Osman Kavala: Yargı süreci tehlikeli hale geldi

Osman Kavala: Yargı süreci tehlikeli hale geldi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “derhal tahliye” yönündeki kararına karşın 1 Kasım 2017’den beri cezaevinde bulunan iş insanı ve sivil toplum temsilcisi Osman Kavala, yargı sisteminin geldiği noktadan yalnızca kişisel olarak değil, ülke adına da üzüntü duyduğunu ifade etti. Kavala, ekonomik gerilemeyle birlikte sağlık ve eğitim hizmetlerine erişimde eşitsizliğin büyüdüğünü, kadın cinayetleri ve işçi ölümleri haberlerinin derin bir acı yarattığını dile getirdi.

1 Kasım 2017’den bu yana tutuklu bulunan Osman Kavala, T24’e verdiği röportajda hem kendi yargı sürecine hem de Türkiye’de hukuk ve demokrasi tartışmalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Tutukluluğunun bir sembol dava haline gelmesine de değinen Kavala "Trump’ın yönetime gelmesiyle durum değişti, artık iktidar ABD ile işbirliği içinde Türkiye’nin Ortadoğu’da etkili güç haline geldiğini anlatmayı tercih ediyor. Ancak Gezi’nin dış kaynaklı bir kalkışma olduğu teorisine çok fazla angaje olundu, bu komplo teorisi yargıda mahkûmiyet kararlarının temelini oluşturan bir gerçeklik olarak benimsendi" açıklamasında bulundu.

T24'ten Murat Sabuncu'nun sorularını cevaplayan Osman Kavala'nın söyleşisinden öne çıkanlar şöyle:

'AİLEMLE YAŞAYABİLECEĞİM ZAMANIN BÜYÜK KISMI CEZAEVİNDE GEÇMİŞ OLDU'

-17 Ocak 2026 itibariyle 3 bin gündür cezaevindesiniz. Ne ifade ediyor size? Bu süreçte en umutlandığınız en fazla umut kırıklığı yaşadığınız, üzüldüğünüz anlar hangileri oldu?

Tutuklandığımda 60. yaşımı tamamlamıştım. Bu yaştan sonra önümde kalan, eşimle, ailemle, dostlarımla yaşayabileceğim zamanın büyük kısmı, aktif olarak sivil toplum alanında faaliyette bulunabileceğim zamanın ise neredeyse tamamı cezaevinde geçmiş oldu.

2020 yılında Gezi davası beraat kararlarıyla sonuçlanınca, çok rahatlamıştım. Ama bu durum ancak birkaç saat sürebildi. Aynı günün akşamı daha önce tahliye kararı verilen suçlama kullanılarak gözaltına alındım ve kısa bir süre sonra da casusluk suçu kurgulandı. Bu suçlama türünün tarihte ve günümüzde nasıl kullanıldığını bildiğim için bu noktada yargı sürecinin tehlikeli bir hâle geldiğini anladım. Bu ürkütücü oldu.

-Siz özgür günlerinizde sivil toplumcu olarak sorunların, acıların üzerine gittiniz. Şu an dışarı baktığınızda en çok hangi sorun sizi üzüyor?

Yargının durumuna sadece kendimle ilgili değil, ülkem adına da üzülüyorum. Ama bu dışarıya bakarak gördüğüm bir şey değil, bunu yaşıyorum. Ekonomide kötüleşmeyle birlikte sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanmada eşitsizliğin arttığını izlemek, kadın cinayetleri, iş kazaları -daha doğrusu- iş cinayetleri haberlerini okumak acı veriyor. Depremde yaşanan ihmalden kaynaklanan kayıpları unutmak da mümkün değil.

'ÜLKEMDE DEMOKRASİ VE HUKUK İLKELERİNİN EGEMEN OLACAĞINA DAİR UMUDUMU HİÇ KAYBETMEDİM'

-Türkiye’de hukuk ve demokrasi anlamında umudunuz var mı?

