Demokratlaştıramadıklarımızdan mısınız?

Demokratlaştıramadıklarımızdan mısınız?

Bu ülkede bir başbakanın asıldığını lise sonda öğrendim ben. On altı-on yedi yaşlarımda. Atatürk’ün ölümü ve yabancı devlet başkanlarının, dış basının onun ölümünün ardından yayınladıkları taziye mesajlarıyla biten tarih dersi kitaplarından değil elbette. Mehmet Ali Birand’ın on bölümlük şu ünlü ‘Demirkırat’ belgeselinden!

‘Demirkırat’, ‘12 Mart: İhtilalin Pençesinde Demokrasi’, ‘12 Eylül’, ‘Özallı Yıllar’ ve ‘Son Darbe: 28 Şubat’... Yirmi bir yaşındaydım. Bir yandan Birand’ın birbirini izleyen belgesellerini seyrediyor, öte yandan ülkedeki gelişmeleri kaygıyla takip ediyordum: Hrant Dink vurulmuştu. Orhan Pamuk tehdit ediliyordu. Yüzbinlerce Halk Partili ellerindeki dövizlerle meydanları doldurmuş, Çankaya’ya AK Partili birisinin/eşinin başı kapalı birisinin çıkmasını istemiyordu. Haftalar süren tartışmalara ve protestolara, ‘adet olduğu üzere’ bir bahar gecesi, ordu da katıldı.

Askerler daima politikanın en güçlü öznesiydi Türkiye’de. Disiplin ve düzen özgürlükten daha önemliydi onlar için. Sivillerin arzuladığı açık ve özgür toplum ilkesi belirsizlik demekti. Bütün makro kararları karışıklıktan korkan asker alıyor, askere rağmen hiçbir şey yapılamıyordu ülkede. Türkiye Cumhuriyeti’ni onlar kurmuştu. Onu koruyup kollamayı görev edinmişler, bunun en pratik yolunun da farklı görüşteki grupları bastırmaktan geçtiğine inanmışlardı on yıllarca.

24kr2-omerdemokratlar.jpg

İnançlarını serbestçe yaşamak isteyen dindarlar, kimlikleri inkâr edilen Kürt milliyetçileri, işçiler daha iyi şartlar içinde yaşasın diye örgütlenen sosyalistler, devletin sınırlanmasını talep eden liberaller, kanaatlerini yazarak/konuşarak yaymaya çalışan her görüşten düşünür... Tutuklanmış, susturulmuş, sürgüne gönderilmiş, öldürülmüştü. Resmi görüşü paylaşmayan gazeteler bombalanmış, siyasi partiler kapatılmıştı. Ortadoğu’da/Kenarbatı’da yaşamanın maliyeti miydi bu?

Yirmi bir yaşındaydım. İdealisttim. Öfkeliydim. Biz gençlere vaat edilen ülkeden hoşlanmıyor, askerlerin değil, her ne olursa olsun sivillerin yönetmesini doğru buluyordum. “Ama Türkiye’nin gerçekleri” denilerek kafamıza kakılıp durulan şeylere teslim olmak istemiyor, daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi talep edenlere hak veriyordum. Ülke bir yol ayrımındaydı: Ya şimdiye kadar olduğu gibi ordu yine belirleyici olmaya devam edecekti ya da gelişip serpilen, artık kabuğuna sığmayan sivil toplumun üstündeki vesayetinden vazgeçecekti.

Köhnemiş vesayet düzenini destekleyen yazarları değil resmi tarih anlatısını sarsanları okuyordum sık sık. Tarihçi Cemil Koçak’ın kitaplarıyla da işte o günlerde tanıştım. Meraklısı bilecektir; Cemil Koçak tam bir CHP ve İsmet İnönü uzmanı. Onlarca çalışması var Tek Parti Dönemi üzerine.

Şimdi yeni bir kitapla yine o yılları inceliyor Cemil Koçak: ‘Demokratlar ve Halkçılar.’ O yılları derken, Tek Parti’den demokrasiye dönülen 1950’leri kastediyorum. Timaş Yayınları’ndan çıkan ‘Demokratlar ve Halkçılar’ adlı çalışma büyüteci 1950-1954 arasına yani Demokrat Parti’nin birinci dönemine tutuyor. Koçak, Demokrat Parti iktidarına ilişkin tarih yazımının “27 Mayıs darbesi, Yassıada yargılamaları ve idamlar gölgesinde şekillenmesinden” şikayetçi haklı olarak. Sahiden de DP üzerine yapılan birçok çalışma kıratın şahlanışı değil vurulup düşüşü üzerine. Fakat Cemil Koçak serinin ilk cildinde ilk döneme odaklanarak [50-54] Demokrat Parti’nin nasıl doğup geliştiğini, iktidara gelip yükseldiğini ve neleri başarıp neleri eksik bıraktığını saptıyor. Zengin bir kaynakçaya yaslanarak, bütün ayrıntılarıyla.

İlk gençliğinden bu yana Türk demokrasisi üzerine düşünen, heveslenen, endişelenen bir okur, bir yurttaş olarak Cemil Koçak’ın çalışmasının devamını bekliyorum merakla.

Üç gün sonra 27 Mayıs. Benim ilk gençliğimde 27 Mayıs’tan övgüyle bahsedilir, Menderes’in o korkunç akıbeti hak ettiği ima edilir, biraz da resmi görüşü esnetmeye çalışan AK Partililere gözdağı verilmek istenirdi. Çok şükür bugün artık hiçbir darbe yüksek sesle savunulmuyor. Generaller de bugün çok sessiz ve itaatkâr. Fakat ‘yalnız ve güzel ülkem’ hâlâ hayal ettiğim kadar demokratik, özgür ve zengin değil. Orduyu frenliyor diye AK Parti’yi destekleyen bir grup insan bugün küskün ve mağlup. Bütün kusurlarına, aksayan yanlarına, geçirdiği yol kazalarına rağmen demokrasiye inanalım. Kat edecek biraz daha mesafemiz var çünkü.

Bu koşuda yolumuzu tarih kitapları aydınlatacak. Demokratlaştıramadıklarımızdan mısınız? Hemen, hiç vakit kaybetmeden seyredin Mehmet Ali Birand belgesellerini. Seyretmiş miydiniz? Olsun, dönüp bir tur daha, tekrar seyredin. Demokratlaştıramadıklarımızdan mısınız? Hemen, hiç vakit kaybetmeden okuyun Cemil Koçak’ın kitaplarını; ‘Demokratlar ve Halkçılar’ çalışmasını. Türkiye’nin ne olduğunu, bugünlere nerelerden geçip nasıl geldiğimizi öğreneceksiniz. Kimi zaman üzülerek, kimi zaman gülerek, kimi zaman şaşarak. Tarih tekerrürden değil tekamülden ibarettir. Ondan ders almasını bilenlere...

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN