Medeniyet elçisi mi günah keçisi mi?

Hakan Erdem

Tanzimat Fermanı’nın görüşlerini topluma tanıtmak hatta onun eksik bıraktığı yönleri tamamlamak için bir risale yazan Mustafa Sami Efendi sert eleştiriler de almıştı.

Tarihçiler, edebiyat tarihçileri ve tarihî metinlerle uğraşanların yakından bildikleri bir olgudur; bir dildeki eski kelimeler, gün gelir, yeni eşyayı ve kavramları karşılamak için kullanılır. Eski Türkçede “eb / ev” kelimesinin aslında çadır anlamında kullanıldığı gibi. Yuvarlak, keçeden çadırlar için kullanılan “yurt” kelimesinin anlamının çok genişleyerek “memleket / vatan” anlamında kullanılması da öyle. Üstelik sadece Türkçede olan bir gelişme değil bu. Anlaşılan bazı Hint- Avrupalıların da sabit evleri bulunmuyormuş ki bugün “ev / yurt” anlamına gelen “home”, “heim” gibi kelimeleri modern Avrupa dillerinde görüyoruz. Hint- Avrupa dili olan Farsçadaki “hayme” ise aynen eski Türkçedeki “yurt” gibi çadır demek…

Bilgisayar faresi hatta kısaca fare / mouse diyoruz. Şimdi kablosuz modelleri de var ama kablosundan ve tabii ki ele oturan, yarım küremsi şeklinden dolayı bu ismin verildiği açık. Yarın bütünüyle başka bir model / araç geliştirilse, “fare” dediğimiz hayvancığa benzer hiçbir yanı kalmasa da sanırım hâlâ bu isimle anacağız. Üstelik bağlamınızda bir şüphe yoksa herhangi bir karışıklık da olmuyor. Bilgisayar aksamı satan bir dükkâna girip “Fare modellerinizi görebilir miyim?” deseniz size, “Buyurun, bu mus musculus, çok tercih ediliyor, bir de bir üst model olan rattus rattus var!” deyip tezgâha iki ufak yaratık koymuyorlar.

Kelimelerin zaman içindeki seyahatleri devam ediyor. Keşke farklı soyut kavramları ifade eden aynı kelimelerin de ne anlamda kullanıldığını bu berraklıkta görebilseydik ve bağlamlarını aynı kolaylıkla kurabilseydik. Aynı kelimeye / kitaba (logos) inanan insanlar anlamında kullanılan ve bizatihi “kelime” anlamına gelen “millet” kelimesinin başlangıçta dinî cemaat manasına geldiğini biliriz. “İslâm milleti”, “Rum milleti” örneklerinde olduğu gibi. Fransız Devrimi’nden sonra, bir toplumdaki siyasî egemenliğin dayandığı varlık veya siyasî sadakatin odak noktası anlamlarında yaygın olarak kullanılmaya başlanan “nation” kavramının Osmanlı toplumundaki karşılığı “millet” olmuştur. Bunun da keyfî bir şey olmadığı ve yukarıdaki fare örneğinde olduğu gibi bazı anlaşılır sebepleri olduğu elbette tartışılabilir ama konu o değil. Önemli olan, yeni bir kavramın eski ve aşina bir kelimeyle karşılanmış olmasıdır. Yine aynı çerçevede “vatan” kelimesi de öyledir. Sorun, aynı kelimenin eski anlamda da kullanılmaya devam etmiş olmasındadır. Esasen, diyelim ki “Rum milleti” hâlâ mevcutken, nasıl başka türlü olabilirdi ki? Peki, aynı kelimenin ne zaman yeni anlamıyla, ne zaman eski anlamıyla kullanıldığını nasıl anlayacağız?

Bazen, bağlamı derinlemesine kurmaya pek gerek kalmaksızın, sırf kelimelere bakarak çabuk bir hükme ulaşabiliriz. Mesela, “Osmanlı milleti” ibarelerini gördüğümüzde, bununla eğer değişik dinlerden insanların mensup olduğu bir siyasî varlığın anlatıldığını düşünüyorsak buradaki “millet” kelimesinin hemen yeni anlamıyla kullanıldığı ve bir icat olduğu hükmüne ulaşabiliriz. Birden fazla dinî cemaate mensup insanlar eski anlamıyla bir millet olmaz ki… Ama ya kullanan, bilerek- isteyerek, Tanzimatçıların anladığı şekliyle değil de salt Müslümanları kastederek “Osmanlı milleti” demişse? Dahası, kavramın yanında yöresinde başkaca bir şey yoksa ve kullanıcı sadece “milletimiz” demişse, kelimeyi eski mi yeni mi, hangi anlamda kullandığını nasıl bileceğiz? Gerçekten de bağlama bakmaktan başka bir çaremiz var mı?

Kanımca bu tartışmanın önemi şurada yatıyor: Eski bir kelimeyle yeni bir şeylerin anlatılmaya çalışıldığını, sırf kelime bildik diye teşhis edemezsek acaba değişim dediğimiz olguyu gözden kaçırmış olmaz mıyız? Mesela, bendeniz, çok güçlü İslâmî- geleneksel temelleri olan 3 Kasım 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayununun içerdiği yeni siyasî kavramların, herkese aşina eski kelimelerle anlatılmalarından dolayı ilk bakışta göze çarpmadığını düşünürüm. Şimdi ele alacağımız Mustafa Sami Efendi’nin Avrupa Risalesi adlı kısa eseri de çağdaşı olduğu ve aslında propagandasını yaptığı Gülhane Hatt’ıyla aynı dertten muztaribdir.

Aslında, edebiyat tarihçileri, Mustafa Sami’yi ve risalesini, İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın ona Son Asır Türk Şairleri adlı anıtsal eserinde bir yer ayırmasından ve hele Ahmet Hamdi Tanpınar’ın On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde tartışmasından dolayı oldukça iyi biliyorlar ve tabii ki ufkumuzu genişleten yorumlamalarda bulunmuşlardır. Temmuz 1840’ta, Gülhane Hattı’nın henüz yılı dolmadan Takvim-i Vekâyi Matbaası’nda basılan Avrupa Risalesi, Sayın M. Fatih Andı tarafından faydalı bir araştırma ve notlar eşliğinde transkripsiyonlu ve ayrıca günümüz Türkçesiyle yayımlanmıştır.

Mustafa Sami’nin doğum yılı bilinmiyor. Osmanlının kâtip sınıfındandı. Viyana sefareti kâtipliği yaptı. 1838-1839 yıllarında da Paris sefareti baş sır kâtibi oldu. Ağustos 1840’ta Takvimhâne nazırlığına atandı ve devletin resmî gazetesinin basılmasına nezaret etti, kendisi de orada bazı makaleler yazdı. 1841-1846 yılları arası boşta kaldı. 1846’da Ziraat Meclisi azalığına getirildi. Aynı yıl Viyana maslahatgüzarı oldu. Eylül 1846’da da Berlin sefiri oldu ve orada iki yıl kaldı. Ağustos 1849’da Tahran sefirliğine atandı. 1851’de, maslahatgüzar Namık Efendi (sonradan sadrazam olacak olan meşhur Küçük Sait Paşa’nın babası) ile geçinemediği için ikisi birden azledildi. Bu Mustafa Sami’nin son görevi oldu. 1855’te İstanbul’da vefat etti. Kaynaklar Koca Mustafa Reşid Paşa’nın adamı olduğunu, onun çevresine mensup bulunduğunu söylüyor.

Tanpınar’ın sunumu sayesinde Mustafa Sami Efendi’yi “cüretli bir Avrupalılaşma” taraftarı olarak tanıyoruz. İbnülemin’in eserine aldığı ve onu şiddetle hicveden bazı şiirlerden de kendisinden nefret edenlerin epeyce olduğunu anlıyoruz. Hatta cimriliğine dair vakanüvis Ahmed Lütfi’den bir fıkra aktaran İbnülemin de dayanamamış ve onun hakkında, diğerlerine göre çok hafif olsa da bir dörtlük yazmıştır:

“Bu kıyafetde olur mu elçi

Mashara olmak için mi gitmiş

Viyana, Berlin ü Paris, Tahran

Halkı görmüş de taaccüb etmiş”

Söz konusu hikâyeciği de olayı yaşayanlardan biri, Beylikçi Şevket Paşa, Ahmed Lütfi’ye kendisi anlatmış. Mustafa Sami, Berlin’de sefir iken, Şevket Paşa, Paris dönüşü onu ziyaret etmek istemiş. Elçinin bulunmadığı bir zamanmış. Kapıcı buyur edip, misafiri kabul odasında oturtmuş ve bütün mumları yakmış. Daha sonra Sami Efendi “hoş geldiniz” derken “telâşından kısacık boyuyla sıçrıyarak eteğiyle mumları söndürüp yalnız bir tanesini” bırakmış. Anlaşılan, Osmanlılar bu hikâyeyi komik buluyordu…

