Gazeteci-yazar Başaran Düzgün romanlarında yakın tarihin izini sürüyor: Kıbrıslı Türkler üç kez ‘öksüz’ kaldı

Gazeteci-yazar Başaran Düzgün romanlarında yakın tarihin izini sürüyor: Kıbrıslı Türkler  üç kez ‘öksüz’ kaldı

Gazetecilikte yaklaşık 40 yılı geride bırakan Başaran Düzgün, toplumsal gerçekleri merkeze alan dönem romanlarında Kıbrıslı Türklerin hafızasına odaklanıyor. Eserlerindeki karakterlerin çoğunun gerçek olduğunu ancak tamamının sıradan insanlar arasından seçildiğini söyleyen Düzgün, 1878, Lozan ve 1963’ü Kıbrıs’ın toplumsal hafızasında üç büyük ‘öksüzlük’ dönemi olarak tanımlıyor.

Başaran Düzgün, gazetecilikte 40 yılı geride bırakmış bir isim. Ancak son yıllarda yazdığı dönem romanlarıyla konuşuluyor. Özellikle Pandemi döneminden sonra Kıbrıslı Türklerin hafızasını ve toplumsal gerçeklerini merkeze alan dönem romanları yazmaya yönelen Düzgün’ün Aralık 2024’te yayımlanan ve Kıbrıs’ta uzun süre en çok satanlar listesinde yer alan ilk romanı ‘Öksüz Atlar Ülkesinde’ İngilizce çevirisi ‘Orphaned Horses Land’in geçtiğimiz Mayıs ayında Olympia Publishers tarafından İngiltere’de yayımlandı. Şubat 2025’te ‘Pembe Boyalı Oda’yı yayımlayan Düzgün, üçüncü romanı ‘Tanrının Öldüğü Yer’i 2027’de okuyucuyla buluşturmaya hazırlanıyor.

‘İNSANLARIN HİKÂYELERİNİ DİNLEDİM’

Türk Ajansı Kıbrıs’tan Gülden Hacımevlüt Alyaz’ın sorularını yanıtlayan Düzgün, Pandemi’nin kendisi için bir kırılma noktası olduğunu şöyle anlattı: “Uzun süre evde kapalı kaldık. Fiziken birkaç kişiyle görüştük. Bu aslında insan hayatında çok önemli bir şeydir. Pandemi öncesinde yaşanan koşuşturmaca durdu, çok boş zaman kaldı. Bu durum oturup hayatı yeniden yorumlamamı, yeniden üretme konusunda düşünmemi sağladı.” Bu dönemin farklı bir alanda yazmaya yönelmesine büyük etkisi olduğunu vurgulayan Düzgün “Hep insanların hikâyelerini dinledim. Bu çok büyük bir birikimdi. Sonra baktım ki sıradan insanların yaşadığı bu olaylar müthiş hikâyeler içeriyor. Bu hikâyeler başka bir tarzda nasıl anlatılabilir diye düşündüm ve romana geçtim” diye konuştu. Düzgün, gazetecilik deneyiminin roman yazımına katkı sağladığını ancak iki alanın farklı teknikler gerektirdiğini belirtti. Bu nedenle roman yazma tekniği konusunda eğitim aldığını aktardı. Romanlarında mekânların da büyük önem taşıdığını ifade eden Düzgün “Yazarken iki şey yaptım. Birincisi, romanda geçen yerlerin tümüne gittim, mekânları ziyaret ettim. Örneğin İtalya’nın ortasında, yüksek dağların tepesinde bir manastıra gittim. Polonyalıların mezarlığına, şehitliğine gittim. Orada binlerce Polonyalı öldü. Bu insanlar oralarda ne yaptılar, onlara baktım. Sonra bizde Fasli var. Poli’nin üst tarafında, tepelerin üstünde bir köy. Oraya gittim, orada vakit geçirdim. Hatta geceledim, orayı bilen insanlarla oturup çok uzun saatler sohbet ettim. Oradaki evlere baktım, evlerin içine girdim, onların günlük yaşamlarına baktım.” Düzgün, ayrıca geçmişi anlatırken yalnızca mekânları ziyaret etmenin de yeterli olmadığını, döneme ilişkin çok sayıda okuma yaptığını söyledi. “Bugünden geçmişe bakarak geçmişi anlamaya çalışmak mümkün değil” dedi.

