Müslüman bir ülkede neden?
Mahşeri tekrar yazmak istiyorum. Çok önemli bu. Oraya doğru gidiyoruz hep ve asıl hayat ondan sonra başlayacak.
7 yıl İmam Hatip’te, 4 yıl da İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde okudum. 11 yıllık bir ilahiyat eğitimim var.
Ben, İmam Hatip’te, en azından bizim zamanımızdaki İmam Hatip’teki “Akaid – İnanç Esasları” eğitimini çok önemserim.
İslâm’ın “Âmentüsü”nün ana iki sütunu Allah’a ve Ahiret Gününe imandır. Diğer amentü esasları bu iki ana sütunun içinde yer alır.
1969’dan beri yazı hayatının içindeyim. Bunun 33 yılında islâmî – tasavvufi bir derginin (Altınoluk) yayın yönetmenliğini yaptım. Derginin ilk sayısının kapak sözü “Andını Hatırla” idi. “Allah’a verdiğin sözü unutma” yazıyordu. İslâm öğretisi, insanın ruhlar âlemindeyken Allah’a “Sen bizim Rabbimizsin” diye biat ettiğini bildirir. Ben Altınoluk’un ilk sayısındaki yazımda bu bilgiyi “Sonsuz Biat” başlıklı yazıma konu ettim.
Ben tasavvufu da bir Müslümanın yüreğine “Allah ile birliktelik” idrakini taşıma eğitimi olarak anlarım. Çünkü Kur’an, kalplerin Allah ile birlikteliği özümseyerek mutmain olacağını, doyuma ulaşacağını, sancılardan kurtulacağını bildirir.
Ahiret inancı, hayatı da belirleyen bir disiplindir. Gidiş orayadır, orası ebedi hayat yurdudur, orada ebedi hayatın inşası, bu dünya sınavından yüz akı ile geçebilmekle mümkündür.
Mahşer bir anlamda ayrışma – ayrıştırma zeminidir. Abdülkadir Geylani, yolculukta “tek başına”lığa işaret eder. Tek başına ölür insan, tek başına yeniden dirilir ve tek başına hesap verir. (Yani falanca cemaat, falanca parti kurtarmaz insanı.)
İslâm “Kul hakkı”nı dünya hayatının en önemli sınav alanı sayar. Allah hakkı vardır, diyelim ibadetler öyledir, Allah kendi hakkını affedebilir, ama “Kul hakkı”nı çizmez. Belki de Mahşer ortamında insanı en çok zorlayacak olan kul hakkıdır. Hayvanın hakkını, ağacın - çiçeğin hakkını da sayın siz bunun içinde…
Altınoluk dergisinde bir sayıyı “Ailede Kul Hakkı”na ayırmıştık. “Trafikte kul hakkı”na dair yazılar da yer almıştı. Eşler arasında kul hakkı mı olur, ya da çocuklarla ebeveyn arasında kul hakkı mı olur, değildi.
Evet vardı ve ona bu dünyada iç içe yaşarken özen gösterilmeliydi. İşçi ile işveren arasında, amir ile memur arasında, yönetici ile yönetilen arasında, öğretmen ile öğrenci arasında, yargılayan ile yargılanan arasında kul hakkı… nedir, nasıldır? Yazılıyor mu bütün bunlar?
Halife Ömer’e soru soran kişiyi çok önemsedim: Senin üzerindeki elbiseyi hangi kumaxla diktirdin?
Dağıttığın ganimet kumaşlarından bize bir elbise çıkmadı da?
Halife’nin (yani devlet başkanının) ona cevabını da önemsedim: Evet dağıtılan kumaştan elbise çıkmazdı ama oğlum kendi payına düşeni de bana verdi ve öylece bu elbiseyi yaptırabildim.
Hazreti Peygamber’e hurmaların aşılanması ile ilgili bir tavsiyesi üzerine “Bu senin şahsi düşüncen mi yoksa vahiy mi?” diye sorabilme hukukunu da önemsedim.
“Üstün ilke” konusundaki duyarlılığı gösteriyordu bunlar…
Türkiye gibi “Halkı Müslüman” bir ülke için soru şu: İslâm Âmentüsü, böylesine diri bir Allah ve Ahiret inancı telkin ederken, neden meselâ cezaevleri tıka basa doludur. Neden 15 yaşındaki çocuk anasını - babasını, dedesini – ninesini, öğretmenini, ya da kendi akranlarını katleder? Neden eşlerden birisi diğerinin canına kıyar? Neden trafikte insanı biçen sürücü, yerde can çekişen insanı bırakıp kaçar, neden dev şirketlerin ürettiği salçaya – kırmızı bibere kiremit tozu katılır, sucuk sakatatla yapılır, neden hukuk sağlıklı işlemez?
1600’lerden beri bu topraklarda rüşvetten, adaletsizlikten, yolsuzluktan şikâyet edilir. Osmanlı döneminde kadıların (yani hukuk adamlarının, yani İslâm şeriatına göre hüküm verenlerin) , hukuksuzluk yaptığı dillere destan olmuştur. Şu geçen 100 yıl içinde, devlet gücünün devreye girdiği hukuksuzluktan şikâyet etmeyen bir nesil yoktur? Neden? Neden biçilir insan hakları bizzat hukuk icra edenlerin eliyle?
Kur’an’da Hucurat Suresinde bir âyet, bedevi bir gruptan bahseder. Bunlar Hazreti Peygamber’e gelip “İman ettik” derler. Hazreti Peygamber uyarılır; “Onlar ‘iman ettik’ demesinler, ‘İslâm dairesine girdik’ desinler, “çünkü iman henüz kalplerinize yerleşmedi.” (Hucurat, 14)
Kalem erbabıyız, hiç kimsenin hukukunu çiğneme hakkı vermiyor bu bize. “Kalem tanıklık edecek” diyorum onun için, klavyeler, ekranlar tanıklık edecek.
Kamu malı üzerinde tasarruf ederken, tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözetecek herkes ve kuruş kuruş hesabını verecek. Kendi malını kullanırken bile “israf” diye bir hassasiyet alanı var. Har vurup harman savurmuşsan hesabını vereceksin.
“İstefti kalbek – Kalbine danış” denilmiş. Tabii kalp kalmışsa, nasırlaşmamışsa… Kalp Allah’a yakınlıkla doyurulmuşsa… Mahşer bilinci diriyse… Diyorum, “Allah’ın huzurunda savunulamayacak işlerden kaçınmak lâzım.” Emin olun orada, niyetler açığa çıkacak. Kim hangi dâvâ için çalmışsa onun utancını yaşayacak.
Bir güzel insan vardı, amel defterine yazdırdıklarından yola çıkarak “Ahirette bugün istiflediğimiz altınlar kalp çıkarsa…” der, ağlardı. İbadet ehliydi, dua insanıydı, karıncayı incitmezdi…
Ne bileyim ben, bir kere daha bakmak lazım sanki yapıp ettiklerimize… Artılara, eksilere… Mahşerin terazisi çok hassas tartacak çünkü…
…..
HAKAN ATİLLA: “Zarrab yarın Türkiye’ye dönse benden daha muteber olacağı kesin. Suçsuz olduğumu bilmelerine rağmen kendilerini korumak için beni ateşe atanların hiçbirine hakkımı helâl etmiyorum.
