Adalete dayalı ahlaklı toplum yoksa istibdat kaçınılmazdır
İslam, bireysel ve toplumsal anlamda hayatın her alanında var olan bir dindir. Ama bu tamamen temel ilkeler bağlamında bir değerlendirmedir. Eğer buradan çıkarak hayatın bütün alanlarını din gibi algılamaya kalkarsak, sosyal değişim olgusunu yok saymış oluruz ki bu, dinin asıllarıyla bağdaşan bir durum değildir.
Zira İslam, siyaset ve iktidar meselelerini beşeri iradeye bırakmıştır. Dolayısıyla sosyal değişim dinamikleri gereği Müslümanlar, adaletin ve ahlakın hakim olduğu bir toplum inşa ederken, kendi siyasal yapılarını kendileri kurmak durumundadır.
İslam dahil bütün toplumlarda esas olan adaletin sağlanmasıdır. Ayrıca adaletin olmadığı bir Müslüman toplumda, İslam’dan söz etmek mümkün değildir. En önemlisi de adalet temeline dayalı bir hukuk sisteminde, sıfatı ister halife ister sultan isterse padişah olsun yönetimsel anlamda işlerin tek başına bir kişinin tekeline bırakılmamasıdır.
Nitekim ilahi kelam, Hz. Peygamber’in bile işlerini diğer insanlara danışarak yapmasını istemiştir. Çünkü İslam’da Şura prensibi, işlerin ortak akılla yürütülmesini gerektirir. “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran: 159)
“Onlar, aralarındaki işlerini istişare ederek yürütürler.” (Şura:38)
Kuşkusuz din gerek bireysel gerekse toplumsal planda fıtrata uygun, insan onuruna yaraşır ahlaklı bir hayatın inşası için gereklidir ve insanın, insanlığını gerçekleştirmesi için vardır.
Siyasetin özü itibariyle toplumun ortak iyiliğini gerçekleştirmek, adaleti temin etmek gibi bir misyonu olduğuna inanıyorsak eğer, insanlığın yüzyıllar içinde tecrübeyle oluşturduğu birikimi dikkate almak gibi bir yükümlülüğümüz de var demektir.
Bu bağlamda Prof. Dr. İlhami Güler’in şu tespitinin altını çizmekte yarar var: ”Müslüman insan, insanların insanca yaşayabilmesi ve insanlıklarını en iyi şekilde gerçekleştirebilmesini sağlayacak, adaletin hakim olduğu ahlaklı bir toplum oluşturabilmek için gerekli olan siyasi yapıyı kendisi üretmek zorundadır. Bu siyasi oluşum, Kur’an’da dikkat çekilen sınırlı sayıdaki evrensel ilkeler-ki bunlar demokrasinin de temel ilkeleridir- doğrultusunda, sosyal değişme olgusunun doğurduğu yeni ihtiyaçları karşılayacak şekilde sürekli yenilenmek durumunda olan, insani bir sistemdir. Önemli olan adaletin sağlanmasıdır; insanların özgürlüğünün ve mutluluğunun temin edilmesidir. Hangi siyasi sistem bunu en iyi şekilde karşılarsa, İslami anlayışa en uygun sistem o olacaktır.” (İslam Siyasi Düşünceler Tarihi, s.93)
Maalesef Müslüman toplumlar İslam’ın, siyaset ve iktidar işlerini insana bırakması gerçeğini dikkate almadıkları için Müslümanlara özgü bir siyaset geliştiremedikleri gibi kurumsal anlamda düzgün işleyen bir hukuk sistemi de inşa edememiştir. Kuşkusuz bunda, devletin meşruiyet temelini ‘güç’ ve ‘ganimet paylaşımı’na dayandıran Emevi modelinin etkisi büyüktür.
Abdurrahman el-Kevakibi, Müslüman dünyadaki külli çöküşün ana sebebinin ‘siyasi istibdat’ olduğunu söyler. Kevakibi, istibdadı birkaç şekilde tanımlar:
-Hesap verme ya da cezalandırılma korkusu taşımaksızın tebaa üzerinde fiilen ya da hükmen keyfi tasarrufta bulunma yetkisine sahip mutlak monarşinin bir özelliğidir.
-Despotik hükümet: Halk arasında yürürlükteki yasayla koruma altına alınmış bilinen belli bir bağın/sözleşmenin bulunmadığı yönetim şeklidir.
-İstibdadın şeytana rahmet okutan en tehlikeli türü, verasetle tahta geçen, başkumandan sıfatını taşıyan, aynı zamanda dini otoriteye de haiz olan ferdin tek başına egemen olduğu teokratik monarşidir.
-Müstebit, insanlar üzerinde onların iradesine göre değil, kendi iradesine göre tahakküm kurar. İnsanları, onların yasalarına göre değil, kendi arzularına göre yönetir.
-Müstebit hakkın düşmanıdır. Hakkın ve özgürlüğün katilidir. (Despotizmin Doğası, s.68-69)
Tarihen ve fıtraten inkar edilemez hakikat şudur ki şekli ne olursa olsun, hesap verilebilir olmayan, sıkı bir denetim ve toleranssız soruşturmaya tabi tutulmayan hiçbir yönetim, istibdat yaftasından kurtulamaz.
Galiba en büyük talihsizliğimiz, tarihsel süreç içinde Müslüman toplumların tarihlerinin önemli bir bölümünde müstebit yöneticilerin dini kullanmış olmalarıdır. Oysa Kur’an, siyasal despotizmi desteklemek için değil tam aksine onları dizginlemek üzere gelmiştir.