‘ÜÇ ÖKSÜZLÜK DÖNEMİ’

Dönem romanlarında Kıbrıslı Türklerin toplumsal hafızasında önemli yer tutan üç “öksüzlük metaforu” bulunduğunu söyleyen Gazeteci-Yazar Düzgün bu dönemleri şöyle anlattı: “Birincisi 1878, İngilizlerin bir gün adanın yönetimini almasıyla, adanın hâkimi mutlu azınlık adada kâbus yaşayan azınlığa dönüştü. Bu müthiş bir tramvaydı. İkinci, maalesef pek konuşulmuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşması olan Lozan Antlaşması döneminde yaşandı. Bence Kıbrıslı Türkler için ciddi bir felaketti. Çünkü Lozan’da Kıbrıslı Türklerle ilgili bir madde var, burada Kıbrıslı Türklere seçenek sunuluyor, ‘isterseniz anavatanınıza geri dönebilirsiniz ya da İngiliz vatandaşı olabilirsiniz’ şeklinde. Birçok insan o dönemde Anadolu’ya gitti. Ben romanımda kalanlarla ilgili yazdım. Ama o dönem çok sayıda insan gitti. Aydınlar gitti. Zenginleri gitti. Hatta birçok köy boşaltıldı. Aslında bu da bir terk ediştir yani kalanlar yine öksüz kaldı. Bu süreç 1934-1935’e kadar devam etti. Adada kalanlar sürekli mücadele etti, ‘gitmeyin’, ‘bu toprakları boşaltmayın’ dedi. Üçüncü metafor ise 1963’tür. O dönemde fiziken yok olmanın tehlike eşiğinden dönüldü. Aslında 1963 Aralık’ta başladılar ve 1964’ün tümü ve tabii sonrası da insanlar öldürüldüler. Bu dönemde de insanlar komşu köylere gittiler, harabelerde, ahırlarda kaldılar. Bir hanede üç aile kalıyordu.”

‘BU OKULLARDA ÖĞRENDİĞİMİZ BİR TARİH DEĞİL’

Romanlarında Kıbrıslı Türklerin yaşadığı travmaların yanı sıra roman karakterleri hakkında da konuşan Düzgün, kendi yarattığı karakterler yanında çoğu karakterin gerçek olduğunu ama tüm karakterlerin de sıradan insanlar arasından seçildiğini söyledi. Düzgün, birçok okuyucunun romanları okurken kendi yaşamlarına dair izler bulduklarını belirterek, özellikle 60 yaş üstündekilerin dedeleri ve babalarının anlattıklarıyla romandaki anlatılar arasında benzerlikler kurduğunu ve bu sayede geçmişin değerini hatırladıklarını aktardı. Savaşa giden erkekler ya da Araplara veya zengin konaklarına satılan kız çocuklarına dair de birçok okurdan dönüş aldığını dile getiren Düzgün, nenesi ya da annesi bu durumda olan birçok okurun hikâyelerini kendisiyle paylaştığını söyledi. Düzgün, Kıbrıs ve Filistin’in İngiliz toprağı olmasının da bu sistemin işlemesini kolaylaştırdığını belirterek, dönemin sistematik bir suistimal düzenine dönüştüğünü ifade etti. Yakın tarihi bilmeyen geniş bir kesim bulunduğunu söyleyen Düzgün, bunun nedenini “Çünkü bu tarih okullarda öğrendiğimiz bir tarih değil” sözleriyle açıkladı.

‘TANRININ ÖLDÜĞÜ YER’ 2027’DE RAFLARDA

İlk romanının İngiltere’de yayımlanmasını kendi kültürüne ait hikâyelerin uluslararası bir platformda duyurulması açısından önemli bulduğunu belirten Düzgün, bundan heyecan duyduğunu söyledi. Şubat 2025’te yayımlanan ‘Pembe Boyalı Oda’nın ardından üzerinde çalıştığı ‘Tanrının Öldüğü Yer’ de bir dönem romanı olacak. 1974’ün hemen öncesi ve sonrasında geçen roman, savaşın hemen öncesini ve sonrasını gazeteci Barış’ın gözünden anlatacak. Düzgün, romanı 2027’de yayımlamayı planlıyor.

‘MEDYA ARTIK DÖRDÜNCÜ KUVVET DEĞİL’

Konvansiyonel dönemde medyanın yasama, yürütme ve yargının ardından devletin temelini oluşturan “dördüncü kuvvet” olarak görüldüğünü belirten Düzgün, bunun medyaya itibar, güç ve sorumluluk yüklediğini söyledi. Ancak medyanın bugün bu özelliğini yitirdiğini ifade eden Düzgün, “Eskilerin deyimiyle borazana, yenilerin deyimiyle propaganda aparatına dönüştü” dedi.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN