Niyazi kafa karış oyununu Sasu’nun korner atışları gibi oynardı...

Beş kişinin iki buçuk lira diktiğini ve başı vurduğunuzu bir tahayyül etsenize, on iki buçuk lirayı iki dakikada cebe atıyordunuz. Bu da, sinema biletleri yüz yirmi beş kuruş olsa bile, on film parasını bir elde kaldırdığınız anlamına geliyordu. Ama, ben başarılı bir misket oyuncusu değildim, mahalleye Niyazi isminde bizden iki üç yaş büyük biri gelir, Serdar’ın, Cüneyt’in, Ertan’ın, Mete’nin ve benim paraları toplar giderdi.

Yeni sinema sezonunun başlamasının heyecânını yaşamaya başlamışken, Fenerbahçe’de sarı öküzüm yattı kalkmaz, gök öküzüm gitti gelmez seslerinin gelmesi bütün keyfimi kaçırmıştı. Haksız da sayılmazdım, takımdan Can Bartu, Nunweiller ve Abdullah Çevrim gitmiş, onların yerine Romanya’dan Sasu’yu almıştık. Kimdir nedir bilmiyorduk, ilk 19 Ağustos’ta Türkiye Spor Yazarları Turnuvası’nda Beşiktaş’a karşı sahadaydı. Aklımda kaldığı kadarıyla, Yavuz, Şükrü, Numan, Levent, Selim, Ercan, Ziya, Yaşar, Bülent, Nedim ve Sasu on birinden gol sesi çıkmamıştı. 23 Ağustos sabahı ise Milliyet’in spor sayfasında “Sasu kaçtı” manşetini görmem mi, başımdan aşağıya kaynar suların döküldüğünü anımsıyorum. Adamı gidip getirmeler ve onun tekrâr tekrâr kaçmalarıyla yoruncu bir sezon başlamıştı. Sasu’yu Dereağzı’ndaki antremanlarda epeyce seyretmeme rağmen maalesef Sasulu sadece Ankara Demirspor maçına gidebilecektim. Onun kornerlerini ve frikiklerini normal biri asla atamazdı, topa nasıl vurduğunu dikkatle takîp edip ezberliyordum ve Taç Spor’un toprak sahasında aynı vuruşları tek başıma defalarca çalışıyordum.

Dünya futbolundaki efsânem George Best ise, bizdeki efsânelerim de Fenerbahçeli Sasu ve Beşiktaşlı Yusuf Tunaoğlu’ydu. Sasu’nun sadece sekiz maç oynayıp sekiz gol attığını söyleyeyim de, artık gerisini siz getirin. Ama, onlar gibisi futbola bir daha gelmedi, bundan emîn olun, sanki uzaylılar üçünü dünyamıza yüz yirmi dört ışık yılı uzaktaki K2-18b gezegeninden getirip yeşil sahalara bırakmışlardı. Pardon, George Best yeşil sahalarda oynuyordu da, Yusuf ve Sasu için pek aynı şey söylenemezdi, çünkü bizde sahaların kenârları azıcık çimense, santra ve kale önleri nedense yaz kış hep çamur deryâsı olurdu.

Üçü de aykırılıkları yüzünden erken yaşlarda hayata vedâ edeceklerdi. Aralarından Sasu’nun ölümü galiba en acısıydı. Isparta’dan döndüğüm ‘84 yılının 17 Kasım sabahına da Milliyet gazetesinin “Sasu çıldırarak öldü” manşetiyle gözlerimi açacaktım. Bir yıl kadar önce altı aylık çocuğunu pencereden atmak üzereyken yakalanan Sasu’nun akıl hastahânesine kapatıldığını biliyordum da, onun bu kadar erken kıyamette kalkmaya niyet edeceğini tahmîn edemezdim.

Sasu dedik, nereye geldik. Bana sorarsanız ‘70-’71 sezonuna dönüp, 20 ve 27 Eylül’deki maçlarımızın sonuçlarını Orhan Ayhan’dan alalım derim. İlk maçımız İstanbulspor’laydı, Ziya’nın golüyle maçı 1-0 kazanmıştık. İkinci maçta Nedim siyah beyazlı Altay filelerini havalandırmıştı ama maç 1-1 bitmişti. ‘69-’70 sezonundaki futbolumuz daha iyiydi, bundan hiç şüphem yoktu, Göztepe’ye ve Eskişehirspor’a bilhâssa dikkat etmeliydik.

