Back To Top
Güldiyar’ın gözyaşında bir hakikat var

Güldiyar’ın gözyaşında bir hakikat var

 - Son Güncelleme: 13.11.2019 Çarşamba 11:49
Güldiyar’ın gözyaşında bir hakikat var
- A +

Fatih'te dört kardeşin, Antalya'da dört kişilik ailenin intiharlarının bütün dramatik detaylarını günlerce gazetelerden okuduk, televizyon haberlerinden seyrettik, bitti. Şimdi bir kitapçıdan Hasan Ali Toptaş'ın 'Beni Kör Kuyularda' romanını alma vakti. Bu roman size habercilerin, sunucuların, psikologların, sosyologların ya da adli tıp uzmanlarının dile getiremediği hakikati fısıldayacak.

SALİHA SULTAN

Hasan Ali Toptaş ‘Beni Kör Kuyularda’ adlı son romanında kitap kapağında ‘Kuşlar Yasına Gider’ romanında yaptığı gibi aralarında ‘ruh akrabalığı’ olduğunu söylediği Nuri Bilge Ceylan sinemasına yönetmenin ‘Ahlat Ağacı’ filmindeki kuyu metaforundan bir kare ile selam gönderiyor. Everest Yayınları’nın bu ay okuyucuyla buluşturduğu romanın adı ise Ümit Yaşar Oğuzcan’ın oğlunun vefatı üzerine yazdığı iddia edilen ‘Beni Kör Kuyularda’ şiirinden mülhem.  

Toptaş’ın İstanbul Kitap Fuarı öncesi okuyucuyla buluşturulan bu eserini okumadan evvel Norveçli yazar Karl Ove Knausgar’dın ‘Kavgam’ serisini henüz bitirmiş, zihnim üçüncü cildi olan ‘Çocukluk Adası’nın 16. sayfasında karşıma çıkan “Zamanın ruhu dışarıdan gelir, ama içeriden işler. Onun için herkes aynıdır, ama o, herkes için başkadır” cümlesiyle doluydu. Zamanın ruhu üzerine düşünüyordum evet. Hayatın belli aşamalarında eleştirdiğim, kendimi bir şekilde dışında gördüğüm o melun zamanın ruhu için herkesle bir olduğum fikrini kabullenmekte zorluk çekiyordum. Kendimi ‘Black Mirror’ dizisinin birinci bölümünde ekranlarla donatılmış odadaki o siyahi gibi hissediyor, muhteşem bulduğum muhalifliğime rağmen hiç farkında olmadan sistemin bir parçasına mı dönüştürüldüm diye düşünüp olanca iç huzursuzluğumla hayata devam etmeye çalışıyordum. Sonra kitap fuarı geldi çattı. Her ne kadar son beş yıldır adım atmak istemesem de mecburi hizmet olarak şöyle bir dolanmak için yola çıktım. Uzun metrobüs yolculuğunda bana eşlik etmesi için de masamın üzerinde duran ‘Beni Kör Kuyularda’ kitabını çantama attım.  

19-11/13/2.jpg
Beni Kör Kuyularda Everest Yayınları 240 sayfa / 18 TL

Okuyucu olarak fuar yolculuğum boyunca romanın ilk sayfasından son sayfasına geçen üç saat boyunca, kulaklığımı masamda unuttuğum için metrobüse inip binen o meşhur kalabalığın yeryüzüne yaydığı kakafoniye, arka koltuğumda oturan iki yarenin o hafta Fatih’te intihar eden dört kardeşin dramına kendilerince tespitler yaptıkları uzun sohbete rağmen Münir Nurettin Selçuk’un malum şiirden kürdilihicazkar makamında yaptığı o acıklı bestenin her saniye zihnimde bana eşlik ettiğini söyleyebilirim. Çünkü roman daha ilk sayfalarından itibaren gecekondu evinin avlusunda kazanda su kaynatıp çamaşır çitileyen Bahriye ile erken yaşta hayatın sorumluluklarını sırtlanan kızı Güldiyar’ın gerçek ve hayal dünyası arasında gidip gelen iç dünyalarından yansıyanlarla bu şarkının müziği arasında kesinlikle bir ilişki var. O şarkıyı defalarca dinlemiş bir kuşağın mensubu olarak ister istemez gelip kulağıma yerleşti, hayır demedim.  

Roman, babasına yemek götürmek için sefertası ile yola düşen, anasının gözünde bir kelebek misali otların arasında süzülen, eteği ‘bir kararıp bir şavkırken’ toprak yollarda bata çıka gözden kaybolan Güldiyar’ın daha sonra eve yüzü allak bullak olmuş, bakışları donmuş, saçları dağılmış bir şekilde dönüşü arasındaki bilinmezliğin ardından gelişen olaylar üzerine kuruluyor. Kitap boyunca onu uğurlarken ‘kızların başına kötü şeyler’ geliyor diye uyaran annesinin ölümüne, alkolik ve kızını, ailesini korumayı başkalarından bekleyen babasının günden güne bu acizliğinin altında ezilip büzülmekten aklını kaybedişine, evin avlusunu çekirdek çitleyen yüzlerce meraklı gözün doldurmasına, aynı toprağa beraberce seçip ev kondurdukları komşularının sarı cılız bir ışığın altındaki perdelerinin ardından her şeyi sessiz sedasız izleyişine, bir kurtarıcı olarak beklenen evin kayıp oğlu Hüseyin’in bir türlü geri dönmeyişine satır satır şahitlik ederken, Güldiyar’ın başına nasıl bir kötülük geldi bir türlü öğrenemedim. Her sayfada ağladıkça gözünden ‘taşlar’ dökülen, ‘günahsız’ Güldiyar’ın başına gelen hazin olaydan bir iz aradım. En sonunda alışageldiğim roman algısını ters yüz eden bir şey oldu, son sayfada da Güldiyar’ın başına ne geldi, yine öğrenemedim. Merak duygum zihnimde, öylece kalalakdım. Hasan Ali Toptaş bu olay örgüsünün içinde bize bambaşka bir hikaye anlatmak istemişti. Neydi? Romanı okumayı bitirdiğimde,  Ankara’nın varoşunda,  mutlu mesut bir gelecek düşüyle yapılan o evin avlusunda çekirdek çitleyen herhangi birinden farklı hissetmiyordum kendimi.  

