Jilet Yılmaz ortalar, Alpay ağları havalandırırdı

‘73 veya ’74 yazı olmalı, toprak sahada şöhretlerin her akşam üstü mavi sarılı Taç Spor’un veya kırmızı beyazlı Tan Spor’un şöhretler karması ile maç yaptığı şeker şurubu renklerindeki günlerden bahsediyorum. Yeşil sahaların şöhretlerini geçin, onların kadrosunda sahne dünyasından Alpay ve Metin Ersoy mutlaka olurdu. Alpay yeşil beyaz çubuklu formasıyla doksan dakika boyunca gol koklayan bir yetenekti, ağabeyimizin sahneden önce de Demirspor formasını giydiğini biliyordum. Gazete arşivlerini karıştırırsanız, Demirspor’un ’55’teki maçlara Fikret, Selahattin, Cumhur, B. İsmail, Hamdi, Hakkı, Muzaffer, Osman, Gönen, Celâl ve Alpay on biriyle çıktığını görürsünüz. Alpay’ın üstündeki o yeşil beyaz çubuklu forma ise hangi takımındı, maalesef aklımda kalmamış. Belki de yeşil çubukluyu Alpay’a Metin Ersoy hediye etmişti, çünkü Metin Ersoy her fırsatta sıkı Vefa taraftarı olduğunu dile getiriyordu. Vefa’nın yeşil beyaz çubuklusunun ise nasıl gözleri kamaştırdığını sanırım bilmeyen yoktur. Kalipsocu Metin ağabeyimiz derseniz de, bir ara Galatasaray’da bile top oynamış, ancak rakip takımın kalecisi üzerine düşüp kolunu çıkarınca mı yoksa kolunu kırınca mı ne, futbolu bırakmak zorunda kalmış.

Alpay’ın yaşamıma ilk “Kara Tren” şarkısıyla girdiği muhakkaktır, sonra çok hoş kapağıyla 45’liğini anımsıyorum. Ankara’daki “Kulüp Alpay” devri kapanalı epey olmuştu galiba, artık şarkılarıyla bizim semtimize semâ çiziyordu, yaşım nedeniyle Atlantik Sineması’nın çatı katındaki gece kulübüne gidemesem de, Uğur Apartmanı’na onun 45’liğiyle sahnedeki Alpay’ı getiriyordum.

Alpay’ı yukarıda bir yerlerde Metin Ersoy’un ve Yılmaz Şen’in karşıladıklarından hiç kuşkum yok, orada nasıl bir on bir kurduklarını ise kimse bilemez. Ama, semtimizin takımı Taç Spor’un sahasında büyüklerin “Çarli”, yaşıtlarımınsa “Jilet” olarak alkışladığı Yılmaz Şen hep oyun kurucu oynadığından, yukarıdaki on biri de onun yapmış olabileceğini söyleyebilirim. Merâk etmeyin, Yılmaz’ın kadrosunda mutlaka Yusuf Tunaoğlu ve Vedat Okyar vardır. Artık kaleye de Datcu’yu yazabiliyor ya, işi bana bırakırsanız, sizinle yukarıdaki meleklerin on birinin, aşağıda ne kadar on bir sayarsanız sayın, hepsini duman edeceğinin bahisine tutuşurum.

Datcu bizim ’70-’71 kadrosunun da asıl kalecisiydi. Fenerbahçe’yi ise sormayın! Sasu vak’ası dışında beni hiç ama hiç heyecânlandırmıyordu. 5 Aralık’ta Boluspor ile oynayıp Ogün’ün ve Ziya’nın golleriyle 2-0 galip gelmiştik, 20 Aralık’taki Eskişehir cehenneminde Sasu’nun golleriyle maçı zar zor 2-2 tamamlayıp bir puanı kapmış, 27 Aralık’ta ise Ankaragücü maçında gol sesi duymadığımız gibi, rezil de oynamıştık. Alpay ağabeyimizin eski takımı Demirspor ligden düşeceğe benziyordu, bence PTT ve Demirspor için ligin en kötüleriydi, maalesef Metin Ersoy’un Vefa’sı da onlar kadar feci bir sezonu yaşıyordu. Onların ne kadar kötü olduklarını, vasat kadromuzla Vefa’ya dört, PTT’ye ve Demirspor’a da üçer gol atmamızdan anlayın işte. Belki Vefa ligde kalabilirdi ama, PTT’ye ve Demirspor’a hiç şans tanımıyordum.

TÜRKÇE’YE NE OLDU!

Aklım Alpay’dayken gök delindi, bir yere sığınıp oradan ‘70’in Aralık ayına kaçayım dedim ama çay içebileceğim kahvehâneler artık kalmamıştı, adım başı “Kahve Dünyası”, “Starbucks”, “Filtre Coffee Shop”, “Toganoo”, “1.180 Coffee Bakery”, “81300 Moda”, “Toti’s Coffee”, “Benazio Coffee”, “Seto’s Coffee”, “Coffe Potts”, “Cafe Mu”, yoruldum yahu, “Kahve Dünyası” dışında tek Türkçe isimli mekân yok, beyler ne oldu, bize çıtlatılmadan anamızın sütü kadar leziz Türkçemiz geberik dillerin arasına mı yazıldı!

TABÎATIN İNTİKAMI

Kim ne derse desin, dünden bugüne İstanbul’a yağmur değil, hep tabîatın intikamı yağmıştır. Eski derelerin günümüze sadece isimleri kaldı, üstleri vaktiyle fakirlerin hakkuran kafesleriyle doldurulmuştu, şimdilerdeyse şehrimizin kayıp derelerinde zenginler safa sürüyor. Ama, su eninde sonunda yatağını bulur, dereleri nasıl kapatırsanız kapatın, yatağına inen sular her şeyi yıkıp geçer. Tercüman-ı Hakikat’ın 9 Aralık 1903 veya Servet-i Fünûn’un 2 Ekim 1913 günlü nüshalarını açın, bakın bakalım şiddetli yağışlar en fazla nerelerde hasara neden olmuş. Çok mu gerilere gittim, hadi sizi kırmayayım, biraz daha öne gelip, Tan’ın 26 Temmuz 1936, Akşam’ın 4 Ekim 1942 ve Hürriyet’in 21 Temmuz 1951 günlü nüshalarını raflardan Ramazan Minder’e indirteyim.

Beni en fazla şaşırtan sel felâketi ’36 yılındakidir. Neden derseniz, söyleyeyim, gazetelerin yazdığına nazaran Göztepe ile Caddebostanı arası tamamen sular altında kalmış da, ondan. Biliyorum, ‘70’te çocuk yaşındaki muharririniz gibi şıppadak oralarda dere falan yok diyeceksiniz, ancak acele etmeyin, şu bizim boklu Kurbağalıderemiz var ya, işte o Bizans devrinde Kalkedon iken, yatağı Göztepe’nin çayırlarıyla çevriliymiş, bunu ancak hukuk fakültesinde öğrenciyken öğrenecektim. Bu yüzden Caddebostanı’nı da, Cadıbostanı olmadan önce, yani henüz Drys veya Ruphinianus isimli sayfiye mahalliyken, Kalkedon deresinin kenârına yerleştirin derim.

’69 ile ’76 arasındaki yağışlarda Suâdiye-Bostancı sınırı olan Turşucu Deresi’nin nasıl taşıp trafiği kestiğini gayet net anımsıyorum. Oysa, Turşucu Deresi, minibüs caddesinin üstündeki bostanın oradan gelip iki yamaç arasından Çatalçeşme’ye doğru inen ve Emin Âli Paşa Caddesi’nin altındaki kanaldan incecik akan bir dereydi, çoktan üstü kapatıldı. Çamaşırcı Deresi’ne gelirsek de, şimdiki Bostancılılar bilmez, Bostancıbaşı Cisr-i Derbend’inin altından geçip azıcık aşağıda denize kavuşan dereydi, şiddetli yağışlarda da köpük köpük coşardı. Bu cisr-i derbend ve dere ilk Evliya Çelebi’de geçiyor, ondan sonra da Hâfız Hüseyin Ayvansarâyî’de okudum. Ancak, Ayvansarâyî’nin bahsettiği köprü, Evliya Çelebi’nin gördüğü köprü değildir. Çünkü, Fındıklılı Mehmed Ağa’nın yazdığına nazaran, 1121 (1709) yılının Cemâziyülâhirinde vuku bulan şiddetli fırtına ve sel, 930 (1523-1524) inşâ tarihli köprüyü yerinden söküp denize götürmüştür. Onun yerineyse sonradan Arnavut Hacı Halil Ağa tarafından yeni bir derbend köprüsü yaptırılmıştır. Bizim bildiğimiz köprü işte budur. Şimdilerdeyse köprü “yol düzenlemesi” yüzünden sahilden epeyce içeride görünmez durumdadır, dere de “ıslah” saçmalığıyla kurutuldu, ama tabîatın bir gün “yol düzenlemesi” ve “ıslah” yüzünden Bostancı’nın değiştirilen bu kısmını yok edeceği muhakkaktır.

ALAIN DELON VE CHARLES BRONSON

Sözü fazla uzattık değil mi, artık ‘70’in Aralık ayına inebiliriz. Sinema derseniz, ilk sırada 9 Aralık’ta Kızıltoprak’taki Kent’te ve 10 Aralık’ta Kadıköyü’ndeki Süreyya’da seyrettiğim “Elveda Dostum” var, Alain Delon diye gittim ama Charles Bronson’a da ayrı bir sayfa ayırdım. Benim sinemada Alain Delon ve Charles Bronson hayranlığım bilinir, yıllar sonra askerlik arkadaşım Besim Dalgıç da bu hayranlığıma “T Nokta” isimli hikâyesinde değinecektir. Aa, bir de “Zorba” oynuyordu, sahi ya, 16 Aralık’ta bir Hey dergisi alıp Kızıltoprak’taki Kent’te iki seans peş peşe “Zorba” seyretmişim, o da kesmemiş, 17 Aralık’ta aynı filme Kadıköyü’ndeki Süreyya’da da gitmişim.

Ayın 16’sı Çarşamba, 17’si de Perşembe olduğundan, “Zorba” için okulu kırdığım kesinleşiyor. Aslında en fazla Paul Newman’ın “Sahte General” filmini seyretmek istiyordum da, maalesef bir türlü olmamıştı. İnanın, bu filmi hâlâ da seyredemedim. Kaçırdığım diğer film ise Kadıköyü’ndeki As’ta oynayan “Lady Hamilton’un Sıcak Geceleri”ydi, ne yalan söyleyeyim rüyâlarıma yıldızlar çizmek için Michéle Mercier’in çıplaklığını seyretmek isterdim, demek ki kısmetimde yokmuş.

KRUŞÇEV’İN ANILARI

Gelelim Milliyet’te tefrika edilen “Kruşçev’in Anıları”na, tefrikanın sıkı takipçisiydim, Kruşçev’in anılarının benim Bolşevikliği şiddetle reddeden bir solcu olmama teması var mıydı, işte ondan emîn değilim, üniversitedeyken tefrikayı bir de kitaplaşmış şekliyle iki cilt olarak okuyacaktım. Hatta, bu kitap üzerinden Süleymaniye’de Cengiz Güngör, Bülent Utku ve Tuğrul Cılanbol gibi arkadaşlarımla tartıştığımı anımsıyorum. Çünkü, Stalin’in arkasından sallayan Kruşçev de bir Bolşevikti ve Bolşevikliğin kanlı mâzîsinde onun büyük rolü vardı.

Hayır, ’70 yılının Aralık ayında tefrikaya yorum yapmam için hayli erkendi ama ’71 yılında kitaplaşan ciltlerini ’77 yılında yeniden okuduğumda asla samimi bulmamıştım. Beni Bolşevikliğin tuzağından kurtaran Attila İlhan’ın “Hangi Sol” kitabıdır, bu harika kitap ‘70’in Aralık ayı içinde Varlık Yayınları’ndan çıkmasına rağmen ben onu ilk defa Fenerbahçe Lisesi’nin 4-L sınıfındayken okuyacaktım. Attilâ İlhan’ı sınıf ve sıra arkadaşım Sinan Bıçakçı ile bir teneffüste Nobel Kitabevi’ne gittiğimizde almıştım, hukukta okurken de Bilgi Yayınevi’nden ’76 baskısı hep elimdeydi.

BİR ZEKİ MÜREN ŞARKISIYLA ’70 YILINA VEDÂ

Şu dedik bu dedik, ’70 yılını da bitirdik. Hadi, size bir Zeki Müren şarkısı göndereyim de, “Jingle Bells” şamatasından önce kendimizi bulalım. “Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım / Bazen gözyaşı oldu bazen içli bir şarkı / Her ânını eksiksiz dün gibi hatırlarım / Dudaklarımda tuzu içimde durur aşkı”. Kulağım Zeki Müren’deyken şunu da fısıldayayım: Her yılbaşı gecesi bir kitap okuduğumdan, ’71 yılına Hüseyin Rahmi kahkahasıyla adım atmak niyetindeyim, sabahındaysa hepinizi bomboş Bağdat Caddesi’ne çıkaracağım.

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.