Bir bakıma iyi, bir bakıma kötü…
Türkiye İstanbul’da düzenlenen SAHA Fuarın’da geliştirdiği ve geliştirmekte olduğu askeri yetenekleri sergiledi. Her ne kadar UİK’in Eskişehir’de düzenlediği Uluslararası İlişkiler Kongresi nedeniyle gidememiş olsam da takip edebildiğim kadarıyla ziyaretçiler diğerlerinin yanı sıra fuarda Mızrak, Sivrisinek, K2, Toyca-10 kamikaze dronlarını, Tengiz insansız sualtı aracını, IKA insansız kara aracını, Tolga yakın hava savunma sistemini, Siper ürün ailesini görme imkânı buldu.
Ayrıca yeni obüsler, elektronik savaş sistemleri, radarlar, muhtelif hava savunma araçları, tanklar, zıhlı taşıyıcılar ve silahlar sergilendi. Ekonomik açıdan önemli ticari anlaşmalar imzalandı. Hepsinin ötesinde Türkiye olası hasımlarına kolay yutulacak bir lokma olmadığını, çevresindeki savaşlardan dersler çıkarttığını ispatlamak, onları şimdiden caydırmak imkanına kavuştu. Üstelik fuarı ziyaret eden ana muhalefet partisi lideri Özel de bu gelişmelerin arkasında durduğunu ve önemsediğini açıkladı.
Fuarın en büyük sürprizi ise Mach 9 ile 25 arası hızlara ulaşabileceği açıklanan, üç tonluk patlayıcı yükünü 6 bin kilometre öteye taşıyabileceği söylenen dört motorlu Yıldırımhan kıtalararası balistik füzesinin prototipi oldu. Millî Savunma Bakanlığı Ar-Ge birimi tarafından geliştirilen Türkiye’nin ilk sıvı yakıtlı, hipersonik hızda seyredebilen füzenin laboratuvar testleri tamamlanmış, dendiğine göre bu yılın sonlarında Somali’de denenemesi planlanıyormuş.
Kimsenin, muhtemelen yabancı istihbarat örgütlerinin de öngöremediği bu gelişmenin Türkiye açısından önemli bir sıçramayı ifade ettiği kesin. Tayfun, Cenk gibi balistik, Gezgin gibi bir orta menzilli seyir füzesinden sonra Türkiye’nin uzak coğrafyalar üstünde etkili olabileceğine, gerekirse nükleer bir ya da birden çok başlığı hedefine kolayca ulaştırabileceğine, nükleerleşme seçeneğinin gündemde olmadığı durumda da Yıldırımhan’a Gazap benzeri bir mühimmatın yüklenmesi olasılığına işaret ediyor.
Diğer yetenekleriyle birlikte düşünüldüğünde artık Türkiye’ye karşı “operasyon” düzenlemek de yakında iyice belirlenecek deniz yetki alanlarına tecavüz etmek de sınır ötesi çıkarlarını ya da Suriye, Libya, Somali, Katar gibi yerlerdeki askeri varlığını tehdit etmek de eskisinden daha zor. Bir yandan askeri teknoloji alanında edindiği ivme diğer yandan benimsediği otonom siyaset ve oluşturduğu ad-hoc ittifakların, tabii ki NATO’ya olan bağlılığının ve Avrupa kıtasının güvenlik açığının onu giderek vazgeçilmez kıldığını söyleyebiliriz.
Ancak bu gelişmelerin kendisine ve dostlarına güven verdiği kadar hasımlarını, Türkiye’den tehdit algılayanları rahatsız edeceğini, yeni arayışlar içine sokacağını unutmamakta da yarar var. Özellikle kıtalararası kapasite ve yeteneğe sahip balistik bir füze geliştirmiş olmasının bize geri dönüşü olabileceğini, ABD kadar AB’de ve GKRY, Yunanistan, Fransa gibi AB üyesi ülkelerde, İran, BAE ve hatta Hindistan gibi uzak diyarlarda bile stratejik huzursuzluk yaratacağını akılda bulundurmak şart.
Başka bir deyişle Yıldırımhan hem iyi hem de sorunlu bir proje. Bu konuları yakından takip eden ve Eskişehir’deki konferans sırasında konuştuğum Sıtkı Egeli Türkiye’nin uzun menzilli füze geliştirmesine karşı olmamakla birlikte prototipinin böylesine bağıra çağıra dünyaya ilan edilmesinin tam da yukarıda sıraladığım nedenler yüzünden doğru olmadığı kanaatini taşıyor. İsrail’in de elinde bu tür füzelerin olduğunu ama belirsizliği korumaya özen gösterdiğine dikkat çekiyor.
Egeli’nin benim anladığım bir başka endişesi de prototipi sergilenen füzenin teknik yapısı gereği uçma yeteneğinin sınırlı olabileceği. Şüphesi ise projenin bu konularda tecrübesi olmayan bir kurum tarafından yapılması, SAGE veya Roketsan yerine MSB’nin ön plana çıkması. Egeli konvansiyonel silah taşımak için çok maliyetli olan bu tür vasıtaların nükleer silah ima etmesi nedeniyle de sorunlu olarak görüyor. Fakat onun da benim de dileği bu projenin tıpkı diğerleri gibi başarılı olması, Türkiye’nin caydırıcılığına katkıda bulunması...