Ülkemde demokrasi ve hukuk ilkelerinin egemen olacağına dair umudumu hiç kaybetmedim. Siyasi yelpazenin çok farklı yerlerindeki siyasetçiler hukuk devletinin gereklerinin yerine getirilmesinin, evrensel hukuk ilkelerine bağlı kalınmasının önemini vurguluyorlar. Muhalefet partilerinin adaylarının yerel seçimlerde başarılı olmaları da zorluklara rağmen, demokratik siyaset alanının kapalı olmadığını gösteriyor. Kapanacağını da hiç sanmıyorum.

'AVRUPA'NIN SİYASİ GELENEĞİNDE ÇİFTE STANDART EKSİK OLMAMIŞ'

-Kurumlar da kurallar da değersizleşti. BM de NATO da… Ve belki de en ağır ahlaki çöküşü AB yaşıyor. Tehdit kendine doğru geldiğinde konuşup, başka yerlerde olanlara ses çıkarmıyor. Utanması kalmayan güçlünün istediğini alabileceği yeni bir emperyalist döneme mi girildi?

Kuşkusuz uluslararası hukukun geçerli olması bakımından çok karanlık bir dönemdeyiz. Genel tespitler yapmaktansa uluslararası ilişkilerde önemli rol oynayan siyasi aktörlerin davranışlarını ayrı ayrı değerlendirmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Avrupa’da ve ABD’de siyasi dinamikler aynı değil, Trump’ı iktidara taşıyan toplumsal gruplar ile Avrupa’daki aşırı sağın tabanı farklı profillere sahip.

Trump’a oy verenlerin önemli kısmının kendi yakın çevreleri dışındaki gerçeklikle ilgisi, ilişkisi, çok sınırlı ve manipülasyona son derece açık. Süper güç, dünyanın hâkimi olarak gördükleri ABD’nin gücünün azalmasıyla çektikleri ekonomik sıkıntılar arasında bağ kuruyorlar, Trump’ın uluslararası ilişkilerin ABD aleyhine işlediği yönünde söylemlerini benimsiyorlar. Bu durumun düzelmesi için her türlü kuralın çiğnenmesine rıza göstermeleri çok kolay. Bu Maduro’yu kaçırmak da olabilir, Grönland’ı işgal etmek de. Ancak ekonomik durumlarında bir düzelme olmadığı takdirde, ABD’nin askeri gücünü iyi kullanıyor diye Trump’a olan desteklerinin aynı oranda devam edeceğini sanmıyorum. Bunlar, ülkemiz güçleniyor, biraz daha sabredelim diye ‘özveri’ gösterecek bir kesim değil. ABD şirketlerinin yatırımları sonucu Venezuela'da petrol üretiminin artmasının ya da Grönland’da kıymetli madenlerin çıkartılmasının ABD ekonomisine katkısı ancak orta vadede hissedilebilir. Bu da Trump’ın işine pek yaramaz.

Avrupa’nın siyasi tarihinde çifte standart eksik olmamış. Aydınlanma fikriyatının güçlendiği, eşitliğin bir norm haline geldiği dönemde de Afrika’daki sömürgelerde ırkçı, ayrımcı politikalar yürütülüyordu. Gazze’deki katliamlara duyarsız kalınması da bu siyasi geleneğin bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Avrupa siyasetinde bir vizyon eksikliğinden de söz edebiliriz. Avrupalı siyasetçiler Rusya Ukrayna savaşının Avrupa’da ve Ukrayna’da yaratacağı sorunları iyi değerlendiremediler, savaşı önlemek için ciddi girişimlerde bulunmadılar.

Ukrayna’da refahın artmasına yol açacak ekonomik destek programlarının hayata geçirilmesiyle Putin yönetimine karşı çok daha ciddi bir güç oluşabilirdi. İrrasyonel hale gelen abartılı bir Rusya tehdidi algısı savunma harcamalarının artmasına, bununla birlikte de aslında bir Avrupa meselesi olan Rusya ile ilişkilerin düzenlenmesine ABD’nin müdahale etmesine yol açtı.

