Haber şuydu: Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e yazdığı 76 yıllık mektup ortaya çıkmışmış! Müzayedede satışa sunulacakmış! Linki tıkladım. Mektup daha ilk satırlardan tanıdık gelmeye başladı. Hani sorulur ya sıklıkla: “Okuduklarımızı unutacaksak niçin okuyoruz?” Öyle olmuyormuş. Bellek bazı şeyleri kaydediyor, asla unutmuyormuş. “Hapislik, karaciğerimizi, akciğerlerimizi, bağırsaklarımızı harap etse de irademizi harap edemez. Bir daha tekrar ediyorum, elimi kolumu bir de sen bağlama kardeşim.” Bu satırları okuduktan sonra kesinkes emin oldum mektubu çok daha önce bir yerlerden okuduğuma. Saliha ile paylaştım kanaatimi ve Kemal Tahir’in Ağustos 1968’de derleyip yayımladığı ‘Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar’ kitabının herhangi bir baskısına bakmasını tavsiye ettim. Kitap yanımda değildi. Akşam eve gelir gelmez bendeki kopyayı kontrol ettim. Yanılmamıştım. Saliha’nın haberinde kitabın 1975’te Adam Yayınları tarafından yapılan baskısının 367. sayfasında yer aldığını belgelediği mektup Tekin Yayınevi’nin 2002 baskısında da, 413. sayfada bütünüyle duruyordu.
O sıralarda açlık grevi yaptığı için sağlığı bozulup İstanbul’a, Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’ne nakledilen Nazım Hikmet, Nevşehir Cezaevi’nde yatan Kemal Tahir’in kendisine yazdığı 14 Nisan 1950 tarihli mektubu yeni aldığını [25 Nisan 1950] söylüyor ve “elimi kolumu bir de sen bağlama, kardeşim” diyerek onun da açlık grevine katılmasını engellemek istiyor. Habere konu mektup Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e hapishaneden yazdığı son mektup aynı zamanda. Bu sebeple de kitabın son sayfasında yer alıyor. Zaten birkaç hafta sonra yirmi yedi yıllık tek parti iktidarı sona erecek, Demokrat Parti iktidara gelecek; ardından çıkarılan genel afla Nazım Hikmet ve Kemal Tahir de özgürlüklerine kavuşacaklardır.

Haberi tashih ettikten sonra yeni bir soru kafamı kurcalamaya başladı: Mektup Nazım Hikmet’ten Kemal Tahir’e yazıldığına ve Kemal Tahir kendisine yazılmış mektupları sağlığında düzenleyip kitaplaştırdığına göre romancının evrak-ı metrukesinde bulunmuş olması beklenmez miydi? Hemen Phebus Müzayede Evi’yle iletişime geçtim. Direktör Fatih Bey büyük bir nezaketle sorularımı cevapladı: mektubun ilk kez gün yüzüne çıktığı bilgisini koleksiyonerden aldıklarını, bir hata yaparak ilk kez teyit sürecini ıskaladıklarını, maalesef kamuoyunu yanlış bilgilendirdiklerini, KARAR’ın haberinden sonra hızlıca gerekli düzeltmeyi yaptıklarını söyleyip teşekkür etti. Kendisine mektubun koleksiyonere nasıl ulaştığını sordum. Öğrenip haber vereceğini söyledi. Yazıyı gazeteye gönderdiğim şu saate kadar bir cevap alabilmiş değiliz Fatih Bey’le.
Mektubun macerasını öğrenmek için Kemal Tahir’in kitaba yazdığı önsözü okumak bir fikir verebilir bize sanıyorum. Kemal Tahir o tatlı önsözde, mektupların, Nazım Hikmet’in küçük kız kardeşi Melda Kalyoncu tarafından “üstün dikkatle kelimelerde değil, harflerde bile tek bir yanlış yapmamak için var gücüyle” çalışılarak asıllarından makineyle temize çekildiğini söylüyor. Mektubun, kitabın yayıma hazırlandığı yıllarda arşivden ayrılmış ve sonraki süreçte farklı ellerde dolaşıma girmiş olması ihtimal dahilinde.
İnsan asıl şunu merak ediyor. Kemal Tahir yine önsözde şöyle diyor: “Mektuplar, 1940-1950 yılları arasında, Bursa Cezaevi’nde mahpus bulunan Nazım Hikmet tarafından, benim mahpus bulunduğum Çankırı-Malatya-Çorum-Nevşehir cezaevlerine yazıldılar. Politika hükümlerinin mektupları savcılar tarafından okunur, gönderilmesinde sakınca görülmezse postalanır, verilmesinde sakınca görülmezse verilirdi. Bu kitabı meydana getiren 242 mektubun hepsi bu işlemlerden geçmiştir.” Demek ki mektupların orijinali Savcı tarafından okunuyor, gönderilmesinde sakınca görülmeyenler postalanıyormuş. Kemal Tahir bazı mektupların kendisine teslim edilmediğinden şikayetçi: “Mektuplarda yazılan olayların ve düşüncelerin arasında rastlanacak birkaç boşluk, bazı mektupların ya hiç postalanmadığından ya da yerine verilmediğindendir (Sözgelimi: ‘Gabriel Pery’ ve ‘Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan’ adlı büyük şiirleri getiren mektupları almadım. Bunlar ya Nazım Hikmet’in ya da benim ‘infaz’ dosyalarımızda bulunsalar gerektir.)”
İşte asıl bu mektupların peşine düşülmeli. Kim bilir hangi karanlık arşivin toz tutmuş kilitli dolabında, güve yemiş eprimiş dosyasında o mektuplar? Kim bilir… Bu mektuplardan birisi bir gün bulunup yayınlanırsa elbette bu hadise ‘büyük keşif’ sayılacaktır. Yoksa ‘Amerika kıtası’ işte orada duruyor. Tabii, bakmasını bilenler için.