İbnülemin’in ve Andı’nın aktardığı ve Mustafa Sami aleyhine ağır ifadelerle ve müstehcen küfürlerle dolu şiirlerden ise ancak ona karşı ne denli bir öfke olduğunu biraz olsun görebilmek için bahsedebiliriz. Şair İsmail Paşazâde Üsküdarlı İbrahim Hakkı Bey’in hicviyesinden birkaç beyit şöyle:

“Fâcir-i iblîs-sîret, masdar-ı her mel’anet

Râyet-ârâ-yı dalâlet, reh-nümâ-yı hâsırîn

Dest-gîr-i gebr u tersâ, kâfir-i küfr-intisâb

Kıbtî-i Efrenc-kıyâfet, kâselis-i müşrikin

(…)

Mülhid-i ifrit-heykel, yani Sâmî kim odur

Peyrev-i Nemrûd-ı müşrik, kâfir-i dûzeh-karîn

İncilâ-i re’yi şem’-i havra-i kavm-i Yehûd

Târikî-yi rûyi çün küfr-şenî-i fâcirin

Sensin ol bî-mezheb-i rûy-i zemîn kim yakışur

Başına s..sa kilâb-ı evvelîn ü âhirîn”

Okullarda pek okutulamayacak bir divan şiiri örneği… Daha Mehmed Lebîb’in naziresi ve Mustafa Safvet Efendi’nin takrizi var ama kâfidir. Benim de her şeyi “Şair burada şöyle demek istiyor” diye yorumlamaya niyetim yok. Sami, kâfirlerin yardımcısıdır, onlara uyar, arkalarından gider, kendi de kâfirdir, Frenk kıptisi kılıklıdır, müşriklerin çanak yalayıcısıdır, mülhiddir, mezhepsizdir…

Merakımı mucip olan husus Mustafa Sami’nin neden bu hakaretlere maruz kaldığıdır. Tanpınar, bu durumu Sami’nin cesur bir Avrupalılaşma yanlısı olduğuna yoruyor:

“Filhakika biz burada Şinasi’nin Reşid Paşa için kullandığı ‘medeniyet resulü’ tabiri cinsinden bir yeni değerler vakıası, hatta değerler ikamesi karşısındayız. Mustafa Sami Efendi hakkında muasırlarının o kadar zalim davranmasını da ancak böyle bir değerler meselesi izah edebilir. Burada artık teklif yok, iman vardır.”

Öte yandan Tanpınar’ın bu ciddî yargılara daha çok Sami aleyhinde söylenenleri dikkate alarak ulaştığını söyleyebiliriz ki bu da totolojik bir yaklaşım olur. Aynı Tanpınar, Sami’ye “Avrupa’yı üzerinde düşünmek şartıyla görenlerin ilk safında” bir yer veriyor ama şu söyledikleri Sami’nin, Osmanlı değerlerini Avrupa değerleriyle ikame etmeye çalışan biri olduğu hususundaki görüşünü iptal edecek durumdadır:

“Vakıa onun eserinde ne mütefekkir Avrupa’yı, ne de kendi âlemimizle Avrupa arasındaki esaslı ayrılış noktalarını bulabiliriz. Manevi bakımdan ortaya koyduğu hiçbir mesele yoktur. Gördüğü şeyler de, ecnebi dil bilmeyen, gezdiği yerlerin kültür hareketlerine yabancı bir adamın görebileceği şeylerdir. Buna rağmen dikkatleri satıhta dolaşmaz; az çok derine iner. Çünkü garbı tanımasa bile bizi tanır ve eksiklerimizi iyi bilir.”