KÜÇÜK FAZIL SİNEMA AÇMIŞ AMA BAHÇELİEVLER’İN NEREDE OLDUĞUNU BİLMİYORDUM

Eylül geldi ama çoğu yazlık sinemalar açıktı, benim derdim yeni sezon filmleriydi. Geçen hafta Altıntaş’ın film listesinin Ağustos’ta epey ses getirdiğini yazmıştım, firma Eylül’e de başka sürprizlerle başlamıştı. Kendilerinin getirdiği filmleri seyredenlerden birine her hafta bin lira ve sezonun sonundaysa en güzel Altıntaş filmini seçene 5 Haziran’da yirmi beş bin lira vereceğini ilân etmişti. Bir başka sinema olayı da Bâb-ı Âli’nin kırk yıllık gazete bayii Küçük Fazıl’ın Bahçelievler’de Ünverdi Sineması’nı 12 Eylül 1970 günü açmasıydı. Küçük Fazıl, yokuştan herkesi tanıyordu ya, sineması bütün gazetelere haber olmuştu. Bahçelievler neresiydi, hiç bilmediğime göre, elbette oraya gidemezdim ama ilk yedi filmi aklımdan bir türlü çıkmıyordu. 12 Eylül’de ‘56 yapımı “Hücum”, 13 Eylül’de ‘59 yapımı “Siyah Orfe”, 14 Eylül’de ‘60 yapımı “Tatlı Hayat”, 15 Eylül’de ‘60 yapımı “Ren Geçidi”, 16 Eylül’de ‘65 yapımı “Othello”, 17 Eylül’de ‘53 yapımı “İnsanlar Yaşadıkça” ve 18 Eylül’de ‘55 yapımı “Marty”, Küçük Fazıl sanki semte “Sinematek” açmış gibiydi. Notlarıma bakınca, 14 Eylül’de Kızıltoprak’taki Kent Sineması’nda “Beni Rahatsız Etme”, Küçükyalı’daki 63 Sineması’nda ise “Gecenin Sıcağında” filmlerini seyretmişim. 17 Eylül’e yine iki filmi not düşmüşüm. Kadıköyü’ndeki Reks Sineması’nda “Ren Geçidi”nu ve Küçükyalı 63 Sineması’nda “Çavuşun Özel Filosu”nu. Beyoğlu’ndaki Yeni Melek Sineması’nda “Aptallar Şehri”, Kadıköyü’ndeki As Sineması’nda “On Emir”, Kızıltoprak’taki Kent Sineması’nda “Asi Kılıbık” ve Küçükyalı’daki 63 Sineması’nda “Hırsız” filmlerini de Eylül içinde seyretmiştim ama onlara hangi gün gittiğime ilişkin defterlerime nedense bir tarih düşmemişim.

BARRY GİBB EVLENDİ DİYE MANYAKLAŞAN KIZLAR

Sanırım 12 Eylül sabahıydı, okulda semtin ham ayvalı cümle on iki on üç yaşındaki kızlarını ağlarken bulmuştum. Nasıl ağlamaksa, işte onu sormayın, sanki dam üstünde takur tukur, sandım kızlar kilim dokur misâli ağlıyorlardı, ağlamayan kızlarsa ağlayanları teselli etmenin derdindeydiler. Sordum soruşturdum, meğerse Bee Gees topluluğundan Barry Gibb yirmi yaşındaki sekreteri Linda Gray ile evlenmiş de, kızlar bunun üzüntüsünden manyaklaşmışlar.

Onlarla uğraşılmaz, ben hangi plakları alacağımı düşüneyim, daha iyi. Aklımda, Neşe Karaböcek’ten “Damarımda Kanımsın”, Cem Karaca’dan “Kendim Ettim Kendim Buldum”, Tanju Okan’dan “Hasret”, Nermin Candan’dan “Hayat mı Bu”, Ayla Dikmen’den “Gençlik Gençlik”, Metin Ersoy’dan “Vakit Yok Gemi Kalkıyor Artık” ve Handan Kara’dan “Sevemedim Karagözlüm” var. Bunun için de Melodi Plak, İstanbul Plak, Gold Plak, Bora Kaman ve Feza Plak dükkânlarını tek tek dolaşacaktım. Sanırım sonunda Melodi Plak’tan Cem Karaca ve Metin Ersoy alıp, Suâdiye’ye öyle dönmüştüm.

OKUL DEFTERLERİMİZ VE FLOATY PEN DENEN TÜKENMEZ KALEMLER

Sizi sokağa çıkardığımda yorduğumun farkındayım, okullar da açılmışken sizinle çantalarımızı hazırlayalım. Tercihim hep Gladstone kilit mekanizmalı “Doktor çantası” modeli olmuştur, içine önce Arkın’ın “Modern Büyük Atlas”ını ve Kanaat’ın “Yeni Türkçe-İngilizce Lûgat”ını koyardım, sonra sıra defterlere gelirdi. “Okul Defteri”, “Lise Defteri”, “Harita Metod Defteri” ve “Öğrenci Defteri” gibi bir sürü defter olurdu da, onlardan en fazla sarı saman kâgıtlı olanlarını severdim. Çok beyaz sayfalı defterlerde maalesef dolma kalem ile rahat yazılamıyordu. Okul dolma kalemi diye satılan Parker 45 galiba kırk beş liraydı, bir de otuz liraya fitil uçlu Parker Fibex vardı, öğretmenler dolma kalemlerimizde Shaffer’s 52 koyu mavi rengi isterlerdi de, ben yeşil diye tutturmuştum. O yıllarda yeşilin şimdiki gibi onlarca tonu yoktu, sadece Parker Quink yeşilini bulabiliyordunuz. Dolma kalem için de Pelikan BR 40 silgi satılırdı, onunla birlikte bir de Pelikan S 30 kurşun kalem silgisi alıyorduk. Kurşun kalemde Faber pek revaçtaydı ama onun gümüşümsü siyah yazısından hiç hoşlanmazdım, bu yüzden bulursam Devlet Malzeme Ofisi’nin kurşun kalemlerini kullanıyordum. Kalem demişken, “Floaty Pen” ve “Spirograph” denenleri unutmayalım.

