BESİM DALGIÇ
Dünya tiyatrosunun MÖ 6. yüzyılda bağ bozumunda coşku tanrısı Dionysos adına düzenlenen şenliklerle doğduğu kabul edilir. MÖ yıllara dayanan Çin tiyatrosunun da tiyatro tarihinde önemli bir yeri vardır. Ayrıca Şamanizm’in ayin niteliğindeki gösterilerini de bu sınıfa katabiliriz. Yine de metne dayalı Antik Yunan tiyatrosu günümüz tiyatro anlayışına daha yakındır.
Roma İmparatorluğu ile Orta Çağ döneminde tiyatro akamete uğradı. Ancak gezgin Troubadour’lar Orta Çağ’da 11. ile 13. yüzyıllarda Güney Fransa’da, Kuzey İtalya’da çeşitli gösteriler yapıyorlardı. İtalyan tiyatrosunun can damarı sayılabilecek Commedia dell’arte oyunları ise ileride Shakespeare tiyatrosuna da can vererek yaklaşık 2000 yıl sonra tiyatronun tekrar ayağa kalkmasına vesile olmuştu.
OSMANLI’DA BATILI ADIMLAR
Ülkemizde ise tiyatronun gelişimi arzu edilen ölçülere ulaşamamıştır. Her ne kadar şehzadelerin sünnetleri sırasında düzenlenen şenliklerde birçok gösteri yapılsa da tiyatronun yerini alması mümkün değildi. Bizde metne dayalı ilk tiyatro oyunu Şinâsî’nin 1860 yılında Tercüman-ı Ahvâl’de tefrika edilen, ardından da kitap olarak basılan töre komedisi ‘Şair Evlenmesi’dir. Gedikpaşa Tiyatrosu’nda ilk sahnelenen oyunsa Namık Kemal’in 1873’te yazdığı ‘Vatan yahut Silistre’ adlı eseridir. Osmanlı İmparatorluğu’nda Batılı anlamda sahne sanatlarının yanı sıra müzik eğitimi vermek amacıyla 1914’te Dârülbedâyi kurulmuş, Cumhuriyet döneminde İstanbul Şehir Tiyatroları adını almıştır. Daha sonra kurulan Devlet Tiyatroları’yla da metne dayalı tiyatro serüvenimiz başlamıştır.
Karagöz, Meddah, Ortaoyunu ile Tulûat gibi geleneksel gösteri sanatları bu yapının temelini oluşturmuşlardı. Güllü Agop ise Osmanlı döneminde Gedikpaşa Tiyatrosu’nu kurmuş, 10 yıl Türkçe oyun oynama imtiyazı almıştı. Metne dayalı Batı tarzı oyunların yanı sıra Türkçe yazılmış piyesleri de sahnelemişti. Oyuncular arasına Müslüman aktörleri de katmıştı. Ancak sahne Müslüman kadınlara yasaktı. İkinci tiyatro ise İstanbul Beyoğlu’nda, bugün Çiçek Pasajı’nın olduğu yerde bulunan 1844 - 1870 yılları arasında kullanılan Naum Tiyatrosu’ydu.

HAFIZAYI TAZELEYEN TİTİZ ÇALIŞMA
Karagöz, Meddah, Ortaoyunu ile Tulûat ise metne dayanmayan çok revaçta olan gösterilerdi. Ramazanlarda Karagöz seyrettiğimi hatırlıyorum. Ancak Meddah, Ortaoyunu, Tulûat gösterileri ortadan kalkmıştı. Yaygınlaşan radyodan daha sonra hayatımızın bir parçası olacak televizyonda da İsmail Dümbüllü’nün İbiş’i oynadığı Tulûat oyunlarıyla, Meddah gösterileri yayınlanıyordu.