'TRUMP YÖNETİMİYLE ZİNCİRDEN BOŞANMIŞ HUKUKSUZLUK DALGASI KARŞISINDA DÜNYA DÜZENİ İÇİN OLUMLU GELİŞMELERİ TETİKLEYEBİLİR'

Ancak Avrupa’nın ABD gibi emperyal hedefleri yok, Avrupalı siyasetçiler ABD yönetimi gibi sağduyularını kaybetmiş değiller. Trump yönetiminin temsil ettiği radikal hukuksuzluk sadece zayıf üçüncü dünya ülkeleri için bir tehdit değil, Batı demokrasilerinin ilişkilerini, Avrupa’nın kamusal düzenini de etkileyecek mahiyette bir kargaşa yaratıyor. Son günlerde gerçekleşen Münih Konferansı’nda Marco Rubio’nun konuşmasının alkış alması iyi bir görünüm yaratmadı ama hem konferans için hazırlanan Güvenlik Raporu’nda hem de Almanya Başbakanı Merz’in konuşmasında Trump yönetiminin uyguladığı politikaların uluslararası hukuk için tehdit oluşturduğu da açık bir şekilde ifade edildi.

Konferanstan önce Kanada başbakanı da anlamlı bir perspektif ortaya koymuştu. Carney, Davos’ta yaptığı konuşmada, uluslararası ilişkilerde büyük güçlerin hukuk tanımaz davranışları karşısında orta güce sahip devletlerin aralarında daha güçlü ilişkiler geliştirerek, dayanışma içinde, liberal değerlere, insan haklarına, ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı gösteren yeni bir düzen inşa edebilmelerinin mümkün olduğunu söylemiş ve böyle bir çağrı yapmıştı.

Kapitalist ekonomik düzenin uyması gereken kuralları savunagelmiş Economist, Financial Times gibi gazetelerde Trump yönetimi ciddi biçimde eleştiriliyor. Avrupa’nın geleceği ile ilgili entelektüel alandaki tartışmalar da canlılığını sürdürüyor. Aralarında Étienne Balibar’ın, Thomas Piketty’in olduğu bir grup düşünür yeni global kapitalizmin orman yasalarının hâkim olduğu bir düzene dönüştüğünü, AB’nin sosyal hakları, demokratik ilkeleri koruyan bir sosyal federasyona evrilmesi gerektiğini vurgulayan bir manifesto kaleme aldılar.

Bu yeni dönemde Avrupa ülkeleri bir taraftan AB içinde hukuk ve demokrasi değerlerini hâkim kılmaya çalışır diğer taraftan Kanada Başbakanı’nın önerdiği gibi Avrupa dışında orta güce sahip demokrasilerle daha yakın ilişkiler kurmayı başarırlarsa, Trump yönetimiyle zincirden boşanmış hukuksuzluk dalgası karşısında dünya düzeni için olumlu gelişmeleri tetikleyebilir. Böyle olacaktır diyemeyiz, ancak bu ihtimalin de mevcut olduğunu gözden kaçırmamak gerekir diye düşünüyorum. Tabii bu dinamikler Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.

'ABD'NİN YÖNETİMİ ALTINDA BİR MANDA YÖNETİMİ KURULMAK İSTENİYOR'

-Rashid Khalidi’nin Filistin: Yüz Yıllık Savaş kitabının redaktörlüğünü yaptınız. Yeni dönemde Filistin’de ne gibi gelişmeler beklenebilir?

