Thomas Carlyle’ye göre dünya tarihini liderler ve kahramanlar yapar. Tarih kahramanların yoğurduğu bir maya: Onlar dövüşür, onlar ölür, onların isimleri yüzyıllar boyu anlatılır. Ekip biçenlerin, alıp satanların bu dev akıştaki tek görevi dünyanın düzenini korumak ve devamlılığını sağlamak.
Bir Solon, bir Napolyon olmaya hevesli, bu uğurda suç işlemekten bile çekinmeyen Raskolnikov’a göre de böyledir bu: “Doğanın yasaları gereği insanlar genelde iki gruba ayrılırlar: Aşağı sınıf (olağan olanlar) ki böylelerinin görevi yalnızca kendileri gibi yaratıkların üremesinde hammadde görevi yapmaktır; bir de bulundukları ortamda söyleyecek yeni bir şeyleri olan yetenekli, üstün insanlar. Birinci grup dünyayı korur, dünyada insanların çoğalmasını sağlar, ikinci grup ise dünyayı harekete geçirir, amacına doğru götürür.”
Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı. Oldum olası resmî bayramlar bana gri ve kasvetli gelmiştir. Yeteri kadar coşku duyamayışımı Türklüğümün bir kusuru, eksikliği sayardım önceleri. Fakat zamanla, bizi törenlere, nutuklara, uygun adım yürüyüşlere taşıyan savaşın ardındaki dramı şiirle, öyküyle, romanla gördükçe iyileştim. İyileştim fakat anlatı milliyetçiliğimden çok insancılığıma dokunur olmuştu. Gururdan çok hüzün teslim alıyordu beni.
Yıllar önce tiyatroya da uyarlanan Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’nı Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde seyrettiğimi hatırlıyorum. Kambur Kerim’in hikâyesinin anlatılacağı İkinci Babın başında gözlerim yaşarmıştı: “Biz ki İstanbul şehriyiz/Seferberliği görmüşüz: Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi/bir de İttihatçılar/bir de uzun konçlu Alman çizmesi/914’ten 18’e kadar/yedi bitirdi bizi.”
İnönü’yü, Sakarya’yı, Dumlupınar’ı yani bütün bir Millî Mücadele’yi yüzlerce yıllık Selçuklu/Osmanlı Türk tarihindeki savaş silsilesinden ayıran şey, işin sonunda yeni bir devlet kuruşumuz değil yalnızca, bana göre. Yeni bir devletle birlikte edebiyatımızda da yeni bir tarihsel tecrübenin kapısı açıldı. Çatırdayan ve çökmekte olan bir imparatorluğun/bir geleneğin kubbesi altında yaşayan insanların, Türk köylüsünün, Türk aydınının, Türk subayının kafa karışıklığını, heyecanlarını, hayal kırıklıklarını, trajedisini anlatan bir edebiyat. Romancılarımız, hikâyecilerimiz, şairlerimiz “drama düşmüş insanı” yıkılan bir imparatorlukta, çöken bir yaşayışta görür olmuşlardı.
Millî Mücadele üzerine çokça yapıt sayabiliriz. En başta Halide Edip’in henüz savaş devam ederken 1922’de tefrika edilen ‘Ateşten Gömlek’ romanı gelir kuşkusuz. Sonra Aka Gündüz’ün ‘Dikmen Yıldızı’ ve Tarık Buğra’nın ‘Küçük Ağa’ romanları.
Fakat bütün bir kanondan değil, kendi mütevazı seçkimden söz etmek istiyorum size. Nazım Hikmet’ten, Kemal Tahir’den ve Yakup Kadri’den. Nazım Hikmet’in destanında Türk köylüsü beliriyor. Yakup Kadri’nin romanında köylüye yabancılaşmış aydın. Kemal Tahir’de dövüşken, yorgun, son bir gayretle direnen Türk subayı. Millî Mücadele bu üç yapıtın [Kuvayi Milliye Destanı, Yaban, Yorgun Savaşçı] prizmasında üç farklı ışık demetiyle kırılıp canlanıyor. Hakikati üç veçheden yakalıyor yazarlarımız: Halk, aydın, subay.
Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı savaşın şanını generallerden alıp sıradan hayatlar süren sade insanlara veriyor. Karayılan’a, Kambur Kerim’e, Nurettin Eşfak’a, Arhaveli İsmail’e, Manastırlı Hamdi Efendi’ye… Pir aşkına dövüşen, birkaç kere yaralansa da ne çiftlik ne apartman sahibi olabilen Kartallı Kâzım’a: “Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı/Kavga’dan sonra Kartal’da bahçıvan.”
Yakup Kadri’de, ilk kez bu denli yakınlaşan ve birlik olma zorunluluğu duyan Türk aydınıyla Türk köylüsü arasındaki derin uçurum ürpertiyor bizi. Bu uçurum, başarılan işin, geçilen derin geçidin güçlüğünü de ortaya koyuyor aslında.
Kemal Tahir evlenmek ya da bir çiftliğe çekilip artık dinlenmek isteyen fakat bunu yapamayan, politikaya karışmamış, silahsız, ordusuz, devletsiz kalmış, yarı yarıya inançsız ve usanmış Türk subayının bunaltısını verir ustaca. Bu tükenmişlikten nasıl bir devlet çıkartıldığını…
30 Ağustos’u, 29 Ekim’i, 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı sivilleştirmenin, anlayarak ve hissederek kutlamanın esaslı yolu edebiyattan, onda insanı fark etmekten geçiyor sanırım. Şiirlerden, hikâyelerden, romanlardan ve hatta sinema filmlerinden.
Kemal Tahir’in, hayır Doktor Münir’in ‘Yol Ayrımı’nda Ayşe’ye dediği gibi: “Bence Kurtuluş Savaşımızın bir tek gerçek kahramanı var: Kurtuluş Savaşı’nın kendisi… Mustafa Kemal Paşa bile bu kahramanı kişiliğinde canlandırdığı kadar büyük…”