Ben içindeki sıvıda kıyâfetlerini çıkaran pin-up kadın figürlü “Floaty Pen” tükenmezi ilk Suâdiye Ortaokulu’nda başka sınıftan bir çocukta görmüştüm. Oğlanın dediğine göre Almanya’daki dayısı ona “Floaty Pen” tükenmez ile kendinden düğümlü ve klipsli kravat getirmiş, kravat neyse de kalemi bana sat demiştim ama satmamıştı. Bir iki gün sonra oğlanı görüp sorduğumdaysa, tükenmez kalemini derste matematikçiye kaptırdığı söyleyecekti. Benim ilk “Floaty Pen” tükenmezim ise Fenerbahçe Lisesi’nde 4-L sınıfındayken olacaktı. Kuşağımdan herkes “Spirograph” çizim setini ise mutlaka anımsar, çünkü hepimizde vardı. Üstünde değişik şekiller olan mika cetvellerin deliklerine tükenmez kalemlerin uçlarını geçirip sağa sola çevirdiğinizde üç boyutlu harika desenler elde ediyordunuz.

Sonbahar gelince misketler de gelecek yaz için kaldırılıyordu. Ben misket diyorum da, bilye, cicoz, mile, cilli, kondik, eldeş, ellik, gaflik, başlık, eneke veya kemik diye bilenler çıkacaktır. Aslında bunlardan bir kısmı atış yapılan miskete verilen isimdi, ancak bütün misketler için aynı isimleri kullanan çocuklar fazlaydı. Misket oyunlarından aklımda “Şap”, “Çukur”, “Kafa karış”, “Tumba”, “Cımbız” ve “Mors” kalmış. Bizim mahallede oyunlar misket ütmekten ziyâde para ütmek esâslıydı, dört beş kişi yere misket yerine madeni para diker, sırasıyla misketlerimizle atış yapardık. Başı vuran bütün paraları toplardı. Diktiğimiz madeni paralar ise elli kuruş, bir lira veya iki buçuk lira olurdu. Size sinema biletlerinin yetmiş beş kuruş ile yüz yirmi beş kuruş arasında değiştiği bir yıldan bahsediyorum. Beş kişinin iki buçuk lira diktiğini ve başı vurduğunuzu bir tahayyül etsenize, on iki buçuk lirayı iki dakikada cebe atıyordunuz. Bu da, sinema biletleri yüz yirmi beş kuruş olsa bile, on film parasını bir elde kaldırdığınız anlamına geliyordu. Ama, ben başarılı bir misket oyuncusu değildim, mahalleye Niyazi isminde bizden iki üç yaş büyük biri gelir, Serdar’ın, Cüneyt’in, Ertan’ın, Mete’nin ve benim paraları toplar giderdi.

Misket yerine “Gıldır” oynadığımız da olurdu. Sekiz dokuz adım ileriye bir çizgi çeker, oyuna sokacağımız madeni paramızı çizgiye doğru atardık. Kimin parası çizgiye en yakın gelirse, ilk o yazı veya tura atacak demekti. Sonuncu gelense paraları toplar, sol avucuna alır, sağ avucuyla üstünü kapatıp sallar ve yere bırakırdı. Sen yazı mı attın, yerde ne kadar yazı varsa onları toplardın. Sonra ikinci sıradaki için kalanlar bir daha çalkalanır ve yere bırakılırdı. Şansın dışında özel bir beceri istemediğinden, ben “Gıldır” oyununu hep “Kafa karış” oyununa tercih ederdim.

Yirmili, otuzlu ve kırklı yaşlardaki okurlarımın esnediklerinin farkındayım, çünkü ne “Gıldır” bilirler ne de “Kafa karış”, bu yüzden onlara benim ilk gençliğimden bir Ayla Dikmen şarkısını çığırmak niyetindeyim. Hazır mıyız, başlıyorum. “En güzel şey hayatta ne aşk ne de para / Giderse o dönmez sana bir daha / Gençlik, gençlik, gençlik / Dünya kalmaz kimseye / Bak sen gününü gün etmeye / Gülüp eğlenmeye / Bir gün hayat biter, gençlik elden gider / Sonra çok ararsın sen”. Taşı gediğine koydum galiba, bu yüzden kalender meşreb Turist Ömer gibi asker selâmının fırlama versiyonuyla şapkamı çıkarıp, genç yaşlı cümle okuruma, “Hadi, bana eyvallah!” diyorum...

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.