24.02.2020  03:06

Sanatçının ufku mahalli değil evrensel olmalı

Usta öykücü Hüseyin Su’nun yarım asırlık edebiyat yolculuğunu anlattığı, Ali Işık’ın yayıma hazırladığı ‘Sayılı Gündü Geçti’ kitabı edebiyat tarihimizin son elli yılına ışık tutuyor. Sanatçının gördüğü yanlışlar karşısında hakikatten yana tavır alması gerektiğini söyleyen Su “Ne yazık ki Türkiye’de sanatçıların büyük çoğunluğu ‘mahalle ufku’ ile sınırlı ve birer ‘mahalle sakini’ olmaktan hiç de şikayetçi değil” diyor.

+
-

MELEK GEDİK/İSTANBUL

Ali Işık’ın usta öykücü Hüseyin Su ile yaptığı nehir söyleşi ‘Sayılı Gündü Geçti’ adıyla Şule Yayınları’ndan çıktı. Edebiyatını dergicilik geleneğinden besleyerek büyüten, Nuri Pakdil’in ‘devrimci’ Edebiyat dergisinin en sadık öykücülerinden olan ve genel yayın yönetmenliği dahil Hece Dergisi’nde uzun yıllar emek veren usta öykücü Hüseyin Su’nun hayatı, dünyaya bakışı ve yazarlık serüvenine dair çarpıcı notların yer aldığı kitapta, söyleşiyi gerçekleştiren Işık, 4 yıl süren çalışmanın çerçevesini şu sözlerle çiziyor: “Bu çalışmayla sadece Hüseyin Su’nun hayatını ve yazarlığını konuşup kalmadık. Türkiye’nin son elli yılının sanat, edebiyat ve sosyoloji tarihini de konuştuk.”

Kitabın başında Işık’ın ‘ketum birisi’ olarak tanıttığı Su, daha ilk soru da hayatına dair her şeyi bir nehir şöyleşide bile anlatmayacağını hissettiriyor okuyucuya. Ki zaten Su’yun öykülerini, edebiyatını ve nev-i şahsına münhasır duruşunu bilenler için bu durum hiç sürpriz değil. ‘Neden sahnede olmadığı, neden çok fazla görünmediği’ ile ilgili ilk soruyu Su, sitemle karışık bir dille cevaplıyor: “Teşhircilikten hoşlanmıyorsa, toplum önünde soyunup dökünmekten sapkınca bir haz almıyorsa insanın kendisini ayrıntılarıyla anlatması çok zor kanaatimce.” Kendini anlatmakta zorladığını ifade eden Su, çocukluğunun ‘bahar’ günlerini ise bir rüzgar misali anlatıyor. Kırşehir’in küçük bir köyünde, sözlü edebiyat geleneğinin içinde büyüdüğünü, tarikat ehli bir aileden geldiğini aktaran Su, ‘düzene’ karşı duruşunu, hayatı ile yazarlığını şekillendiren hassasiyetleri, daha şöyleşinin başında net kelimelerle ifade ediyor. Çocukluğunun şifahi kültürünün yok edildiği savunan Su, Türkiye’deki okuma oranları ilgili şu çarpıcı yorumu yapıyor mesela: “Kendi dilimizin, edebiyatımızın klasik metinlerini değil, sürekli Batı edebiyatının klasiklerini basıp yaydılar. Yazarlarımız da her fırsatta onları andı ve tavsiye etti. Okuma oranı yükseldikçe şifahi kültürün, etkisi ve alanı daraldı.”

                                                                                

Hüseyin Su, geldiği edebiyat geleneğini, 1970’li yıllardan günümüze zikzaklar çizen dil-sanat-edebiyat anlayışını ve siyaset ile iç içe geçen yazın kültürünü şöyleşinin ortalarına doğru geniş bir çerçeve çizerek aktarıyor. Daha lise yıllarında edebiyat dergileri ile tanışan Su’nun yolu, üniversite yıllarında da edebiyattan geçiyor. Ankara DTCF’yi bitirdikten sonra öğretmenlik yapan fakat hiçbir zaman memurluk hayatını sevmeyen Su, bu bölümde daha çok edebiyat ile dil arasındaki farklara dikkati çekiyor: “Bil dil kazanabilmek, bir muhakeme, bir muhayyile kurabilmek için edebiyattan ve sanattan geçmek gerektiğini düşünürüm hep. Öğrencilere ve çevreme hep bunu öneririm.” Öğrencilik dönemlerinden beri Türkçenin dilbilgisi baskısına maruz kaldığı vurgulayan Su, bu uygulamanın dil bilincini, zevkini etkilediğini de belirtiyor ve ekliyor: “El yordamıyla ve merakımızın ardına düşerek kitap okuyorduk sadece. Ancak Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat dergilerini, Necip Fazıl’ı, Sezai Karakoç’u ve Nuri Pakdil’i tanıdıktan sonra farklı bir düşünce ve edebiyat ufku açıldı önümüzde.”

Hüseyin Su, kendisini besleyen en önemli damarlardan biri olan dergiler için de şunları kaydediyor: “Daha çok devrimci, entelektüel ve muhalif yanıyla Edebiyat, tefekkür yanıyla da Diriliş dergilerinin benim düşünce, sanat ve edebiyat anlayışımı belirlediğini söylebilirim. ‘Batıcılık seçmemek’ demek, Nuri Pakdil’in lügatinde, Türkiye’de ve İslam dünyasında toptan bir reddir! Ne yazık ki onun bu köktenci, devrimci, siyasal düşünceleri hem Edebiyat’ın içerideki insan malzemesi, dil, toplumsallaşma ve benzer yöntemleri Türkiye’deki sağ, muhafazakar dini kültür nedeniyle yeterince anlaşılamadı. Bugün geldiğimiz noktadaysa (2018’li yıllarda) her iki neden birlikte adeta yuttu bu tavrı ve düşünceyi.”

 

                                                                   

‘Bir Hüseyin Su portresi’ olarak ‘Sayılı Gündü Geçti’ kitabı, ömrünü metinlere adamış bir yazarın edebiyat anlayışının yanısıra, hayata karşı duruşunu, siyasete ve topluma bakışını samimiyetle paylaştığı değerli bir çalışma.

YAZAR HAKİKATIN HATıRINI ÜSTÜN TUTMALI

 “Seküler sanatın olmayacağı kanaatindeyim. Bir eser, sekülerse gerçekten, saf, soy bir sanat eseri değildir, olamaz. Her sanatçı, eğer sanatı bir oyun eğlence, ün, şan, şöhret nedeni görmüyor da genel olarak sanatın ne olduğu, sanatla ne yapmak istediği, kendi sanat poetikası ve sanatın mahiyeti konusunda kafa yoruyorsa, inaçlı bir insan olmasa bile dini bir eylem üzere olduğunun farkına varacaktır” diyen Su, sanatçının politik duruşu için de çok çarpıcı değerlendirmelerde bulunuyor: “Düşünen, yazan sanatçı, her zaman; düşüncenin, sanatın, yazının, hakikatin hatırını üstün tutmak zorunda. Sanatçı, bir yanlışı, hakikat dışı bir eylemi, söz, tavrı politik hatır için görmezden gelmemeli. Gördüğü, bildiği hakikati, yani dili tutamaz. Sanatçının ufku, mahalle ufku değil, evrensel bir ufuktur. Ne yazık ki Türkiye’de sanatçıların, entelektüellerin büyük çoğunluğu, siyasa farkı gözetmeden söylüyorum bunu, ‘mahalle ufku’ ile sınırlı ve birer ‘mahalle sakini’ olmaktan hiç de şikayetçi değil.”

 

DİĞER HABERLER
PTT'den ücretsiz maske nasıl alınacak?
Atatürk Havalimanı önerimizin kabul görmesi sevindirici
Sosyal yardım bütçesini iki katına çıkardı
18 bin sağlıkçının ataması yapıldı
Kurtuluş Savaşı Tekâlif-i Milliye Emirleri ile kazanıldı
Maskesiz girilemeyecek
Zonguldak'ta ilçeler arası geçiş yasaklandı