Trump yönetiminin desteği ile İsrail kendisini çevreleyen Arap ülkeleri ve İran karşısında tarihinde olmadığı kadar güçlü bir konuma geldi. Tüm Kudüs’ü başkent ilan ettikten sonra şimdi de Batı Şeria’yı ilhak ediyor, Golan tepelerinin işgalini kalıcı hale getiriyor. Gazze, Filistin direnişinin en güçlü biçimde yaşandığı bölge. Hamas’ın yanlış stratejisinden, sivillere yönelik saldırıları ve 7 Ekim’de gerçekleştirdiği iz bırakan terör eyleminden faydalanan İsrail yönetimi bu direnişi ezmek için daha önce görülmemiş boyutta bir saldırı, kıyım gerçekleştirdi.

Yeni dönemde Gazze üzerindeki İsrail işgali ile uyumlu, ABD’nin yönetimi altında bir Manda yönetimi kurulmak isteniyor. Finansmanı Körfez ülkeleri tarafından sağlanacak ekonomik programlarla Filistinlileri işgale razı etme, bağımsızlık mücadelesinden vazgeçirme düşüncesi yeni değil. Khalidi’nin kitabında anlattığı gibi, önceki Trump yönetimi sırasında Kushner böyle bir planı ilan etmişti. Bunu gerçekleştirmek için Gazze’de İsrail’in kontrolünde yeni bir idari yapı öngörülüyordu. Yeni olan, bu yapının uluslararası istikrar gücü diye adlandırılan ABD yönetimindeki Manda idaresi tarafından oluşturulacak olması.

Netanyahu hükümeti yeni durumdan bağımsız Filistin devleti kurulması perspektifini ortadan kaldırmak için faydalanmaya çalışacak, zaten onların resmî politikası bu. Trump yönetimi de iki devletli çözümü açıkça reddediyor. Trump ve Netanyahu yönetiminde kaldığı sürece, bu sürecin işgalin meşrulaştırılmasına hizmet etmesi beklenir. Ancak, her ne kadar bu yapılanma İsrail ile anlaşma halinde oluşturuluyorsa da yabancı askeri birliklerin ve sivil görevlilerin Gazze’de bulunmaları işgalin yapısının değişmesi anlamına da geliyor. Bu yapının oluşmasında yer alan diğer ülkeler Filistin devletinin kurulmasına karşı değiller, bunu öngören BM kararını benimsiyorlar. Diğer yandan, çevre ülkelerin artık İsrail için varoluşsal bir tehdit yaratıyor olmaması, Hamas’ın silahlı mücadeleyi terk etmesi, İsrail’in Filistin devletinin kurulmasını engellemek için yürütegeldiği, Filistin devletinin kendisi için varoluşsal bir tehdit oluşturacağı şeklindeki propagandayı geçersiz hâle getiren gelişmeler.

Gazze’de de çok uzak olmayan bir tarihte seçimlerin yapılmasının mukadder olduğunu düşünüyorum. ABD’de ve İsrail’de yönetimler değişir, kamuoylarının da baskısıyla bu yapıya katılan devletler daha ilkeli davranabilirse, Gazze İsrail işgalinden, abluka altında sıkıştırılmaktan kurtulabilir. Maalesef görünür gelecekte aynı gelişmeyi Doğu Kudüs ve Batı Şeria için öngerebilmek mümkün değil.

'BENİM CEZALANDIRILMAMLA STK'LAR İÇİN ESKİSİ GİBİ BİR ÖZGÜRLÜK ALANININ ARTIK SÖZ KONUSU OLMAYACAĞI UYARISI YAPILDI'

-Davanızın Türkiye’de muhalefet, sivil toplum ve düşünce özgürlüğü üzerinde nasıl bir “mesaj” verdiğini düşünüyorsunuz?

Önceki dönemde, sivil toplum alanında aktif olan insanlar projelerinin gerçekleşme sürecinde devlet kurumlarıyla iş birliği yapabiliyorlar, aynı zamanda iktidarın bazı uygulamalarını da eleştirebiliyorlar, bunların değişmesi için başlatılan kampanyalarda yer alabiliyorlardı. Anadolu Kültür olarak bizim de devlet kurumlarıyla çalışmalarımız olmuştu, ben Irak'ın işgaline destek verecek yasal düzenlemeyi engellemeyi amaçlayan sivil toplum girişiminde aktif olarak yer almıştım. Eleştirel nitelikte bazı basın bildirilerine de imza vermiştim.