Dionysos şenlikleri ya da Şamanist ayinlerden miras Köy Seyirlik oyunları başka bir konu. Ortaoyunu ile Tulûat ise günümüzde artık yaşamıyor. Ama her iki tarz da Commedia dell’arte’yi çağrıştırıyor. Çağdaş Türk tiyatrosunun öncüleri olarak kabul edilen bu tarz oyunlar nasıl bir yapıdaydı? Bunun cevabı, Oğuzhan Murat Öztürk’ün hazırladığı, 2026’da Ötüken Neşriyat’tan çıkan ‘Tulûat Tarihimizden’ adlı kitapta fazlasıyla var. Aslında kitap, Kemal Kamil Aktaş tarafından yayımlanan ‘Pişekâr Küçük İsmail Efendi’nin Hatıratı’ndan yola çıkılarak Oğuzhan Murat Öztürk’ün titiz çalışmasıyla müstakil bir ürün haline dönüştürülmüş olsa da Oğuzhan bu konuda kendini gizlemeyi tercih etmiş. Onun ‘Pişekâr Küçük İsmail’in Hatıralarına Başlarken’ başlıklı giriş yazısı niteliksel olarak bu konuda rastladığım en iyi metinlerden. Giriş yazısı dışında kitap üç bölüm: İlki Küçük İsmail Efendi ve Geleneksel Türk Tiyatrosuna Bakış, ikincisi Pişekâr Küçük İsmail Efendi Kimdir?, üçüncü bölüm ise Tulûat Tarihimizden Pişekâr Küçük İsmail Efendi’nin Hatıratı üzerine. ‘Tulûat Tarihimizden’ kitabı; dipnotlarıyla, Oğuzhan’ın çok ciddi emek verdiği çok önemli edebi bir kaynak.
Peyami Safa gibi yazarlar bu türden hoşlanmazken birtakım başka yazarlar bu tür oyunları beğeniyorlar. Sonuçta tiyatro tarihimizin çok renkli bir dönemi. Yıllardır Komik-i Şehir makaleleri yazan Oğuzhan bu konuda da gayet donanımlı. Bol resimli, bol örnekli, dipnotlarıyla bu kitap hem tiyatro tarihi ile ilgilenenlerin hem de tiyatro eğitimi alanların başucu kitabı olmaya aday bir çalışma...

ORTAOYUNU İLE FARKI
Tulûat tiyatrosu ile Ortaoyunu arasındaki en büyük fark oyunların tanziminde değil sunumundaydı. Ortaoyunu’nda sahne yoktu. Oyunlar ‘Dükkan’ diye tanımlanan bir tabure ile ‘Yeni Dünya’ diye adlandırılan bir paravandan oluşan, genellikle açık havada kır bahçelerinde Palanga adı verilen meydanda sergilenirdi. Tulûat tiyatrosu oyunları Batı tipi salonlarda, dekorlu İtalyan sahnelerinde gösterilirdi. Her ikisi de yazılı bir metne dayanmaz, doğaçlama oynanırdı. Ortaoyunu bölümleri mukaddime (giriş) ve muhavere (karşılıklı konuşma) bölümlerinden sonra gelen fasıl kısmında Pişekâr ile Kavuklu’nun yanı sıra Zenne, Çelebi, Acem, Frenk gibi öteki yardımcı karakterler de oyuna dahil olurdu. Fasıl bölümü genellikle birbirine paralel iki ayrı olay dizisi etrafında gelişir, doğaçlama olarak sürdürülürdü. Ortaoyunu’nda fasıl, asıl olayın canlandırıldığı, oyunun en uzun, en önemli bölümüydü. İlk Ortaoyunu gösterisi 1834 tarihinde başlamış. Tulûat ise 19. yüzyılda Ortaoyunu’yla Batı tarzı tiyatronun karışımından ortaya çıkmış melez bir tarzdır. İlk kez Kavuklu Hamdi tarafından 1875 yılında gösterilerine başlanmıştır. Kavuklu Hamdi’den başka, İbiş karakteriyle tanınan Naşit Özcan ve Kel Hasan Efendi bu türün öncülerindendir. Tulûat’ta da Ortaoyunu’nda da oyuncular olay örgüsünü bilirler. Ancak bütün cinaslı konuşmalar ile espriler anlık olarak söylenir. Bu bakımdan bu tür oyunlarda metne bağlı olunmasa da yine de belli kurallar geçerlidir. ‘Tulûat’ kelimesi de zaten doğaçlama anlamına gelmektedir. Ortaoyunu’ndaki ‘Pişekâr’ ile ‘Kavuklu’, Tulûat’ta ‘Efendi’ ile ‘İbiş’ karakterlerine dönüşmüştür. Tulûat’ta ayrıca kanto da vardır.
