ÇAĞLA ANILMIŞ
Böylelikle zamanın, maneviyatın, düşünce dünyasının ve tüm bunları içeriden inşa eden dilin de giderek zenginleşip zarafete ve derinliğe kavuştuğu bir yaşam, muhteşem bir tecrübeye dönüşür. Tam da buraya, anlatının ve yaşam tecrübesinin merkezine bir şehri yerleştirdiğimizde ve bu şehir İstanbul olduğunda zamanlar boyunca yazılmış ve söylenmiş pek çok söz birbirine karışır. Sanki yolunu İstanbul’a çeviren her medeniyet asıl rengini orada bulmuş gibidir. Böyle olmakla birlikte, MS 4. yüzyıldan başlayarak 19. yüzyılın ilk yarısına dek hem siyasi hem kültürel, ardından daimî olarak kültürel başkent olma niteliğini muhafaza eden İstanbul hepimizce malum güzelliklerini bize cömertçe sunarken yalnızca ona Üsküdar’dan ilk defa bakmanın hayalini hatırlayanlar bu güzelliklerin kıymetini bilerek yaşayagelmiştir. Bu eski hatırayı unutanlar ise adımlarının ölçüsünü günden güne kaçırmış; şehri gürültüye boğmaktan, onun o kadim ve büyülü rengini hoyratça soldurmaktan geri durmamışlardır.
İstanbullu olmanın İstanbul’da doğup büyümekten öte yüzyıllardır işlenen bir güzelliğe hürmet etmekten geçtiğini kabullendiğimizde karşımızda beliren şehirli kimliği, bugün pek az kişinin durup soluklandığı köşelerde hâlâ varlığını duyurmaya çalışır. Onlar için vapurlar bir yerden başka bir yere ulaşmanın aracı olmaktan ziyade Boğaziçi’nde görülen rüyaların beşiğidir; ibadethaneler tarihe ve yaratıcıya açılan ebedî sükûnet durakları ya da yalılar bir zamanların sazende ve hanende takımlarının sesleri geceye doğru zarifçe yankılanan yuvaları oluverir. Hele ki âdeta bu şehri tarif için çiçeklenmiş sayabileceğimiz İstanbul Türkçesi, büyük bir şiiri tek başına kurup yürütebilecek kuvvettedir.

İstanbul’daki hikâyeleri 1956 yılının Kapalıçarşı’sında, Varakçı Sokak’ta başlayan Konyalı Molu ailesinin bir ferdi olarak Mehmet Sermet Molu da işte böyle bir duyuşun eşlik ettiği denemelerini ‘Ben Istanbul’ adıyla okuruna açıyor… ‘Istanbul’ söyleyişi yukarıda bahsi geçen o şehirli kimliğin öteden beri inşa ettiği bir anlatıyı ve yaşam tecrübesini tekrar hatırlatıyor. Öyle ki bu söyleyiş yalnızca fonetik bir ayrışmanın değil sosyodilbilimsel bir olgunun da altını çizerek İstanbul’a aidiyeti, İstanbul’un unutulan ve tahrip edilen ‘dil’ini, yaşayıştaki o özel tavrı ve inceliği, üzerine tekrar düşünülmesi gereken bir kültür krizi olarak okurla paylaşıyor; bir başka deyişle kendisine aynı dertle hemhâl olabilecek bir ortak, bir yol arkadaşı arıyor. Dolayısıyla ‘Istanbul’ söyleyişi/tasarrufu metnin içeriği ve yazarının şahsiyetiyle samimi bir bütünlük oluşturmakta. ‘Ben’ ise yazarla İstanbul arasında kurulmuş gönüllü bir fedakârlık köprüsünün ayağı gibi görünüyor; yazar özellikle 1970’lerden itibaren başlayan yoğun göç dalgaları, mimarideki bozulma ve ihmalkârlık, yeşilin kaybı, yeninin ve çağın gerektirdiği teknolojik ihtiyaçların karşılanma biçimindeki başıboşluk nihayetinde varlığı gitgide ötelenmiş bu şehre sesini yeniden duyurabilme, “Ben de buradayım,” diyebilme şansını veriyor. Bu, onun da kabul ettiği üzere, ödenmesi gereken bir vefa borcu… Cömertçe sunduğu güzellikler için sevgiliye teşekkür… Nitekim kitabın son sözünü de yazar tevazuyla aradan çekilip, âşığı olduğu İstanbul’a bırakıyor.
Burada yalnızca geçmişe hapsedilmiş ve orada bencilce dondurulmuş bir güzelliğe çekilen hasret veya takıntının söz konusu olmadığını belirtmek de faydalı olacaktır. Molu yenilenmenin, çağın ihtiyaçlarına cevap vermenin karşısında durmuyor. Geçmişi geleceğe doğru açan bir vizyonla şehir yaşantısı, şehirli kimliği, şehir planlaması hakkında uygulanabilir teklifler sunuyor ve yenilenmeden anlaşılanın Dolmabahçe Sarayı’nın arkasına ya da tarihî yarımadanın silüetine gelişigüzel yerleştirilen gökdelenler olmasına itiraz ediyor; maharetli ellere düşmemiş restorasyon çalışmalarına da… Söz konusu ve benzeri itirazlar, İstanbul’u hakikatle sevmeyi bilen hemen herkes tarafından dillendirilmiştir muhakkak; Çınaraltı kahvesinin üzerini kapatan çirkin ve kirli çadırların rahatsız ediciliği ise pek azımızın dikkatini çekmiştir çünkü dalından süzülerek düşen bir çınar yaprağının da bu çirkinlik örtüsüyle dışarıda tutulamayacağını düşünmek için biraz daha ileride durmak gerekir. O da mekâna, mekânın ruhuna aittir, hele ki klasik şiirin terbiyesiyle açılan çağrışım evreni hesaba katıldığında bu yaprağın birdenbire yarattığı o küçük anın mekânı bütünleyen, çoğaltan, coşturan tarafı belki de ancak bir ‘mücevher’e bakabilme görgüsüyle anlaşılacaktır. Asıl bu görgü, kitaptaki tüm denemeleri arkadan idare eden ve onları değerli kılan şeydir.
‘Ben Istanbul’ yukarıda özetle bahsini ettiğimiz tüm dikkatler eşliğinde, yeni bir dil ve düşünce zenginliğini bu şehrin asıl sevdalılarına, bir sevda sözü olarak armağan ediyor…