Gezi protestoları sonrasında, 15 Temmuz darbe girişiminin de etkisiyle, ciddi bir değişiklik yaşandı. İktidar eleştirel mesajları olan sivil hareketleri siyasi muarız olarak görmeye, bu şekilde tanımlamaya başladı. Benim cezalandırılmamla sivil toplum kuruluşları için eskisi gibi bir özgürlük alanının artık söz konusu olmayacağı, iktidarı rahatsız edici yönde faaliyet göstermenin, eleştirel tavır almanın tehlike yaratacağı uyarısının yapıldığını düşünüyorum. Bu süreçte siyasetin sakıncalı gördüğü kişilerin tutuklanmasına engel olunamaz, AİHM kararıyla tahliye olunmaz mesajı da verilmiş oldu.

'BENİM SUÇLANMAMA VE TUTUKLANMAMA İHTİYAÇ DUYULDU'

-İktidarın sizi bir “sembol dava” haline getirmesinin arkasındaki siyasi anlam ne olabilir? İktidar açısından Kavala’nın cezaevinde kalması hangi siyasal ihtiyacı karşılıyor olabilir?

Daha önceleri de söylemiştim, Gezi protestoları sırasında Gezi’nin “hükümeti devirmeyi amaçlayan bir kalkışma olduğu” şeklindeki teori revaçta değildi. Gezi protestolarına katılanların ezici çoğunluğunun böyle bir amaç gütmediği biliniyordu. İçişleri Bakanlığı’nın verdiği rakamlara göre beş bini aşkın gösteri ve yürüyüşün sadece 164’üne güvenlik güçleri müdahale etmiş. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ortaya çıkan güvensizlik ortamında Gezi protestolarının dış mihraklı bir kalkışma olduğu anlatısı benimsendi, hükümetin resmî görüşü haline geldi ve kamuoyu bu şekilde yönlendirildi. Arap Baharı hareketlerinde belirleyici bir rol oynamış olduğu şeklindeki tuhaf iddiayla George Soros ana dış mihrak olarak belirlendi. Gezi’nin Soros tarafından planlanmış, organize edilmiş olduğu anlatısına inandırıcılık kazandırmak için, Açık Toplum Vakfı ile ilişkim olduğundan benim suçlanmama ve tutuklanmama ihtiyaç duyuldu. Bir insan cezaevinde olunca onun suçlu olduğu algısını yaymak kolaylaşıyor. İktidarın Biden yönetimi ile yakın ilişkisi olmadığından, dış güçler söylemi sık sık ABD yönetimini kasteder şekilde de kullanıldı. O dönemde muhalefetin dış güçlerce desteklendiği iddiası da iktidarın siyasi söyleminde önemli bir yer tutmaya başlamıştı.

Trump’ın yönetime gelmesiyle durum değişti, artık iktidar ABD ile işbirliği içinde Türkiye’nin Ortadoğu’da etkili güç haline geldiğini anlatmayı tercih ediyor. Ancak Gezi’nin dış kaynaklı bir kalkışma olduğu teorisine çok fazla angaje olundu, bu komplo teorisi yargıda mahkûmiyet kararlarının temelini oluşturan bir gerçeklik olarak benimsendi. Ayşe Barım’ın 12 yıl hapis cezasına çarptırılması; daha da inanılmaz olarak, savcının kendisini “hükümeti yıkmaya teşebbüsle” suçlaması, yargıda bu tuhaf gerçeklik algısının etkili olduğunu gösteriyor. Suçsuzluğumun kabul edilmesi, sekiz yıl boyunca, medyanın bir bölümünün de aktif desteğiyle kurgulanmış bu gerçekliğin değişmesi anlamına gelecek. Bu adımı atmaya karar vermeleri herhalde çok kolay değil.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN