İslam demokrasi ile bağdaşır mı?

Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in öğretisinden beslenen İslâmî siyaset teorisinin adalet, hesap verebilirlik, şûrâ/istişare, toplumsal refah gibi başlıca siyasi-ahlâkî ilke ve amaçlara büyük önem verdiğini biliyoruz. Buna rağmen uygulamada –re’y ve içtihat gibi akılcı yöntemlerin uygulandığı ilk dönemler hariç- birçok Müslüman toplumun otoriterlik, adaletsizlik, yolsuzluk, kayırmacılık gibi ahlak dışı uygulamalardan bir türlü kurtulamadığını tarihte ve günümüzde yaşananlar göstermektedir.

Kanaatimce bu olumsuz durumun en büyük sebebi, İslam’ın siyasi-ahlâkî ilkelerinden yönetilenler gibi yönetenleri de bağlayan, toplumu geliştiren ve kendini yenileyen canlı bir yasal sistemin üretilememiş olmasıdır. Günümüzde Müslüman toplumların ve yönetimlerin demokratik sistemle ilgili problemlerinin önemli sebeplerinden birinin bu olduğu kanısındayım.

Fıkıh kültürümüzde ele alındığı şekliyle geleneksel İslâmî yönetim tarzının modern demokrasiden başlıca iki noktada ayrıldığı düşünülebilir: 1. Seçim, 2. Egemenlik.

SEÇİM: Geleneksel fıkıh kaynaklarında iktidarın, belli yaşlarda tüm vatandaşların katılacağı seçimlerle belirlenmesi zorunluluğunu içeren bir hüküm yoktur; eski devirlerde bunun mümkün olmadığı da açıktır. Ancak Kur’an’da, hadislerde ve geleneksel fıkıh kültüründe bulunan şûrâ (istişare, meşveret), icma, ehlü’l-halli ve’l-akd, bey‘at gibi bazı siyasi kavramlar işletilerek seçimli demokrasiye ulaşılabileceği kanaatindeyim. Modern çağın sağladığı imkân ve fırsatlardan faydalanarak bu kavramlar yeniden değerlendirilmek suretiyle seçim konusunda İslam ile demokrasi arasında bir uyum sağlamak, İslam ilkelerinden sapmadan ‘İslam demokrasisi’ne ulaşmak mümkündür.

Böylece halk, kendini yönetenleri denetleyecek ve adalet, istişare, hesap verebilirlik, toplumsal refah, ehliyet ve liyakat gibi siyasi-ahlâkî ilkeleri gözetmeyen; otoriterlik, adaletsizlik, rüşvet, yolsuzluk, ayrımcılık, kayırmacılık (nepotizm) gibi kötülüklere sapan yönetimleri değiştirebilecektir.

EGEMENLİK: Öyle zannediyorum ki, İslam’ı demokrasi ile uzlaştırma konusundaki en büyük güçlük, egemenliğin kime ait olduğu noktasındadır. Çağdaş demokrasinin vazgeçilmez şartı, ‘egemenliğin halka ait olduğu’ düşüncesi iken, İslam’da ‘mutlak egemenlik (hukm/hakimiyet) Allah’a aittir’; dolayısıyla da hukuki normların Kitap ve Sünnetle çelişmemesi esastır.

Detaylı tasnifleri bir tarafa bırakırsak, fıkhın konularını kabaca (1) ibadetler ve yiyecek-içecekler ile ilgili hükümler (helaller-haramlar); (2) muamelat (ekonomi, hukuk, aile, siyaset ve idareye dair konular) ile ilgili hükümler olarak ikiye ayırabiliriz. Birinci hükümler zamana bağlı olmadığı için, Allah ve Peygamber tarafından nasıl belirlenmişse her zaman o haliyle yürürlüktedir.

Demokrasi düşüncesi ve uygulamasının İslam ile bağdaşıp bağdaşmadığı, daha çok, “kişilerin diğer kişilerle, toplumla ve devletle ilişkilerini düzenleyen fıkıh kuralları” anlamına gelen muamelat ile ilgili görünmektedir. Son zamanlardaki İslam-demokrasi tartışmaları da bu konular üzerinden yapılmaktadır.

Şahsen ben egemenlikle ilgili güçlüğün de aşılamaz olduğunu düşünmüyorum. Gerekçem ise -özetle- Mecelle’nin “Ezmânın tagayyürü (zamanların değişmesi) ile ahkâmın (hükümlerin) tagayyür edeceği inkâr olunamaz” prensibidir. 1868’de kurulan ‘Mecelle Cemiyeti’ni bu prensibi kabul etmeye mecbur bırakan şey, açıktır ki, Osmanlı’nın Batı ülkeleri karşısındaki geri kalmışlığı idi. Heyet, bu konuda “mesâlihu’l-ibâd” (toplumsal yararlar), “celb-i menfaat, def‘-i mazarrat/mefsedet” (insanlara fayda sağlamak ve onları zarardan korumak) gibi fıkıh ilkelerini de dikkate almış olmalıdır.

***

Peygamberimizin vefatından sonra, başta Hz. Ömer olmak üzere, sahabe topluluğu, ayet ve hadisleri Şâri‘in (yasa koyucu) maksat ve gayesini dikkate alarak yorumlamış; bu hususta kendi görüş (re’y) ve içtihatlarına tam güvenmiş ve uygulamışlardır. Müçtehit sahabîlerin görüşleri çoğunlukla diğerlerince de benimsenmiş, bu suretle icma oluşmuştur.

Mesela Hz. Ömer -her iki konu hakkında ayetler ve Peygamber uygulaması bulunduğu halde- şartların değişmesini ve toplum yararını gerekçe göstererek, müellefe-i kulûba zekât gelirlerinden pay ayrılamayacağına, fethedilen toprakların ganimet sayılmayıp, sahiplerine bırakılmasına hükmetmiştir.

Hz. Ömer, bu daha başka uygulamalarıyla “zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişeceği” şeklindeki prensibi Mecelle’nin yazımından 12,5 asır önce uygulamıştır. Fakat sonraları Müslüman ulema, İslam’ın prensiplerini Hz. Peygamber’den öğrenen sahabenin din anlayışını gittikçe daraltmış; onların bu tutumu, İslam’ın demokrasi ile uzlaşamayacağını savunan çağdaş alimler üretmiştir. (Örnek: İkisi de dünya çapında etkili olan Mısırlı Seyyid Kutub (ö. 1966) ve Pakistanlı Ebü’l-A‘lâ Mevdûdî (ö. 1979).

YORUMLAR (8)
8 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.