Cevat Çapan “Edebiyat ne işe yarar?” diye sormuştu bir toplantıda. Cevabını da kendi vermişti: “(…) Genel kanı edebiyatın bir işe yaramadığıdır. Hiçbir anne baba çocuğuna ‘Edebiyat oku, edebiyatçı ol’ diye bir öğüt vermiyor sanıyorum. Edebiyatın hisse senetleri o kadar da yüksek değil dünya borsalarında. Gelgelelim, yine de bir çok insan edebiyattan vazgeçemiyor, edebiyatsız yaşayamıyor. Neden acaba? Çünkü edebiyat bizi kendimizle tanıştırıyor. (…) O yüzden her ne kadar ‘Edebiyat bir işe yaramaz, edebiyat karın doyurmaz’ deseler de bunu geçer akçe saymamız mümkün değil. Edebiyat bizim hayatımızı zenginleştiriyor. (…) Nasıl zenginleştiriyor? Bir kere bize yeni ufuklar açıyor.” (…) Metin çok uzun. Tamamı Cevat Hoca’nın ‘Öğrenme Uğraşı’ adlı kitabından okunabilir (2026, YKY).
Derek Walcott’un ‘Omeros’ adlı manzum destanı da dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan okuru başka ufuklara taşıyor. Walcott, çağımızda bir başyapıt olarak addedilen ‘Omeros’un 7. kitap, 64. bölümündeki ilk dizede “(…) pasaportu yoktu, / çünkü ufkun pasaporta ihtiyacı olmaz (…)” diye yazmış. Derek Walcott (1930-2017) Batı Hint Adalı hem şair hem de oyun yazarı. 1992’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü de almış. Ötüken Neşriyat’tan çıkan bu kitabı Tamer Gülbek çevirmiş. Eser, Homeros’un destanlarındaki anlatımı Karayipler’deki Saint Lucia Adası’na taşısa da aslında ‘Omeros’ta hissedilen zayıf bir esinlenme… Köle anlamına gelen ‘Omeros’, anlam olarak ‘Homeros’un Yunancadaki karşılığı. 7 kitap ve 64 bölümden oluşan bu epik yapıt 374 sayfa.
GÖRENLERDEN DAHA FAZLA GÖREN KÖRLER
Walcott, Homeros’u ‘Seven Seas’ olarak betimler. Kitap boyunca birçok dizede bu betimleme karşımıza çıkar. Seven Seas de kördür. Ancak görenlerden daha fazla gördüğü ise muhakkaktır. Bunu ben Balkan müziğini en iyi yorumlayanlardan, gönül gözüyle gören Muammer Ketencoğlu’ndan da bilirim. Yine kitapta sık sık rastlayacağımız Kilman Ana ise muhtemelen Troya Kralı Priamos’un kızı kâhin Kassandra ile ilişkilendirilebilir. Fakat Kilman Ana gerçekte birçok kişiliği temsil etmektedir. Kilman Ana çalıştırdığı ‘acı yok’ anlamındaki ‘No Pain Cafe’de şifalı bitkileri kullanarak geleneksel yöntemlerle yaralı kişilerin iyileşmesine yardım eder. Bu kafe aynı zamanda ruhsal acıları da tedavi eder. Burası birçok şeyin paylaşıldığı bir sığınak gibidir.
Saint Lucia, sömürge tarihi boyunca ‘Batı Hint Adaları’nın Helen’i’ olarak adlandırılmıştır. Sömürge döneminden kalan Binbaşı lakaplı, aslında çavuş rütbesiyle emekli olmuş, kendini aristokrat gibi gösteren Plunkett ile karısının kolonyal dönemden kalan çiftliğinde hizmetçi olarak çalışan dikkafalı Helen ise bazen Hektor’a bazen de Achille’e yüz vererek onları kızıştırır. Her ikisi de Helen’i paylaşamaz. Helen ise kendine buyruk kişiliğinden gelen özgüvenle çiftlikten ayrılıp Kilman Ana’nın barında çalışmaya başlar. Ancak gelen turistlerin davranışlarından sıkılarak yarı çıplak, ona tutkuyla bakan beyazların yutkunmaları eşliğinde orayı da terk eder. Nasıl ki Batı’nın öğretisi Şarkiyatçılık gerçekte bir aşağılamaysa, Kara Afrikalılık ya da Latin Amerikalılık da benzer bir aşağılamadır. Saint Lucia’da tahrip edilmiş tabii hayattaki denizin güzelliğini ancak Batılı ressamlarca yapılan deniz manzaralarında görmek mümkündür. Turistler için “Sabah kalkıp kano yapmak için ağaçları böyle kesiyoruz” dizesi tahribatın büyüklüğü hakkında bir fikir verebilir. Benzer durum bizim Ege kıyılarında da yaşandı, yaşanıyor.
SÖMÜRGE TARİHİNDEN GÜNÜMÜZÜN SAVAŞLARINA
Walcott, günahları yoksullara sunarken kendilerine ise varsıllığı ayıran egemenlerin Katolik anlayışının kutsal kitabı İncil’le de çatışmaktan çekinmez.
Karayip Takımadaları önce Portekiz ile İspanyollar arasındaki savaş alanıydı. Bu paylaşım savaşı 18. yüzyılda onları kovan Fransa ile İngiltere arasında da sürdü. Troya’yı destanlaştıran Homeros belki de bize ilk dünya savaşını anlatmış olabilir. Walcott ise sömürge savaşlarının yanı sıra I. Dünya Savaşı’yla, II. Dünya Savaşı’nı hatta devam eden öteki savaşları da hatırlatıyor. Önce Kore, Vietnam, Irak, günümüzde ise Gazze, Hürmüz, Ukrayna savaşlarının Troya’daki talandan, korsanlıktan pek farkı yok.
Derek Walcott sadece Saint Lucia’da kalmıyor; Amerika’ya, Avrupa’ya, Afrika’ya da gidiyor. Londra’ya, Dublin’e de uğruyor. Derek Walcott ‘Omeros’ta Homeros’tan ziyade Joyce’un ‘Ulysses’ine daha yakın. Hatta ‘Omeros’ için manzum tarzda yazılmış bir roman olduğu da söylenebilir. Gerçi ön söz yazısında Tamer Gülbek; T. S. Eliot’ın ‘Çorak Ülke’siyle, Melville’in ‘Moby Dick’iyle, Dante’nin ‘İlahi Komedi’siyle de yakınlık kuruyor. Hatta bu yakınlığa Julio Cortázar’ın ‘Seksek’ adlı romanını eklemekte bence bir sakınca yok. Böylece hem Derek Walcott hem de Homeros için bazı konuların ne kadar evrensel olduğunu, insanlığın ortak acılarının ve ortak sevinçlerinin ne kadar benzediğini tekrar gösteriyor. Derek Walcott ülkemizde pek bilinen bir şair değil. ‘Omeros’ onun dilimizde yayımlanan ilk kitabı. Buna vesile olan Ötüken Neşriyat’ın Enis Batur tarzı editoryal duyarlılığındaki bu yaklaşımı, yayımladığı başka kitaplarda da görülüyor.
Son olarak “Hakiki edebiyat nedir?” sorusuna ne yazık ki net bir yanıt vermek zor. Dünyada ödül almış, tanınmış birçok edebiyatçı var. Bu durum ülkemiz için de geçerli. Bazı okurlar tarafından beğenilen yazarların aksine, bazı okurlar da başka yazarları beğenir. Kendilerince iyi ya da hakiki edebiyatın temsilcileri onlardır. Yine de bazı kriterler var. Shakespeare misal… Ya da Joyce ya da Faulkner… Herkese uyar, liste uzun. Sait Faik bizden biri, Tanpınar da var. Bu örnekler çoğaltılabilir. Ancak yayıncılığı kontrol eden simsarların sundukları bir takım piyasacı yazarların edebiyata katkıları nedense sorgulanmaz, yasak bölgedir. Ancak Derek Walcott 3000 yıl öncesinin Homeros’uyla benzer bir duygudaşlık içinde. Nobel almış olsa bile Walcott hakiki edebiyatın evrenselliğini tekrar hissettiriyor…
TROYA KAHRAMANLARINDAN DOLARIN EGEMENLİĞİNE
‘Omeros’ta Karayip Takımadaları’ndan Saint Lucia Adası hem Troya’yı hem de İthaka’yı anımsatıyor. Talancı Akhalar, günümüzün yağmacıları sayılan turizm sektörünün temsilcileriyle buraları ziyaret edip yerel kültürü tahrip eden turistlere dönüşmüş. Fernand Braudel’in ‘Akdeniz’ adlı kitabı da turizmin yarattığı yeni işgalcilerden söz eder. Adanın yerel balıkçıları Achille ile Hektor bu tahribattan etkilenenlerdendir. Achille balıkçılıkta dirense de Hektor turizm sektöründen daha fazla kazanacağını düşünerek bir külüstür minibüsle taşımacılığa başlamış ama umduğunu bulamamıştır. Balıkçılıkta direnen Achille için de durum pek parlak değildir. Çünkü denizde aşırı tüketim nedeniyle avlanacak pek fazla bir şey kalmamıştır. Hektor ise rıhtımda müşteri tavlama uğruna kendine yakıştıramadığı çığırtkanlıktan utanmaktadır. Tanrıların ya da yarı tanrıların yerini üzerinde ‘Tanrı’ya Güveniyoruz’ anlamına gelen ‘In god we trust’ yazılı ABD doları almıştır. Achille kanosuna ‘In god we troust’ adını yanlış yazdığında bu imla hatasına gülenlere verdiği cevap, “Hiç gülme! Bu hem Tanrı’nın imlası hem de benim imlam” diyerek dalga geçmektir.

Saint Lucia doğumlu Karayipli usta şair ve yazar Derek Walcott (23 Ocak 1930 - 17 Mart 2017), çağdaş edebiyatın en önemli manzum destanlarından Omeros’un yaratıcısıdır.
