelitarık’ta Akdeniz’le Atlas Okyanusu arasında bir berzah olduğunu müşahede etmiş. Sure-i Rahman’daki bu ayetleri okumuş ve imana gelmiş.

Kaptan Kusto o yıllarda herkesin ailesinden biri gibiydi. Belgeseli de seviliyordu. İyi adammış diye düşünüyordu insanlar, iman nasip oldu!

O sıralar milletimiz meraklıydı böyle hidayet hikayelerine. Neil Armstrong’un da Mısır’da duyduğu ezanı aya gittiği zaman da duyduğunu hatırlayarak Müslüman olduğuna dair şayialar yayılmıştı.

İkisi de uydurmaydı tabii.

(Gerçi bugün de uyduruyoruz. Fon yolsuzluğunu Netanyahu’nun yaptığına dair hikayeler gırla gidiyor!)

Tabii ki ayetlerde bir hikmet var.

Akdeniz’in ve Atlas Okyanusunun suları gerçekten birbirine karışmıyor. Kızıldeniz’le Aden Körfezi’nin suları da birbirine karışmıyor. Karışsalar bile yavaş yavaş karışıyorlar.

Peki ayetteki inci ve mercanın Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olarak açıklanmasına ne demek lazım?

Güzel bir yakıştırma. İnsanın yorumlama kabiliyeti bizi oralara kadar götürebilir. Ayrıca şairane.

Ama şiir de kâinatı anlamanın, yorumlamanın bir yöntemidir.

İnsanları bu konularda kısıtlamamak benim tabiatıma daha uygun.

Kendimi de kısıtlamam.

Biz insanlar varlık hakkında çok şey bilmiyoruz.

Öğrendiğimiz her yeni şey öğrenilmesi gereken daha çok sayıda yeni şeyin kapısını açıyor.

Öyleyse, ‘kesin bilgi’ye vasıl olduğumuz, artık bütün sırları bildiğimiz kuruntusuna kapılmadan öğrenmeye devam etmemiz gerekiyor.

Kesin bilgiye ulaştığını zannedenleri de anlayışla karşılamamız.

Bilginin tümünü kuşatma ihtimali yoktur ama belki ulaştığı bilginin içinde hakikate dair cüzler vardır.

Kur’an ayetlerine zahiri ve batıni anlamlar yüklemek sadece Şii irfancılarına mahsus bir metot değil. Sünni sufiler de aynı metodu kullanmış.

Cabiri kitabında (Arap Aklının Yapısı, Mana Yayınları) buna dair örnekler de vermiş.

“Bir ayetin manasını bir yapıyla diğeri arasındaki benzerliğe dayanarak birbirinden farklı ve çelişik manalara çekmek sadece On İki İmam ve İsmaili Şiilerin işi değildir. Bilakis bu İşraki Sünnilerin yanında Sünni Sufilerin de dahil olduğu bütün İslami İrfan akımlarının tevil metodu haline gelmiştir. Aşağıda Kur’an’ın en mükemmel Sufi tefsiri olan meşhur Risale’nin yazarı Kuşeyri’nin Letaifu’l İşarat’ından aldığımız sufi tefsir örnekleri yer almaktadır.”

İlk örnek Hz. İbrahim’in Allah’ı arama tecrübesini anlatan ayetin tefsiri:

Ayet şöyle:

“Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur dedi. Yıldız batınca batanları sevmem dedi. Ay’ı doğarken görünce Rabbim budur dedi. O da batınca Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum dedi. Güneşi doğarken görünce de Rabbim budur, zira bu daha büyük dedi. O da batınca dedi ki Ey kavmim, ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. (En’am 76-78.)”

Hz. İbrahim’in bu kıssasını Kuşeyri şöyle açıklıyor:

“Yani onu (İbrahim’i) talep perdesi (örtü, bulutlar) çevrelemiş, varlık aydınlığı da henüz görünmemişti. Hemen akılların yıldızı doğdu. Burhan nuru ile sırrıyla Hakk’ı gördü ve ‘bu benim Rabbimdir’ dedi. Sonra aydınlığı arttı ilim ay’ı ona gözüktü. Hakkı beyan şartıyla tanıyıp ‘bu benim Rabbimdir’ dedi. Sonra sabah oldu, gün ilerledi ve irfan güneşleri ulvi burçlardan doğdu. Artık ne talebin yeri kaldı ve ne de verilecek bir hüküm veya eleştirilecek bir karar kaldı. Bunun üzerine İbrahim “Ey kavmim, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım” demiştir. Başlangıçtaki nur akıl nurudur, ortadaki ilim nurudur, son aşamadaki ise irfan nurudur.”

Sonunda Sünni sufiler tasavvufla ‘Ehl-i Sünnet itikadı’ olarak adlandırılan inanç sistemini uzlaştırmayı başarıyor.

Şia’daki ‘imam’ın yerine Kutub’u veya ‘gavs’ı koyuyorlar.

Bu uzlaştırmanın yardımıyla sufilerle fakihler birbirlerini idare ediyorlar.

Her zaman değil.

Ben Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvaları arasında sufileri çok rahatsız edecek ibareler gördüm.

Mesela Ebussuud Efendi Hallac-ı Mansur’un davasının batında hak zahirde batıl olduğuna itikat eden bir imama ne lazım gelir sorusuna “Hallac’a lazım gelen o imama da lazım gelir” diye cevap veriyor.

Yani, Hallac’ın idam edilmeyi hak ettiğini ama batında haklı olduğunu düşünen imamın idam edilmesi gerekir.

Bu konuya biraz daha çalışalım.

YORUMLAR (4)
4 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.