Anlamadığım nokta, manevi bakımdan ortaya hiçbir mesele koymayan birinin nasıl olup da değerleri ikame etmeye kalkışacağıdır. Andı da, Sami Efendi’nin, Avrupa’nın başarısının arka planını sorgulamaksızın ancak “küçük kısmî mukayeseler” yaptığını söylüyor. Onu, Avrupa’yı, “Avrupa Risalesi’nde olduğu gibi yazılı yahut katıldığı meclislerde dost ve ahbabına sözlü olarak hayranlık ve hasretle anlatmış, risalesinde söylediği gibi ‘avam-ı millet’ine Avrupa’nın erdemlerinden” bahsetmiş biri olarak tarif ediyor. “Hatta bu Avrupa hayranlığını, anlaşılan o ki, zaman zaman devrin Osmanlı’sının örf ve geleneklerini, geleneksel hayatını ve kurumlarını kötülemeye kadar vardırmıştır” diyor ve Sami’yi “heyecanının ve hayranlığının dozunu ayarlayamamış” “ bir Avrupalılaşma taraftarı” olarak görüyor.

Eh, bu resme göre de Sami’yi bilinçsiz olarak hayran olduğu Avrupa ve onun pek anlamadığı değerlerini Osmanlı toplumunda yaygınlaştırmaya çalışan bir karakter olarak görebiliriz. Yazılı olarak ifade ettiği görüşlerine bakacağız. Sözlü olarak ne yapardı, bunu da ancak onunla çağdaş kaynakların hakkında söylediklerinden anlamaya çalışabiliriz. Hemen söyleyeyim ki Sami’nin davranışları ve söyledikleri konusunda Andı’nın ve diğer görüş belirtenlerin dayandığı kaynak vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi’dir. Ahmed Lütfi, aslında Sami ile çağdaştı. Tanışırlardı ve dostlukları vardı. Dolayısıyla onun Sami için söylediklerinin belli bir değeri vardır. Yalnız burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, Ahmed Lütfi’nin, Sami Efendi hakkındaki görüşlerini, Mustafa Reşid Paşa ve Gülhane Hatt’ı yıllarından çok sonra, başka bir düşünce ortamında, II. Abdülhamid’in saltanatı sırasında kayda geçirmiş olmasıdır.

Ahmed Lütfi, Sami’nin, halkın ayıplamasına bakmaksızın ve insanların tabiatlarını dikkate almaksızın, önüne gelene alışılmış usul ve âdetleri kötülediğini ve Avrupa’nın adetlerini hevesle aktarıp anlatmak gibi dikkatsizlikler yaptığını söylüyor. Bunlardan dolayı da Sami Efendi’nin Takvimhâne nazırlığından alındığını belirtiyor. Fakat Lütfi’nin Sami’yi asıl kınayıcı ifadeleri şöyledir:

“Ol vakt Avrupa’dan avdet eden yâdigârların çoğunun, meşhur Sami Efendi gibi, etvâr-ı Frengânede bulunarak, Avrupa’nın heveslerine muvafık gördükleri muhassenâtını dillerine dolayarak bî-pervâ harekâtda bulunmaları halk arasında çirkin görünürdü.”

İyi de Sami’nin risalesi devlet matbaasında hem de çok sayıda basılmıştı. O sırada devleti yönetenlerin arzusu hilafına bu risalede Avrupa’yı övmesi herhâlde düşünülemez. Tam aksine onlar bu risaleden bir yarar ummuş olmalıydı. Bu noktayı dikkate alan Andı, Sami’nin eleştirilmesini biraz da “Batılılaşma doğrultusunda yürütülen yenilik hareketlerinin bânisi olması hasebiyle çevresinde bu çizgide bir mahfilin oluştuğu” Mustafa Reşid Paşa’ya intisabıyla açıklıyor. Genelde katılırım ama daha ötesi var. Reşid Paşa’nın üstünde de Sultan Abdülmecid vardı. Dolayısıyla, Tanzimat fermanının fikirlerini işlesin ve halk arasında tanıtsın diye basılan risalenin sahibine tam da bu nedenlerle mi saldırılmıştı? Başka bir deyişle Reşid Paşa ve Sultan Abdülmecid’e bir şey diyemeyen muhalifler nezdinde Sami bir günah keçisinden mi ibaretti? Sami fazladan, tavırları ve söyledikleriyle bazı çağdaşlarını kızdırıyor muydu? Bunları hâliyle gözlemleyemeyiz ama risale hâlen mevcut, daha kapağını açmadık. Meseleler çok, mesela, Sami’nin avam-ı milleti kimlerdi? Dahası buradaki millet, Osmanlıların bildiği eski millet miydi, yoksa bugün “ulus” kelimesiyle de karşıladığımız yeni millet miydi?

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.