Romanın içinde miyim? Yoksa dışında mı? Ben gerçekten kimim? Son yüz yılın her eve, cebe giren icatları renkli ekranlar karşısında, başkalarının trajik hikayelerinin seyircisi mi?.. Çağın bireysellikten şirketleşmeye evrilen kötülük organizasyonlarının biletli müşterisi mi? Toptaş romanında kabullenmesi zor bu hakikatimi yüzüme bana Güldiyar’ın hakikatini anlatmayarak çarpıyor. Öyle ya! Güldiyar çocuk ve çocuklar günahsızdır, kötülük nedir bilmezler. Bilmediği bir şeyi bana nasıl anlatsın? Dünyaya bulaştıkça kirlenen biz yetişkinler ise  şu kötülerden olup olmadığımızı bir an olsun sorgulamayız. Saymakla bitmez mazeretlerimiz vardır çünkü. Zarar görmesinden korktuğumuz kurulu düzenimiz, öbür evin avlusuna varınca dış kapının mandalı oluverişlerimiz, kendi ekmek paramızın peşinde koşuşlarımız... Ve biz bunları yaparken organize kötülük sürekli el değiştirir. Mesela Toptaş’ın romanda resmettiği gibi, hangi kötü kendinden evvelkini tanır? Galiba mesele şu: Kötülük, yeryüzündeki bütün sahipsizlerden çok daha sahipsiz. Roman boyunca, bir film sahnesinde ancak karşılaşacağımı sandığım o kötüler sinematografik bir sis bulutunun içinden dünyama süzülüp dururken, yaşayanlar olarak yaşanılanı seyretmek için uzayan kuyruklarda sıra olurken, biz dünyalılar Güldiyar’ı ‘kör kuyularda merdivensiz’ bırakırken, yalnız ruhlar aleminden gelenlerin içinde bir parça insanlık kaldığını düşündüklerine yol göstermeye çalıştığını fark etmem ise ne acı... Ben Güldiyar’ın başına ne geldiğini öğrenmeye çalışırken benden ümidi kesip dut ağacının dalında kumruya dönen Halil acaba beni affeder mi?  

Toptaş romanında işte bütün bu hakikatleri ve daha yüzleşmeye cesaret edemediğim nicelerini, Anadolu’nun bir köy evinde, bir kış vakti çıtırdayan bir kuzinenin başında kendinden sonra dünyayı yürütecek, yönetecek, sürdürecek olanlara özünü damıtan yaşlı bir bilge sadeliğinde aktarıyor okuyucusuna. Anlıyorum ki Güldiyar’ın değil, kendi başıma ne geldiğini, neye dönüştüğümü anlarsam ruhum kurtulacak. Ben kurtulursam belki bir gün kötülerin elinden iyiler de kurtulacak. 

SEYİR DEFTERİNİ BAŞKASI YAZSIN

Ve kitabı henüz bitirmişken kendime not şeklinde alelacele yazdığım bu yazıyı bitirip, bilgisayarımın masa üstüne kaydedip derin bir nefes aldıktan sonra açtığım haber sekmesinde şu yandaki fotoğraf düşüyor önüme. Günlerdir televizyonlarda, sosyal medyada, arkadaş sohbetlerinde, akşam yemeklerinde, yayın toplantılarında birinci gündem olan İstanbul’daki dört kardeşin intiharının peşinden, Antalya’da intihar eden ikisi çocuk dört kişilik ailenin Erzurum’daki defin töreni sırasında cenazelerdeki siyanür tehlikesi nedeniyle uzmanlar tarafından toprağa gömülüşlerini uzaktan izleyen o kalabalığın ruhumu sarsan bu fotoğrafı... Görünce kalakalıyorum. Çünkü zihnim ilk anda bana bir oyun oynuyor. Fotoğraftakileri ellerinde kağıttan çekirdek külahlarıyla, içeride gözünden ‘taşlar’ dökülen Güldiyar’ı pencereden görmeye çalışanlar olarak görüyorum. Başına ne geldiğini bilemediğim, kimsenin koruyamadığı Güldiyar tam o esnada bir kuyunun dibine doğru düşmeye devam ediyor... Oya... Oya, üç kardeşini ve yükünü sırtlanıp yeryüzünün derinliklerine doğru yitip gidiyor. O ufacık boyundan kat kat uzun altı metrelik mezara koyulurken acaba gözünden ‘taşlar’ döküldü mü bilmiyoruz Ceren’in... Biz bütün olan biteni, her şey olup bittikten sonra işte tam da bu fotoğraftaki gibi seyrediyoruz. Ve ne yazık ki durduğumuz yerden, yani bu dünyadan onların içine düştüğü kuyulara baktıkça bir süre sonra o koyu karanlığa dahi gözlerimiz alışıyor. Gözümüzden ‘taş’ değil, sadece yaş geliyor ne yazık.

 

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN